
19. yüzyılda kuvvet kullanımı egemenlik doktrinin doğal bir sonucu ve egemenlikten kaynaklanan doğal bir hak olarak görülmektedir. Devletler arasında çıkan uyuşmazlıkların çözüm yolu olarak kuvvet kullanma hakkına başvurabilmekteydi. Fakat savaşın yıkıcılığı, siyasal, ekonomik ve sosyal sonuçları devletlerin 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar olan dönemde devletlerarası ilişkilerin yönlendirilmesi için kurulacak devletlerüstü bir yapı yoluyla barışı amaçlayan evrensel barış düşüncesinin gelişmesine sebebiyet verdi. Evrensel barış düşüncesi ile devletler arasında meydana gelen bütün anlaşmazlıkların kuvvet kullanma yolu yerine kurulacak hakemlik sistemi ile çözülmesi amaçlanmıştır. Bu düşüncenin uzantısı olarak da 1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin, 1928 yılında Kellog Paktı’nın ve son olarak da 1945 yılında Birleşmiş Milletler’in kurulduğunun görmekteyiz.
Fakat bu gelişmelerden önce uluslararası ilişkilerde bir hak olarak görülen kuvvet kullanma ile ilgili olarak ilk defa 1899–1907 La Haye Sözleşmeleri’nde, kuvvet kullanma hakkının icra şartları ve savaşın acılarını azaltacak tedbirler alındığını fakat buna rağmen bir sınırlama yoluna gidilmediğini görmekteyiz. 1907 La Haye Konferansı’nda, Drago-Porter Doktrini’ni ile “Akit Devletler, bir ülkenin hükümetinin diğer bir ülkenin hükümetinden kendi vatandaşlarının sözleşmeye dayanan borçlarını tahsil etmek amacıyla silahlı kuvvete başvurmaması konusunda anlaştılar. Ancak, borçlu devlet bir tahkim teklifini reddeder veya ihmal ederse veya böyle bir teklifi kabul ettikten sonra tahkimname yapılmasını önlerse veya tahkimden sonra karara uymazsa, bu yükümlülük uygulanmaz.” hükmü getirilmiştir. Bu düzenlemeye göre Avrupa devletlerinin, başka bir devletten alacakları olan vatandaşlarının alacaklarını zorla tahsil etmek için borçlu devletlere karşı kuvvete başvurmalarını belli şartlara bağlanmış ve Drago-Porter Doktrini ile kuvvet kullanma hakkına nispi bir sınırlama getirilmiştir.
1.Dünya Savaşı büyük kayıplara neden olmuştur ve bu da devletlerin uluslararası barışın ve güvenliğin korunması yolunda büyük ve ciddi adımlar atmasına sebebiyet vermiştir. Bu amaçla devletlerin kuvvet kullanımına ilişkin olarak ciddi bir adım olarak kabul edilen Milletler Cemiyeti 1920 yılında kurulmuştur. Milletler Cemiyetinin kuruluşunun en büyük amacı uluslararası barış ve güvenliğin sağlamak ve devletler arasındaki işbirliğini ilerletmektir. Milletler Cemiyeti Misakı ile devletlere aralarında çıkan anlaşmazlıkları barış yolu ile çözüme kavuşturma yükümlülüğü getirilerek devletlerin kuvvet kullanımı ve savaşın yasaklanmasına ilişkin bir takım düzenlemeler getirilmiştir. Milletler Cemiyeti Antlaşması savaşı yasaklamamış fakat güç kullanımını bazı koşullara bağlamıştır. Bu Antlaşmaya göre devletler aralarındaki uyuşmazlıkları çözmek için ya yargı organlarına başvurmak ya da konseye başvurmakla yükümlü tutulmuştur. Konseye ya da yargı organlarına başvuran bir devletin ise 3 ay içinde savaş yoluna başvuramayacaktır. Bu düzenleme ile devletlere bu 3 aylık süre ile savaşa başvurma hususunda bir düşünme süresi verilmiş olduğunu görmekteyiz. Misakta belirtilen kurallara aykırı olarak savaş yoluna başvuran devletin ise diğer devletlere de savaş açmış sayılacağı kuralı getirilmiştir. Görüleceği üzere Milletler Cemiyeti Antlaşması ile devletlerin kuvvet kullanma hakkı tam olarak yasaklanmamış, fakat kuvvet kullanma bir takım şartlara bağlanarak devletler için bir takım caydırıcı önlemler getirilmiştir.
