
26/02/2026 tarihli Kanun ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda yapılan kapsamlı değişiklik paketi, klasik trafik ceza rejimini önemli ölçüde dönüştürmektedir. Bu değişiklikler yalnızca ceza miktarlarını artırmakla kalmamakta; sürücülük hakkını, araç işleten sorumluluğunu, dijital denetimi, psiko-teknik yeterliliği ve hatta sosyal medya davranışlarını kapsayan geniş bir “davranış temelli trafik güvenliği modeli” ortaya koymaktadır.
Öncelikle hayata geçen düzenlemenin olumlu yönlerini göz ardı edemeyiz. Bu anlamda kanun koyucunun temel amacı trafik güvenliğini artırmak, ölümlü ve yaralanmalı kazaları azaltmak ve özellikle agresif sürüş davranışlarını caydırmaktır. Bu bağlamda hız sınırlarının kademeli olarak ağırlaştırılması, kırmızı ışık ihlallerinde tekrar sisteminin getirilmesi, yarış ve akrobatik motosiklet hareketlerine yönelik açık yasaklar ve yaptırımların sertleştirilmesi, normatif tutarlılık açısından kamu düzeni amacına hizmet eden düzenlemelerdir. Hukuk devleti, yalnızca bireyin özgürlüklerini değil, yaşam hakkını ve güvenliğini de korumakla yükümlüdür. Bu bağlamda caydırıcılığın artırılması meşru bir yasama tercihidir.
Ayrıca takograf sisteminin güçlendirilmesi, sürücü kartı zorunluluğu, veri tabanı üzerinden denetim ve işletene iki kat ceza uygulanması gibi hükümler, kurumsal sorumluluğu artıran ve sistematik ihlallerle mücadele etmeyi amaçlayan düzenlemelerdir. Bu yönüyle Kanun, bireysel hatadan ziyade sistematik risk üretimini hedef alan bir güvenlik modeli benimsemektedir. İşleten sorumluluğunun açık biçimde tanımlanması ve sürücü kartı manipülasyonuna yüksek yaptırım getirilmesi, ağır vasıta kazalarının azaltılması açısından rasyonel görünmektedir. Yine kiralık araçlarda cezanın kiracıya yöneltilmesi, fiili sorumluluk ilkesine uygun bir düzenlemedir. Bu, kusur ile yaptırım arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. Aynı şekilde kış lastiği ve zincir zorunluluğunun idari çerçevesinin netleştirilmesi, iklim koşullarına göre yetki devri imkânı tanınması, idarenin esnek müdahalesini mümkün kılmaktadır.
Bu nedenle değerlendirme yapılırken salt ceza artışlarına odaklanmak yerine, normun kavramsal çerçevesi, anayasal sınırlar ve kamu güvenliği amacı birlikte ele alınmalıdır.
- Ölçülülük İlkesinin İhlali (Anayasa m.13)
Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmak zorundadır. Ölçülülük ilkesi; elverişlilik, gereklilik ve orantılılık alt unsurlarından oluşur.
Dava konusu düzenlemede, alkol veya uyuşturucu ölçümünü reddeden sürücülere 150.000 TL idari para cezası ve 5 yıl süreyle sürücü belgesinin geri alınması yaptırımı öngörülmektedir. Ölçüm yaptırmama fiili, maddi anlamda tehlike doğuran bir davranış olmakla birlikte, doğrudan uyuşturucu kullanımı ile eş düzeyde yaptırıma bağlanmıştır. Bu yaklaşım, fiilin ağırlığı ile yaptırım arasında açık bir dengesizlik yaratmaktadır.
Beş yıl süreyle sürücü belgesinin geri alınması, özellikle mesleği sürücülük olan kişiler açısından fiilen çalışma hakkının ortadan kalkmasına yol açabilir. Anayasa’nın 49. maddesi çalışma hakkını, 23. maddesi ise seyahat özgürlüğünü güvence altına alır. Ehliyet geri alma süresinin uzunluğu, bu haklara ağır müdahale teşkil etmektedir. Kamu güvenliği amacı meşru olmakla birlikte, daha hafif araçlarla aynı sonuca ulaşılabilirken ağır yaptırım tercih edilmesi gereklilik ilkesini zayıflatmaktadır.
