Küreselleşen Dünyada Avrupa Birliği: “Brüksel Etkisi” [‘Kitap’ Söyleşisi]

En azından Avrupa Birliği (AB) dışında, çoğu bakış açısından giderek daha az alakalı hale geldiğine dair genel bir his mevcuttur. Öte yandan, son kitabınızda AB’nin dünyayı kendi imajına göre şekillendiren etkili bir süper güç olmaya devam ettiğini iddia ediyorsunuz: aslında “Brüksel Etkisi” olarak adlandırdığınız şey nedeniyle tek küresel düzenleyici süper güç. Brüksel Etkisi nedir?

Anu Bradford: Avrupa Birliği’nin birden fazla zayıflığı olduğunu inkâr etmiyorum, ancak kitabım bugün gücün ne anlama geldiğini ve aslında ne tür bir etkinin önemli olduğunu sormaya bir davettir. Bu bağlamda, sezgim, belirli bir güç türünü hafife aldığımız yönündedir; bunu hesaba katmak, AB’nin gerçekten küresel bir hegemon olduğunu gösteriyor.

Fiili Brüksel Etkisi [de facto[1] Brussels Effect] ile AB’nin rekabet politikası, çevre koruma, gıda güvenliği, mahremiyetin korunması veya sosyal medyada nefret söyleminin düzenlenmesinde standartları belirleyerek küresel pazarları düzenleme konusundaki tek taraflı yetkisini kastediyorum. İlginç bir şekilde, AB’nin standartlarını kimseye zorlayıcı bir şekilde dayatmasına gerek yoktur ki, tek başına piyasa güçleri yeterlidir. Esasen, AB güçlü düzenleyici kurumlar marifetiyle desteklenen en büyük ve en zengin tüketici pazarlarından biridir. Avrupa Birliği’nde ticaret yapmamayı göze alabilecek çok az küresel şirket vardır ve tek pazara erişmenin bedeli, davranışlarını ve üretimlerini genellikle küresel olarak en katı standartlar olan AB standartlarına göre ayarlamaktır. Daha da önemlisi, bu firmalar genellikle farklı düzenleyici rejimlere uymanın maliyetinden kaçınmak için diğer pazarlarda da aynı kurallara uymayı tercih ederler.

Fiili Brüksel Etkisi, hukuki Brüksel Etkisi’nin [de jure Brussels Effect], yani yabancı hükümetler tarafından AB tarzı düzenlemelerin benimsenmesiyle tamamlanır. Bu, hâlihazırda AB kurallarına ve standartlarına uyan yerel şirketlerin lobiciliğinin sonucu olabilir, ancak AB kurallarını yabancı yargı bölgelerine ileten daha geniş bir mekanizma seti mevcuttur. Gerçekten de, AB kuralları, Avrupa Birliği’nin genel siyasi etkisi ve pazarlık gücü ile deneyimi, uzmanlığı ve teknik yardım sağlama ve kapasite oluşturma konusundaki istekliliği nedeniyle genellikle bir şablon olarak çekici gelir. Daha sıradan bir şekilde, AB’nin medeni hukuk geleneği, genellikle daha az beceriye sahip idari kurumlar ve yargı organlarına sahip olabilecek gelişmekte olan ülkelerde taklit edilmesi daha kolay olan, birden fazla dilde hazırlanmış kesin ve ayrıntılı kurallara yol açar. Brüksel Etkisi, bu ülkelere düzenleyici faaliyetlerini daha becerikli ve deneyimli bir kuruma dış kaynak sağlama fırsatı sunar.

Gözleminizin yalnızca AB ve Brüksel ile ilgili olmadığını, aynı zamanda “Brüksel Etkisi”nin diğer yargı bölgelerinde de ortaya çıkabileceğini belirtiyorsunuz. Gerekli ve yeterli koşulları nelerdir?

Kitap[2], bir yargı alanının küresel düzenleyici güç olabilmesi için nelerin gerektiğine dair genel bir teori ortaya koymaya çalışıyor; ancak şu anda bu birikimli koşulları karşılayan tek ülke Avrupa Birliği’dir.

Başlangıç noktası, yargı bölgesinin kaçınılmaz bir ticaret destinasyonu haline gelebilmesi için büyük ve yeterince homojen bir tüketici pazarına sahip olması gerektiğidir. Bir sonraki koşul, yargı bölgesinin yeterli düzenleyici kapasiteye sahip olmasıdır; düzenleyici bir güç olmak, bir devletin pazar büyüklüğüne özgü bir şey olmaktan ziyade bilinçli bir tercihidir. Devlet, kurumlar inşa etmeye ve piyasa gücünü somut düzenleyici etkiye dönüştürmek için bu kurumlara düzenleyici kapasite sağlamaya kendini adamalıdır. Sonra, bu düzenleyici kapasiteyi katı kurallar tasarlamak için kullanmaya yönelik siyasi bir irade olmalıdır; örneğin ABD’nin aksine, Avrupa Birliği’nin tam da böyle bir siyasi iradesi vardır.

