
Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında bu mücadeleye karşı olanlar, özellikle isyanlara katılan veya bunları destekleyenler ile Kurtuluş Savaşı sonrasında yabancı ülkelere kaçan kişiler bakımından Cumhuriyetin kuruluş döneminde nasıl bir hukukî yol izlendiğine bakmak, bugün yaşanan tartışmalar açısından önem taşımaktadır.
24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması ile birlikte imzalanan Aff-ı Umumîye Müteallik Beyanname ve Protokol uyarınca 1914-1922 döneminde siyasi sebepler ile cezalandırılmaması konusundaki temel düzenlemelerden biri olarak, 23 Ağustos 1923 tarihinde 340 sayılı Kanunla TBMM tarafından kabul ve tasdik edilmiştir.
Genel Af Beyannamesi ve Protokolü ile 1914-1922 yılları arasında siyasî ve askerî sebeplerle işlenen fiiller bakımından genel bir af esası benimsenmiş, çok ağır bazı suçlar hariç, tutukluların serbest bırakılması ve açılmış bazı davaların sona erdirilmesi öngörülmüş, savaş sebebiyle parçalanan ailelerin durumu ve mallarıyla ilgili işlemlerin düzenlenmesi ve anlaşmazlıkların komisyon tarafından çözümüne ilişkin hususlarda anlaşma sağlanmıştır.
Ancak bu Affı Umumiyeye Müteallik Beyanname ve Protokol ile sağlanmış imkanlarda önemli bir istisna bulunmaktadır. Vatana ihanet ile suçlanan kişilerden 150 kişinin Türkiye’de bulunmasını ve ikamet etmesi yasaklanmıştır. Türk Hükümetine Türkiye’de bulunanları ülke dışına çıkarma ve dışarıda bulunanların Türkiye’ye girmelerini engelleme yetkisi tanınmıştır.
Türk siyasî tarihinde “Yüzellilikler” olarak geçen grup böyle ortaya çıkmıştır. Yüzellilikler arasında eşkıyadan devlet adamına, kaymakamdan valiye, din görevlisinden bürokrata kadar farklı kişiler bulunmaktaydı. Millî Mücadeleye karşı faaliyet göstermiş, isyanlara veya ayrılıkçı hareketlere karışmış kişiler de Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki bu hukukî düzenlemelerin konusu olmuşlardır.
Aradan yaklaşık on beş yıl geçtikten sonra Cumhuriyet yönetimi önemli bir adım daha atmıştır. 29 Haziran 1938 tarih ve 3527 sayılı Af Kanunu kabul edilmiş ve Kanun 16 Temmuz 1938 tarih ve 3961 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
3527 sayılı Kanunun 1. maddesiyle İstiklâl Mahkemeleri kararlarıyla mahkûm edilmiş olanlar affedilmiştir. Kanunun 2. maddesiyle ise Lozan’da imzalanan 24 Temmuz 1923 tarihli Genel Af Beyannamesi ve Protokolünde sözü edilen 150 kişilik listede isimleri bulunan şahıslar da affedilmişlerdir. Ancak 150’liklerin affı bazı önemli sınırlamalarla birlikte kabul edilmiştir. Yüzelliliklere geçmiş memuriyetlerinden dolayı emekli maaşı bağlanmayacağı ve bu kişilerin Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren sekiz yıl süreyle kamu hizmetlerinden yasaklı olacakları hükme bağlanmıştır.
Görüleceği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinde, devlete karşı ağır fiillerle suçlanmış veya mahkûm edilmiş kişilerin dahi belirli şartlarla affedilmesi uygulaması bulunmaktadır. Dolayısıyla af, Cumhuriyet hukukuna ve Cumhuriyet tarihine yabancı bir kurum değildir.
Bugün yaklaşık kırk yıldır Türkiye topraklarında ve Türk halkına karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinin sona erdirilmesi amacıyla yürütülen tartışmaların da bu tarihî tecrübe göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Terör faaliyetlerine katılmış kişilerin gerek silah bırakmaları gerek terör örgütlerinin sonlandırılması ve terörist olarak anılanların terör örgütleriyle ilişkilerini kesin olarak sona erdirmeleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyetlerini kabul etmeleri halinde hangi hukukî düzenlemelerin yapılabileceğinin TBMM tarafından tartışılması mümkündür. Ancak bunun bir af mı, özel bir ceza hukuku düzenlemesi mi, yoksa kademeli ve şartlara bağlı başka bir hukukî model mi olacağı açıkça ortaya konulmalıdır. Toplumsal mutabakat ancak konunun şeffaf olarak belirlenmesi ile mümkün olabilecektir.
Kürt etnik kimliğinde olmayan ancak dış mihraklı projeler ile Kürt alt etnik kimliğinde olanları terör faaliyetlerinde destekleyen lojistik sağlayan yabancılar hariç, Kürt alt etnik kimliğindeki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, demokratik hukuk düzeni içerisinde dile getirilebilecek affedilmeleri ile sınırlı makul taleplerinin tartışılmasının, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü hedef alan terör faaliyetleri ve dış kaynaklı siyasî projeler kapsamının bir parçası olmaması asıldır.