Bir diğer problem alanı ise idari para cezalarının ödenmesini sürücü belgesinin iadesine bağlayan düzenlemelerdir. Bu sistemde sürücü belgesinin geri alma süresi dolmuş olsa dahi para cezası tahsil edilmeden belge iade edilmemektedir. Bu durum yaptırımı fiilen süresiz hale getirmekte ve cezanın tahsilini temel bir hakkın kullanımına bağlamaktadır. Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri yaptırımların belirli ve öngörülebilir olmasıdır. Süresi dolmuş bir idari yaptırımın, ödeme yapılmadığı için fiilen devam etmesi, ölçülülük ve belirlilik açısından sorun doğurmaktadır.
Anayasa Mahkemesi (AYM), 2014 yılındaki bir kararında (E.2014/65, K.2014/150 ), o dönemki 2.000 TL para cezası ve 2 yıl ehliyet geri alma yaptırımını “trafik güvenliği ve kamu düzeni” gerekçesiyle kanun koyucunun takdir yetkisi içinde görerek Anayasa’ya uygun bulmuştur. Ancak, yaptırım miktarlarındaki ve sürelerindeki bu devasa artışın (150.000 TL ve 5 yıl) “orantılılık” testini geçip geçemeyeceği yeni bir hukuki tartışma konusudur.
Yargı uygulamalarında da bu ilke ile ilgili hassasiyet gösterilmesine özenli olunmuştur. Sözgelimi Yargıtay 12. Ceza Dairesi (2022/10023 E. ), mesleği sürücülük olan bireyler için ehliyetin 3 yıl süreyle geri alınmasını bile “asgari hadden çok fazla uzaklaşıldığı” gerekçesiyle orantısız bulmuştur. Benzer şekilde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu (2016/748 E. ), ölçüm reddi cezasının, asıl fiil olan alkollü araç kullanma cezasından daha ağır olmasını “hukukun temel esaslarından olan ölçülülük ilkesine aykırı” olarak nitelendiren yerel mahkeme görüşlerine atıf yapmıştır. AYM üyesi Hasan Tahsin Gökcan ise karşı oy yazısında (2014/178 E. ), ölçüm reddine zorlamanın “kendini suçlamama” (nemo tenetur) ilkesine aykırı olabileceğini ve vücut bütünlüğüne müdahale teşkil eden bu yaptırımların ölçüsüzlüğünü vurgulamıştır.
Bu nedenle düzenleme ölçülülük ilkesinin gereklilik ve orantılılık ilkeleri bakımından muhataralı olduğu açıktır.
- İdari Para Cezasının Ödenmesini Ehliyet İadesine Bağlayan Düzenleme
Kanunda birçok maddede sürücü belgesinin geri alınmasından sonra belgenin iadesi, verilen idari para cezalarının tamamen tahsil edilmiş olması şartına bağlanmıştır. Bu düzenleme, ehliyet geri alma süresi dolmuş olsa dahi ödeme yapılmadığı takdirde belgenin süresiz olarak geri verilmemesi sonucunu doğurmaktadır.
Bu durum, idari para cezasını tahsil aracı olmaktan çıkararak, temel bir hakkın kullanımını borç ödeme şartına bağlayan ikinci bir yaptırım niteliğine dönüştürmektedir. (Non bis in idem ilkesine aykırılık) Böylelikle yaptırım fiilen uzamakta ve belirsizleşmektedir. Bu uygulama hukuk devleti ilkesine ve ölçülülük ilkesine aykırıdır.