Son iki koşul, bu tür bir gücün var olabileceği politika alanlarını belirlemeye yardımcı olur. Birincisi, yalnızca tek taraflı olarak esnek olmayan hedefler düzenlenebilir. Düzenleme hantal hale gelirse başka yere taşınabilen sermayenin aksine, tüketiciler mobil değildir ve şirketlerin ilgili pazarda geçerli olan kurallara uyması gerekir. Bu, son yıllarda ağırlıklı olarak daha esnek finans sektörünü hedefleyen ABD ile tüketici pazarlarını ve çevreyi düzenlemeye odaklanan Avrupa Birliği arasındaki farkı açıklar.

Son koşul teoride en analitik işi yapar, çünkü bazı şirketlerin bazı durumlarda küresel olarak aynı kuralları takip ederken diğerlerinin başkalarında farklı düzenleyici rejimlerden faydalanmasının nedenini açıklamamızı sağlar. Bu, üretimin bölünemezliğidir [non-divisibility of production]: Brüksel Etkisi, şirketlerin diğer pazarlardaki daha düşük düzenlemelerden faydalanmak yerine tek tip bir davranış veya üretim modeli izlemenin kendi çıkarlarına olduğuna karar verdiği yerde ortaya çıkar.

Ancak siz, üretim modellerini bölmenin mümkün olabileceği ancak itibar kaygılarıyla bunu tercih etmeyen şirketlerin de olduğunu iddia ediyorsunuz.

Gerçekten de, bazen şirketler sadece tek tip bir küresel markayı korumak isterler. Dahası, firmalar kendilerini birçok düzenleme alanında yüksek standartlarla ilişkilendirerek piyasalara ve tüketicilere değerli bir sinyal gönderebilirler, bu şirketlerini daha sıkı raporlama koşullarına tabi tutan bir borsada kote etmeleri veya yüksek çevresel, insan hakları veya çalışma standartlarına uymaları olabilir. Bu şekilde, firmalar meşruiyetlerini artırabilir, itibar kazanımları elde edebilir ve değerleri müşteri davranışlarını yönlendiren tüketicileri kazanabilirler. Bazı firmalar, bazı tüketicilere çıkarlarının Avrupa tüketicilerinin çıkarlarından daha az gözetildiği sinyalini göndermeyi göze alamaz.

Aslında, şirketleri bölünmezliğe iten birçok başka neden daha vardır. Örneğin, yasal bölünemezlik [legal non-divisibility], tekdüze standartların itici gücü olarak yasal koşullara ve çözümlere atıfta bulunur. Genellikle, şirketin en katı yargı yetkisinin yasalarına uymasından kaynaklanan bir taşma etkisi olarak kendini gösterir. Küresel birleşmeler, yargı yetkisi bazında gerçekleştirilememeleri açısından açıklayıcı bir örnek sunar. Teknik bölünemezlik [technical non-divisibility], teknolojik nedenlerle firmanın üretimini veya hizmetlerini birden fazla pazara ayırmanın zorluğuna atıfta bulunur. Genellikle, Genel Veri Koruma Yönetmeliği’nin [General Data Protection Regulation] “tasarıma göre gizlilik” ilkesinin [privacy by design principle], ürünlerin tek bir standarda göre tasarlanmasını giderek daha fazla garantilediği ve AB’nin varsayılan ayarları veri korumasının en katı düzenleyici otoritesi olarak belirlediği veri gizliliğinin düzenlenmesine uygulanır. Son olarak, şirketler farklı pazarlar için farklı ürün çeşitleri üretmelerine olanak tanıyan bir teknolojik çözüm belirleyebilseler bile, temel ekonomi ve özellikle ölçek ekonomilerinin önemi, bu tür bölünmeleri genellikle savunulamaz hale getirebilir.

Kitabınızı gücü yeniden düşünmek için ilginç bir girişim olarak okuduk. Çok geniş bir güç teorisi ortaya koydunuz. Ancak, bunun ekonomik faktörlere aşırı bağımlı olup olmadığını merak etmeden duramıyoruz. Örneğin, Avrupa Birliği’nin belirli idealleri teşvik eden bir örgüt olarak algılanan meşruiyeti, hegemonyasını açıklamada önemli değil mi?