Cumhuriyet tarihindeki af uygulamalarının varlığı, bugün toplumsal barış amacıyla benzer hukukî araçların tartışılamayacağı anlamına gelmez. Aksine tarihimiz bunun örneklerini vermektedir. Ancak önemle altının çizilmesi gereken husus belirli boyuttaki af başka, devletin temel niteliklerinden vazgeçilmesi başka bir meseledir.
Türkiye’nin bölünmesine veya çeşitli parçalara ayrılmasına ortada dolaşan haritalar bağlamında ayrılacak parçalarda da Yunan, Rus, Ermeni, İsrail ve Nato vs. bayraklarının gösterilmiş olması gibi bir sürecin başlangıcına yol açabilecek bir oluşumun kapısının açılmasına vesile olabilecek bir affın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki değiştirilemez hükümleri ile oynayabilmek, üniter devlet yapısına, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün veya resmî dilinin tartışma konusu yapılmasının, gündeme getirilen pişmanlığın yapmacık olarak algılanması halinde toplumsal mutabakatın yürümeyeceğinin açık ve net bilinmesi gerekmektedir. Bu konular kesin olarak vurgulanarak af ile ilgili yasal düzenlemenin yapılması ile ancak toplumsal mutabakat da sağlanabilir.
Bu nedenle tekrar edelim ki, yapılacak hukukî düzenlemenin sınırları son derece açık biçimde çizilmelidir. Pişmanlığın ve terör faaliyetlerini sona erdirme iradesinin gerçek olması, bunun ileride ayrılıkçı amaçların gerçekleştirilmesi için kullanılacak geçici bir araç niteliğinde bulunmaması gerekmektedir. Aksi takdirde toplumda oluşturulmak istenen mutabakatın sürdürülebilmesi mümkün olmayacağı da algılanmalıdır.
Bir diğer önemli konu, terör saldırılarının mağdurları ile ilgilidir. Daha önce zararları karşılanmış olanlar ayrık tutularak, terör nedeniyle meydana gelen maddî ve manevî zararların nasıl karşılanacağı açıklığa kavuşturulmalı ve bu mesele geleceğe bırakılmamalıdır.
Aynı şekilde, affedilecek veya özel bir hukukî düzenlemeden yararlanacak kişilerin kamu görevlerinde bulunup bulunamayacakları da açıkça düzenlenmelidir. Cumhuriyetin 1938 yılındaki uygulamasında dahi Yüzellilikler bakımından sekiz yıllık kamu hizmeti yasağı öngörülmüş olması bugün değerlendirilmesi gereken önemli bir tarihî örnektir.
Şehitlerimiz ve aileleri bakımından ise görev öncelikle devlete düşmektedir. Şehit ailelerinin ve gazilerin insan haysiyet ve onuruna yaraşır biçimde yaşamaları güvence altına alınmadan, yalnız failler açısından sonuç doğuran bir düzenlemenin toplum vicdanında gerçek bir mutabakat oluşturması mümkün değildir.
Yöntemi, kapsamı ve şartları açıkça belirlenecek bir affın veya benzeri hukukî düzenlemenin gerçekleşebilmesi ancak Türk toplumunun kabulü ve özverisiyle mümkün olabilir. Bu nedenle süreç bir tarafın diğer taraf karşısında kazandığı bir zafer olarak sunulmamalıdır. Ayrılıkçı düşüncenin devam ettiği izlenimini yaratacak söylem, sembol ve zafer gösterilerden kaçınılması, toplumsal mutabakatın korunması bakımından önem taşımaktadır. Bu tür fiiller ve davranışlar mutabakatı sarsıcı ve ayrılıkçı zihniyetin devamı niteliğinde olup ulus bilinci ve aidiyet duygusu ile bağdaşmamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne gerçek anlamda aidiyet duymak bir galibiyet veya mağlubiyet meselesi değildir. Ortak vatandaşlık ve ulus bilinci içinde birlikte yaşama iradesidir.
Cumhuriyet tarihinin gösterdiği gerçek açıktır: Devlet affedebilir; fakat af, devletin kendi kuruluş ilkelerinden vazgeçmesi anlamına gelmez.
Mustafa Kemal Atatürk döneminde gerçekleştirilen 1938 affı da bunun önemli tarihî örneklerinden biridir. Cumhuriyet, kendisine karşı hareket etmiş kişileri affedecek gücü göstermiş; aynı zamanda kamu hizmeti yasağı gibi hükümler koyarak affın sınırlarını belirlemiştir.
Bugün de toplumsal mutabakat ancak aynı açıklıkla kurulabilir. Terör sona erecek, silah bırakılacak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyet tartışmasız kabul edilecek; buna karşılık devlet de hukuk içinde toplumsal barışı sağlayacak yolu açacaktır.
Af, terörün zaferi değil; devletin hukuk yoluyla toplumsal barışı kurma iradesidir.