Her ne kadar ehliyetin iadesi için tüm trafik cezalarının ödenmiş olması şartı, AYM tarafından daha önceki bir incelemede (E.2020/64, K.2020/70 ) “trafik düzeninin sağlanması” amacı doğrultusunda meşru bir sınırlama olarak kabul edilmiş ise de kanımızca temel hakların kullanılmasının ekonomik bir yükümlülüğün yerine getirilmesine bağlanması, demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
- İfade Özgürlüğünün İhlali (Anayasa m.26)
Ek Madde 20 ile trafik kural ihlalini “özendiren veya öven” görüntülerin alenen yayılması yasaklanmış ve 25.000 TL idari para cezası öngörülmüştür.
Trafik ihlalini “özendiren veya öven” görüntülerin alenen yayılmasının yasaklanması, Anayasa’nın 26. maddesi kapsamında değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. “Özendirmek” ve “övmek” kavramları muğlaktır. Bu tür belirsiz ifadeler normun sınırlarını genişletir ve bireyler üzerinde caydırıcı etki yaratır. Bireyler hangi davranışın yaptırıma bağlanacağını öngöremez hale gelir. Anayasa’nın 26. maddesi uyarınca ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların açık, net ve öngörülebilir olması gerekir. Bu düzenleme bu açıdan belirlilik ilkesini ihlal etmektedir. Haber verme amacı taşıyan bir paylaşımın, eleştirel bir içeriğin ya da akademik analizin dahi bu kapsamda değerlendirilme riski vardır. Oysa hukuk devleti ilkesi gereği normların açık ve öngörülebilir olması gerekir. Bu belirsiz ifadeleri içeren düzenlemenin ifade özgürlüğü üzerinde ölçüsüz bir baskı oluşturması ciddi bir kaygıdır.
Nitekim AYM’nin Basın İlan Kurumu’na dair pilot kararında (2022/65), “suça tahrik” veya “özendirme” gibi kavramların idareye sınırsız takdir yetkisi vermesi ve belirlilik içermemesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği tespit edilmiştir. AYM bu kararında bu ilkeyi şöyle açıklığa kavuşturmuştur:
“Anayasa’nın anılan maddesinde yer alan suçta ve cezada kanunilik ilkesi uyarınca hangi fiillerin yasaklandığının ve bu yasak fiillere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanunda gösterilmesi, kuralın açık, anlaşılır ve sınırlarının belli olması gerekmektedir. Kişilerin yasak fiilleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan ve belirlilik ilkesini kapsayan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır. “
- Mülkiyet Hakkının İhlali (Anayasa m.35)
Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı amacına dayanması ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir. Ancak bahse konu düzenlemede yaptırımın ağırlığı ile isnat edilen fiilin niteliği arasında açık bir oransızlık bulunmaktadır. Kanunda 370.000 TL’ye kadar varan sabit idari para cezaları öngörülmüştür. Yüksek ve sabit para cezaları da mülkiyet hakkı bakımından tartışmalıdır. 370.000 TL’ye varan idari para cezaları, ekonomik durum gözetilmeksizin sabit olarak düzenlenmiştir. Bu durum, farklı ekonomik güçteki bireyler için farklı ağırlıkta sonuç doğurur.
Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkını korur; müdahalenin kamu yararı amacıyla ve ölçülü olması gerekir. Sabit ve aşırı yüksek para cezaları, özellikle küçük işletmeler veya bireyler açısından orantısız külfet yaratabilir.