Beş koşulun piyasaların AB’nin düzenleyici kapasitesini [regulatory capacity] nasıl genişlettiğini açıkladığını düşünüyorum. Ancak, bunun yalnızca bürokrasi ve düzenleyici kapasiteyle ilgili bir hikâye olmadığı açıktır.

AB’nin meşru bir düzenleyici olarak algılanması fikri, düzenlemelerinde yansıtılan değerlerin hükümetler, şirketler ve tüketiciler tarafından benimsenip benimsenmediğine dayanır. Cevap kısmen, şirketlerin kendilerinin belirli kurallara ve standartlara uyduğu görülmeye istekli olup olmayacaklarını belirler. Bu, şirketlerin artık AB kurallarında somutlaştırılan değerlerle ilişkilendirilmek istediği teknoloji sektöründe açıktır. Örneğin, çevrimiçi ifade özgürlüğü konusunda daha katı Çin kurallarını benimsememelerinin nedeni budur. ABD tekno-liberteryenliği artık yaygın olarak modası geçmiş kabul edilirken, Çin’in dijital otoriterliği kabul edilemez; bu nedenle, tüketicilerinin güvenini kazanmanın en iyi yolu, genellikle iyi düşünülmüş ve uygun bir yasal süreçle üretilmiş olan AB kurallarına ve temel değerlere yaslanmak olabilir.

Avrupa Birliği’nin algılanan meşruiyetinin de hukuki Brüksel Etkisi açısından önemli olduğu açıktır; aslında yabancı hükümetler Avrupa Birliği’ni taklit etmekten yalnızca kendi vatandaşları tarafından iyi bir örnek olarak algılandığı için memnundurlar.

Peki ya çok taraflı işbirliğine ne demeli? Küresel düzenleyici hegemonyanın bakış açısından buna yer var mı?

Kitap, Avrupa Birliği’ni çok taraflı işbirliğinin ve evrensel normların şampiyonu olarak gören ve uluslararası ilişkilerde ABD’nin tek taraflılığıyla çarpıcı bir tezat oluşturan yaygın anlatıya meydan okuyan bir kitap olarak okunabilir. Brüksel Etkisi aracılığıyla, tek taraflı küresel düzenleyici gücünü serbest bırakmak için piyasa güçlerini en iyi şekilde kullanan ABD değil, Avrupa Birliği’dir. Tek taraflı Brüksel Etkisi’nin ayırt edici özelliği, barışçıl ve sessiz bir güç olmasıdır. Avrupa Birliği’nin zorlamaya veya işbirliğine güvenmesine gerek yoktur. Hükümetlerin bu kurallar üzerinde anlaşmasını sağlamasına gerek yoktur, çünkü piyasa teşvikleri şirketleri uymaya iter. Geleneksel uluslararası etki kanallarının (örneğin ekonomik yaptırımlar) aksine, düzenleyici güç, tek taraflılığın hâlâ işe yaradığı birkaç alandan biridir.

Bu, Avrupa Birliği’nin düzenleyici gücünü kullanmak istediği tek yolun bu olduğu anlamına gelmez. AB ayrıca ticaret anlaşmaları ve uluslararası kurumlara ve ulusötesi hükümet ağlarına katılım gibi çeşitli kanallar aracılığıyla norm belirleme gücüne sahiptir. Açıkça, liberal uluslararası düzenin dayanıklılığı ve devamlılığı konusunda önemli bir çıkarı vardır. AB uluslararası örgütlerde çok aktiftir ve birden fazla çok taraflı anlaşmaya girmeye çalışır. Ancak burada Avrupa Birliği, AB içinde bile elde edilmesi zor olan siyasi bir anlaşma sağlamak zorunda kalmaktadır. Devletler küresel standartların faydaları konusunda anlaşamazlarsa, anlaşma odaklı uyumlaştırma özellikle zordur. Anlaşmaların uygulanması da zordur, çünkü anlaşmaların uygulanacağına veya yürürlüğe konulacağına dair bir garanti yoktur. Çok taraflı işbirliğini zorlaştıran mevcut bölünmeler giderek artıyor gibi görünüyor.

Bununla birlikte, kitapta geliştirilen teori, Brüksel Etkisi’nin Avrupa Birliği şirketlerinin önemli ihracat pazarlarına ulaşamadığı durumlarda Avrupa Birliği’nin işbirliği araçlarına güvenmesinin beklendiğini öne sürmektedir, çünkü eşit bir rekabet ortamının olmaması durumunda Avrupa Birliği’nin ihracat odaklı firmaları bu pazarlara girmekte zorluk çekmektedir. Benzer şekilde, teori, AB’nin sınırlı düzenleyici kapasiteye sahip olduğu ve dolayısıyla düzenleme üretme yeteneğinin azaldığı alanlarda Avrupa Birliği’nin antlaşma odaklı uyumu sürdürme olasılığının daha yüksek olduğunu öne sürmektedir.