Milletler Cemiyeti Antlaşması’ndan sonra uluslararası hukukta ilk defa Kellogg-Briand Paktı ile uyuşmazlıkların savaş yoluna başvurarak çözümlenmesi yasaklanmıştır. Briand – Kellog Paktının 1. maddesiyle devletlerin uluslararası anlaşmaların çözülmesi için savaşa başvurmayı reddettikleri ve savaşı uluslararası politika için kullanmaktan vazgeçtikleri düzenlemesine yer verilmiştir. Paktın 2. maddesinde devletlerin bütün uyuşmazlıkları yalnızca barışçıl yolları kullanarak çözecekleri dile getirilmiştir. Fakat Kellogg- Briand anlaşmasında savaş kavramının çerçevesi tam olarak tanımlanmamış ve sadece savaşı yasaklamakla yetinilmiştir. Başlangıç Kısmında, Paktı ihlal eden bir devletin anlaşma ile sağlanan ayrıcalıklardan faydalandırılmayacağı belirtilmiştir. Bu doğrultuda da, saldırıda bulunan bir devlete karşı diğer âkit tarafların silaha başvurmasını engelleyecek bir hüküm bulunmamaktadır. Ayrıca, savaş boyutuna varmayan silahlı faaliyetler de Pakt kapsamında yasaklanmamıştır. Pakta aykırı davranan devletlere karşı nasıl bir müeyyide uygulanacağı konusunda net bir düzenleme bulunmaması paktın en büyük eksikliğidir.
Milletler Cemiyeti’nin ve Briand Paktı’nın hukuki boşluklarını ve eksikliklerini tamamlayıcı nitelikte olan 1945 tarihli BM Antlaşması, hem kurum yaratan bir belge hem de norm yaratan bir belge niteliğindedir. Kuvvet kullanma konusundaki temel normlar BM Antlaşması ile somutlaştırılmış ve kuvvet kullanma yasağı ortaya koyulmuştur.
2. Dünya Savaşı’nın ardında kurulan Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan BM Şartındaki kuvvet kullanımına ilişkin olan 2. maddenin 3. fıkrasında “tüm üyelerin, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözeceği” ibaresi yer almaktadır. Bu madde daha önceki dönemlerde de kulllanılan barış olgusunu bir kez daha yinelendiği, bu yolla savaşları önleme amacının güdüldüğü görülmektedir. BM Şartı’nın, 2. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen “tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar” ibaresinin ise kuvvet kullanılmasının yasaklanması konusunda net bir hüküm getirdiği görülmektedir. Bu madde ile getirilen yasak, gerek Milletler Cemiyeti Misakı, gerekse Briand-Kellogg Paktı’na göre daha kapsamlı ve genel olduğu görülmektedir. Düzenleme ile sadece kuvvet kullanma değil kuvvet kullanma tehdidi de yasaklanmış, eylemlerle birlikte söylemlere de sınırlama getirilmiştir. Antlaşmada dikkat çeken bir diğer husus ise savaş teriminin yerine “tehdit ve kuvvet kullanma” terimlerine yer verilmiş olmasıdır. Savaşın yanı sıra diğer kuvvet kullanma yolları da kuvvet kullanma yasağı kapsamına dahil edilerek her türlü silahlı eylem uluslararası hukuka aykırı kabul edilmiştir. Günümüzde ise yukarıdaki maddelerde ifade edilen düzenlemeler uluslararası hukukun bir emredici kuralı, yani tüm devletler tarafından benimsenmiş evrensel kurallardır. BM Şartının 2/4 maddesinde düzenlenen kuvvet kullanma yasağının mutlak bir yasak olduğunu savunanlar olduğu gibi, yasağın sınırlandırıcı bir şekilde ele alınması gerektiğini savunanlar görüşler de mevcuttur. Sınırlandırıcı görüşe göre devletin ülke bütünlüğünün veya siyasî bağımsızlığının ihlâl edilmesi, kuvvet kullanma yasağını sınırlayan durumlar arasında yer almaktadır.