Aşırı yüksek ve sabit nitelikteki para cezaları, mülkiyet hakkına ağır bir müdahale teşkil etmektedir. Her ne kadar düzenlemede yer alan ve ehliyetin iadesi için tüm trafik cezalarının ödenmiş olmasını şart koşan kural, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce yapılan bir incelemede (E.2020/64, K.2020/70) “trafik düzeninin sağlanması” amacı doğrultusunda meşru bir sınırlama olarak değerlendirilmiş ve Anayasa’nın 13. ve 20. maddelerine aykırı bulunmamışsa da bu değerlendirmenin yapıldığı dönemde öngörülen yaptırımlar ile 7574 sayılı Kanun ile getirilen ve 370.000 TL’ye kadar ulaşabilen yüksek tutarlı sabit para cezaları birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu düzenlemenin bireyler bakımından mülkiyet hakkı (Anayasa md. 35) ve çalışma hakkı (Anayasa md. 49) üzerinde ölçüsüz sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu görülmektedir. Zira bu denli yüksek tutarlı ve sabit para cezalarının ödenmesinin ehliyet iadesinin ön şartı hâline getirilmesi, uygulamada bireylerin uzun süre hatta fiilen süresiz şekilde hak mahrumiyeti yaşamasına yol açabilecek bir sonuç doğurma riski taşımaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, idarenin vatandaşlara yükümlülük getirirken gözetmesi gereken ölçütlere Erbakır kararında (B. No: 2015/3930) özellikle vurgu yapmıştır. Söz konusu kararda, idari yükümlülüklerin birey ile kamu yararı arasındaki “adil dengeyi bozacak” şekilde uygulanmasının mülkiyet hakkının ihlaline yol açabileceği ifade edilmiştir.
Ayrıca Danıştay 8. Dairesi’nin 2018/6548 E. sayılı kararında, toplu taşıma araçlarına yönelik ağır yaptırımların çalışma hürriyetini (Anayasa m.49) zedeleyecek şekilde ölçüsüz biçimde uygulanamayacağına dair kararı ile bu ilkeyi uygulamaya yansıtmıştır. Bu nedenle düzenleme Anayasa’nın 35. maddesine aykırıdır.
- Ceza Hukukunun Temel İlkelerine Aykırılık (Anayasa m.38)
Ceza hukukunun temel ilkeleri açısından da bu düzenleme dikkatle irdelenmelidir. Bazı fiillerde idari para cezası, sürücü belgesi geri alma ve ayrıca hapis cezası birlikte öngörülmüştür. İdari yaptırımların ağırlığı ve niteliği dikkate alındığında bu yaptırımların cezai karakter kazandıkları söylenebilir. Yaptırımların niteliği ve ağırlığı dikkate alındığında, idari yaptırım ile ceza yaptırımı arasındaki sınır bulanıklaşmaktadır. Bir fiil nedeniyle hem cezai hem de idari ağır yaptırımların birlikte uygulanması, ceza hukukunun temel ilkeleri bakımından sorun doğurmaktadır. Aynı trafik ihlali için hem idari para cezası hem de ehliyet geri alma gibi birden fazla yaptırım uygulanması “ne bis in idem” tartışmalarını tetiklemektedir. Anayasa’nın 38. maddesi ceza hukukunun temel ilkelerini güvence altına alır; yaptırımların niteliği ve ağırlığı dikkate alınarak idari-cezai sınırın bulanıklaşması anayasal denetime açık bir alan oluşturmaktadır.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi (E.2021/123) sayılı kararında, idari yaptırımların (para cezası, sürücü belgesinin geri alınması ve aracın trafikten men edilmesi gibi) aynı amaç doğrultusunda birlikte uygulanmasının “ne bis in idem” ilkesini her durumda ihlal etmeyeceğini ve bu hususun kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında değerlendirilebileceğini ifade etmiş ise de, hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan ve ceza hukukuna da egemen bulunan “non bis in idem” ilkesi uyarınca aynı fiil nedeniyle kişiye birden fazla ağır yaptırım uygulanması anayasal güvenceler bakımından ciddi sorunlar doğurmaktadır.