Avrupa Adalet Divanı’nın Brüksel Etkisi’nde herhangi bir rolü var mı?

Avrupa Birliği Adalet Divanı’ndan [European Court of Justice] sıklıkla AB’nin düzenleyici yetkilerinin kapsamı hakkında karar vermesi istenmiş ve Avrupa Komisyonu ile diğer AB kurumlarının yetkilerini artırarak dengeyi koruyarak entegrasyon yanlısı olmuştur. Gerçekten de Avrupa Birliği hukukunun birçok temel kavramı (AB hukukunun üstünlüğü ve doğrudan etkisi dâhil) AB Adalet Divanı kararlarından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda AB kurallarının sınır ötesi etkisi hakkında da doğrudan karar vermesi istenmiştir. Unutulma hakkı iyi bir örnektir: Genel Veri Koruma Yönetmeliği’ne dâhil edilmeden önce AB Adalet Divanı tarafından yürürlüğe konmuştu. Ancak benim hissim, AB Adalet Divanı’nın çoğunlukla içsel bir odağa sahip olduğu, herhangi bir dış etkinin ya sonradan akla gelen bir şey ya da “Brüksel Etkisi”nin bir örneği olduğudur.

Bu yorumlayıcı rolün ötesinde, Avrupa mahkemeleri bölgesel mahkemeler için kurumsal bir şablon sağlamıştır. Gerçekten de, bazı çalışmalar dünya çapında Avrupa Adalet Divanı’nın birden fazla kopyasının olduğunu göstermektedir. Dahası, yabancı mahkemeler sıklıkla Avrupa Adalet Divanı kararlarını birden fazla alanda alıntılar. Yabancı yargı bölgeleri de Avrupa Birliği’nin yolunu izleme ve bazı davranışların etkilerinin (örneğin, rekabeti engelleyici uygulama) birden fazla pazara yayıldığı durumlarda, özellikle Avrupa Birliği soruşturmalarının yabancı hükümetleri ve davacıları yaptırım eylemi gerektiren davranış konusunda uyardığı veya AB soruşturmalarına güvenmenin daha az kaynağa sahip yargı bölgeleri için yaptırım maliyetlerini düşürdüğü durumlarda “taklit” davalarına girme eğilimindedir.

Açıkça belirttiğiniz gibi, tek başına piyasa gücü yeterli değildir. Örneğin, ABD’nin önemli bir tüketici pazarı var; aslında, AB kurulmadan önce zaten vardı. Ayrıca düzenleyici kapasiteye ve Avrupa’dakine yakın bir yasal geleneğe sahiptir. Ancak, çoğunlukla en katı standartları takip etmediği için aynı türden bir etkiye sahip gibi görünmüyor. Avrupa Birliği ve onun normatif gündemi hakkında özel olan nedir?

Avrupa’nın düzenlemeye olan iştahının temel nedeni, düzenlemenin Avrupa entegrasyonunun birincil aracı olmasıdır. Düzenlemenin arkasında her zaman ikili bir motivasyon olmuştur: yalnızca belirli bir alan için esas kuralları belirlemek (örneğin çevre düzenlemesi) değil, aynı zamanda uyumlu bir düzenleyici ortam ve dolayısıyla üye devletler arasında sürtünmesiz ticaret sağlayan tek bir pazar oluşturmak. Bu ikili rol, siyasi yelpazedeki partiler, işletmeler ve tüketici örgütleri entegrasyonunu artırmanın bir yolu olarak düzenlemenin gerisinde kalabildiğinden uzlaşmanın yolunu açmıştır. Bir bakıma, düzenleme, Avrupa Birliği’nin doğrudan harcama programlarını sürdürme yeteneğini kısıtlayan sıkı bütçe kısıtlamaları göz önüne alındığında, Avrupa Komisyonu’nun ekonomiye müdahale etmesinin tek yoludur; Komisyon yetkilerini genişletmeye çalıştığında, bunu düzenleme yoluyla yapma eğilimindedir.