BM Şartı’nın 51. Maddesinde devletlerin hangi koşullarda devletlerin meşru müdafaa yoluna başvurabileceği düzenlenmiştir.
“Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez/engel olmaz. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konseyi’ne işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”
51. maddede düzenlenen eylemin meşru müdafaa sayılabilmesi için silahlı bir saldırının var olması gerekmektedir. Eğer silahlı bir saldırı bulunmamakta ise bu durumda kullanma yoluna başvurulmuş olması halinde meşru müdafaa hali oluşmamaktadır. Ayrıca maddeye göre tedbirlerin Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi koşulu da bulunmaktadır. Güvenlik Konseyinin gerekli tedbirleri almasına kadarki zamanda aynı zamanda meşru müdafaa hakkının sınırlandırılmış olduğunu görmekteyiz.
Görüldüğü üzere modernitenin başlangıcından BM’nin kuruluşuna kadar geçen süreçte devletlerin egemenlik yetkisinin bir uzantısı olarak görülen kuvvet kullanma yetkisi zamanla elde edilen tecrübelerin bir sonucu olarak kademeli bir şekilde belli kaidelere bağlanmaya çalışılmıştır. Başlangıçta Avrupa devletlerinde La Haye Sözleşmesi ile devletlerin alacaklarını tahsili için kuvvet kullanma yoluna başvurmasının sınırlı şekilde yasaklanmış. Daha sonra 1. Dünya Savaşı’nın sonunda ise Milletler Cemiyeti’nin devletler arasındaki anlaşmazlıkları barış yoluyla çözüme kavuşturması için bir takım düzenlemeler getirilmiştir. Fakat bu düzenlemeye aykırı davranılması halinde caydırıcı hiçbir düzenleme yapılmadığından devletler için caydırıcı olmadığı görülmüştür. Daha sonra savaş kavramı Kellogg- Briand Paktı ile yasaklanmış fakat savaşın ne olduğu ile ilgili bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Bu Paktla aynı zamanda savaş boyutuna varmayan haller de yasaklanmamış olması da bir eksik olarak karşımıza çıkmıştır. Son olarak da BM Şartı ile ise her türlü kuvvet kullanma ve kuvvet kullanma tehdidi yasaklanmış olduğunu devletlerin sadece belli koşulların gerçekleşmesi halinde meşru müdafaa hakkına başvurabileceği düzenlenmiştir. Günümüzde de BM Şartıyla kabul edilen devletlerin kuvvet kullanma yasağı, bütün devletler için geçerli olan evrensel bir uluslararası hukuk kuralıdır.
KAYNAKÇA
Gülçür A, ‘Küreselleşmenin Hukuki Boyutları ve Birleşmiş Milletler İhtisas Kuruluşları ile Uluslararası Adalet Divanı’nın Devletlerin Egemenliği Üzerindeki Etkisi’ (2019) 25 (2) Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi
Altıner S, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma Yasağı (Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2009)
Keskin F, ULUSLARARASI HUKUKTA KUVVET KULLANMA: SAVAŞ, KARIŞMA VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ VAKFI YAYINLARI: 20)
Karadağ U, ‘BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ANTLAŞMASI’NA GÖRE MEŞRU MÜDAFAA HAKKI’ (2016) 7 (2) İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Tosun F, ‘Uluslararası Hukuk’ta “Kuvvet Kullanma ve Karışma” Kavramlarının Değişen Anlamı’ (2009) 5 (9) Güvenlik Stratejileri Dergisi
1996 yılında Samsun’da doğdu. 2015 yılında Samsun Sosyal Bilimler Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi’nde hukuk eğitimini 2019 yılında tamamladı. 2021 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans Programına başladı. 2021 yılında avukatlık ruhsatını aldı. Bir süre çeşitli hukuk bürolarında çalıştıktan sonra Legal Yayınevinde çalışmaya başlamıştır. Halen Legal Yayınevinde avukat olarak çalışmaktadır.