******
EKLER
Af Kanunu
(Resmî Gazete ile neşir ve ilâm : 16/VII/1938 – Sayı : 3961) No. Kabul tarihi 3527 29 – VI – 1938
BİRİNCİ MADDE . İstiklâl mahkemeleri kararile mahkûm edilmiş olanlar affedilmişlerdir. Bu af infaz edilmemiş cezalarla mahkûmiyetleri infaz olunanlar hakkında bütün hukukî ve ferî netayiç ve tesiratına şamildir.
İKİNCİ MADDE . Lozan’da akdolunan 24 – VII -1923 tarihli Umumî Af Beyanname ve Protokolunda mevzubahis yüz elli kişilik listede isimleri yazılı şahıslar affolunmuşlardır. Şu kadar ki, bu şahıslara, mesbuk memuriyetlerinden dolayı tekaüd maaşı tahsis edilmez ve bu şahıslar kanunun meriyete girdiği tarihten itibaren sekiz sene müddetle Türk ceza kanununun 20 nci maddesiyle diğer kanunlara göre amme hizmetlerinden sayılan işlerde kullanılmazlar ve bulunamazlar. Bu kanunun meriyetinden evvel 1064 sayılı kanunun hükümlerinden doğan bütün hukukî netice ve muameleler mahfuzdur.
ÜÇÜNCÜ MADDE . 25 eylül 1339 tarih ve 347 ve 26 Mayıs 1926 tarih ve 854 sayılı kanunlara göre teşekkül etmiş olan Heyeti mahsusalarca haklarında bir daha Devlet hizmetlerinde istihdam edilmemelerine karar verilen eşhasın ve 24 Mayıs 1928 tarih ve 1289 sayılı kanunla Âli karar heyeti ve 26 teşrinievvel 1933 tarih ve 2330 sayılı kanunun 12 nci maddesi mucibince Devlet Şûrası mülkiye dairesi taraflarından tetkik ve tasdik edilenler de dahil olmak üzere verilmiş olan kararlar refedilmiştir. Ancak bu suretle haklarındaki kararlar refedilmiş olanlar bu kanunun meriyetinden itibaren iki sene müddetle maaşlı memur olarak istihdam edilemezler.
DÖRDÜNCÜ MADDE. Birinci ve üçüncü maddeler hükmünden istifade edenler hakkında Hâkimler ve Memurin Kanunları ile bunlara müzeyyel kanunlara ve sair hususî kanunlara göre yapılmış ve yapılacak olan bütün inzibatî muamelelere ve askerlikten tard ve ihraç cezalarına ve askerî nispetlerinin kesilmesi kararlarına affin ve ref’i hükmünün şümulü yoktur.
BEŞİNCİ MADDE. Birinci ve ikinci maddelerde yazılı af ve refi hükümlerinden müstefit olan şahıslar lüzum görülürse icra Vekilleri Heyeti kararı ile vatandaşlıktan ıskat edilebilirler.
ALTINCI MADDE. 28 Mayıs 1927 tarih ve 1064 sayılı kanun ilga edilmiştir.
YEDİNCİ MADDE .Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
SEKİZİNCİ MADDE — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur. 7 Temmuz 1938.
Lozan Konferansına Ek
Madde 1.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya Hükümetlerinin salâhiyettar murahhasları arasında 1339 -1923 senesi Temmuzunun yirmi dördüncü günü Lozan’da akit ve imza olunan sulh muahedenamesiyle berveçhizir tadat olunan mukavelât ve senedat Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik olunmuştur:
- Boğazların usulü idaresine dair 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan mukavelename;
- Trakya hududuna dair 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan mukavelename;
- Türk ve Rum ahalinin mübadelesine dair 30 Kânunusani 1923 tarihinde Lozan’da imza olunan mukavelename;
- Affı umumiye dair 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan beyanname ve protokol;
- Lozan’da imza edilen senedatın bazı ahkâmına Belçika ve Portekiz Devletlerinin iltihakına dair 24 Temmuz sene 1923 tarihinde Lozan’da imza olunan protokol;
- Britanya, Fransa, İtalya kıtaatı tarafından işgal edilen Türk arazisinin tahliyesine dair 24 Temmuz sene 1923 tarihinde Lozan’da imza olunan protokol;
- Karaağaç arazisi ile Bozcaada ve İmroz adalarına dair olup Türkiye ve Britanya imparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan tarafından 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan protokol;
- Sırp – Hırvat ve İsloven Devleti tarafından muahedei sulhiyenin imzasına mütedair 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imza olunan protokol.
Madde 2.
İşbu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Prof. Dr. Berin Ergin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, Doktorasını İstanbul Üniversitesi Medeni ve İş Hukuku alanında tamamlamıştır. Doçentlik ve Profesörlüğünü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde almıştır. Prof. Ergin İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak görev yapmış, ayrıca Malta Üniversitesi ile Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Master Programının yürütülmesinde partner olan İstanbul Üniversitesi’nin temsilcisi olmuştur. Prof. Ergin, İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi ve İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak görev yapmış, buradaki görevi süresince Hukuk ve Etik, İnsan İlişkileri ve Etik gibi dersleri de vermiş olup; insan hakları ve etik alanında çalışmalarını sürdürmeye devam etmektedir.