Nitekim para cezası, sürücü belgesinin geri alınması ve aracın trafikten menedilmesi gibi yaptırımların aynı fiil nedeniyle birlikte uygulanması, fiilin ağırlığı ile uygulanan yaptırımın toplam etkisi arasında ölçüsüz bir sonuç doğurabilmektedir. Bu durum, yalnızca cezalandırma boyutunu aşarak bireyin ekonomik varlığı üzerinde doğrudan sonuçlar meydana getirmekte ve özellikle mesleğini araç kullanarak icra eden kişiler bakımından çalışma hakkını (Anayasa md. 49) fiilen kullanılamaz hâle getirebilmektedir. Aynı şekilde yüksek tutarlı para cezaları ile birlikte uygulanan bu yaptırımların toplam etkisi, bireyin malvarlığı üzerinde aşırı ve orantısız bir külfet doğurarak mülkiyet hakkına (Anayasa md. 35) ağır bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Bu nedenle aynı fiil nedeniyle birden fazla ağır yaptırımın birlikte uygulanmasının, ceza sorumluluğuna ilişkin temel güvenceleri düzenleyen Anayasa’nın 38. maddesi, ölçülülük ilkesini düzenleyen 13. maddesi ve mülkiyet ile çalışma haklarını güvence altına alan 35 ve 49. maddeleri bağlamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu yönüyle söz konusu düzenlemenin, aynı fiil nedeniyle birey üzerinde ölçüsüz ve mükerrer bir yaptırım etkisi doğurarak anayasal güvenceleri zedeleme riski taşıdığı kuşkusuzdur.
- Yasama Yetkisinin Devri Sorunu
Kış lastiği düzenlemesinde idari para cezasının tutarını azaltma ve iki katına kadar artırma yetkisi Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Ceza miktarının yürütme organına geniş takdir alanı bırakacak şekilde düzenlenmesi, yasama yetkisinin devri sonucunu doğurur ve hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil eder. Zira temel haklara müdahale teşkil eden idari yaptırımların kapsam ve miktarının kanunla belirlenmesi gerekir. Kış lastiği ceza tutarını azaltma veya iki katına kadar artırma yetkisinin Cumhurbaşkanına bırakılması, temel haklara müdahale niteliğindeki bir yaptırımın kapsamının yürütme organına geniş takdir alanı tanınarak belirlenmesi anlamına gelir. Oysa yaptırımın kapsam ve sınırlarının kanunla belirlenmesi hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
SONUÇ
Girişte de işaret edildiği üzere bu düzenleme bütünüyle Anayasa’ya aykırı nitelikte değildir; kamu güvenliği ve trafik disiplini açısından rasyonel unsurlar içermektedir. Özellikle kamu güvenliğini merkeze alan, sistematik ve tekrar esaslı bir yaptırım modeli öngörmesi değerli olmuştur. Ancak yaptırım yoğunluğunun artmasıyla birlikte ölçülülük sınırlarının zorlandığı, bazı düzenlemelerde belirlilikten uzaklaşıldığı ve temel hakların ekonomik yükümlülüklerin ifasına bağlandığı da kanunun anayasaya aykırılıklar barındırdı da bir gerçektir. Özellikle ölçüm yaptırmama rejimi, para cezası ödeme şartına bağlı ehliyet iadesi, sosyal medya düzenlemesindeki belirsiz ifadeler, aşırı yüksek sabit para cezaları ve yürütmeye ceza artırma yetkisi verilmesi gibi hükümler anayasal denetimde ciddi tartışma doğurabilecek niteliktedir.
Demokratik hukuk devletinde güvenlik ile özgürlük arasındaki denge korunmalı; caydırıcılık artırılırken temel hakların özüne dokunulmamalıdır. Bu dengenin bazı alanlarda zorlandığı açıktır.
1972 yılında Osmaniye’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Osmaniye’de tamamlamıştır.
Yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde (1991-1995) tamamlayarak mezun olmuştur.
1996 yılında Ankara Barosu’nda avukatlık stajını tamamlamış ve staj sonrası Ankara Barosu’na kaydını yaptırarak avukatlık yapmaya başlamıştır. Aynı yıl hâkimlik sınavına girmiş ve başarılı olarak 1997-1999 yılları arasında Ankara’da hâkim adayı olarak staj yapmıştır. Hâkimlik stajını tamamladıktan hâkim olarak atanmıştır.
2001 yılında kendi isteğiyle hâkimlik mesleğinden ayrılmış ve Kocaeli’ne yerleşerek Kocaeli Barosu’na kayıtlı serbest avukat olarak çalışmaya başlamıştır. Halen Kocaeli’nde serbest avukatlık faaliyetini sürdürmektedir.