İkinci neden ise, Avrupalıların piyasaya Amerikalılardan daha az güvenmeleri ve genel olarak ekonomilerini bireye kıyasla devlete daha fazla hak tahsis edecek şekilde yapılandırmış olmalarıdır. Dahası, Avrupa Birliği, ABD’nin şirketleri güvenli olmayan veya başka türlü zararlı ürünleri piyasaya sürmekten caydırmak için özel dava ve haksız fiil sorumluluğu kurallarına güvenmesini paylaşmamaktadır. Bunun yerine, Avrupa Birliği, hükümetin önceden düzenlemeleri ilan etmesine ve ardından yürürlüğe koymasına güvenmektedir ki; bu tür müdahaleler genellikle meşru ve arzu edilir olarak algılanmaktadır.

Kuralların içeriğine gelince, Avrupa Birliği düzenlemelerinin genellikle “aşağı yönlü uyumlaştırma” [harmonizing down] yerine “yukarı yönlü uyumlaştırma”yı [harmonizing up] tercih etmesinin birkaç nedeni vardır.

İlk olarak, Avrupa halkına ekonomik entegrasyonun tüketici sağlığı ve güvenliği veya çevre kalitesi pahasına sürdürülmeyeceğine dair güvence vermek için genellikle katı standartlar benimsenmiştir. Dahası, Avrupalılar genellikle bir “önleyici risk kültürü”ne [precautionary risk culture] yaslanırlar. Gerçekten de, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, yeni bir düzenleme yürürlüğe koymadan önce düzenleyici eylemin maliyetlerini ve faydalarını analiz etme idari kültürünü paylaşırlar. Ancak, bu “etki değerlendirmesi”nin [impact assessment] benimsenmesi daha yenidir ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nde daha az yerleşiktir. Düzenleyici riskler belirsiz ve doğru bir şekilde ölçülmesi zor olduğunda, AB önlem temelinde bile müdahale etme konusunda daha rahattır.

Yukarı yönlü uyumlaştırma, belirli düzenleyici alanlarda hâlihazırda en yüksek standartlara sahip olan Devletler arasında politik olarak daha kabul edilebilir olmuştur. Kuzey Avrupa’daki yüksek büyüme oranları ve rekabetçi ekonomiler, bu ülkelerin ekonomik hedefleri tehlikeye atmayan çevre düzenlemelerini savunma yeteneklerini artırır. Ayrıca, yerel firmalarının Avrupa pazarında rekabet ederken dezavantajlı olmamasını sağlamak için standartlarını Avrupalılaştırmak için güçlü bir teşvike sahiptirler.

Çeşitli kilit çıkar gruplarının görüşleri göz önüne alındığında, aşağı yönlü değil yukarı yönlü uyumlaştırma, uzlaşma için verimli bir zemin sağlar. Her standardın ekonomik amacını daha geniş toplumsal amacıyla birleştirmek, farklı paydaşlar arasında koalisyonlar oluşturmaya yardımcı olur. Daha gevşek kuralları tercih eden işletmeler için bile, yukarı yönlü uyumlaştırma, kaçınılmaz olarak maliyetleri ve karmaşıklığı artıran uyumsuz ulusal standartlara tercih edilir.

Peki ya korumacılık? Avrupa Komisyonu, Avrupa şirketlerini uluslararası rekabetten korumakla meşgul olabilir mi?

Avrupa Birliği’nin dış düzenleyici etkisine şüpheyle yaklaşanlar, Avrupa Birliği’ni genellikle korumacı bir aktör olarak tasvir ediyor ve özellikle teknoloji sektöründeki antitröst soruşturmaları konusunda Avrupa Birliği şirketlerini korumak için yabancı şirketlere maliyet yüklemeye heveslidir. Ancak, ilgili davalara daha yakından bakıldığında, Avrupa şirketlerinin Avrupa Komisyonu’nun rekabet eylemlerinden esas olarak yararlananlar olmadığı görülmektedir. Çoğu durumda, kazananlar, ilk etapta etkilenen rakipler olarak Komisyon’a şikâyette bulunanlar da dâhil olmak üzere diğer ABD şirketleridir.

Bir bakıma, kapsamlı bir düzenlemeye girişmenin Avrupa Birliği için neredeyse varoluşsal bir kaygı olduğunu anlıyoruz. Bu, Brüksel Etkisi’nin bilinçli olarak takip edildiği anlamına mı geliyor?

Uzun bir süre, ortaya çıkan Brüksel Etkisi, iç motivasyonlarla yönlendirilen bir düzenleyici gündemin yalnızca yardımcı ve büyük ölçüde beklenmeyen bir yan ürünüydü. Ancak, Brüksel Etkisi’nin kendisi Avrupa entegrasyonunu ilerletmek için yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Birincisi, Avrupa Komisyonu’nun uluslararası oyun alanını eşitlemesine yardımcı oluyor ve böylece AB firmalarının küresel rekabet güçlerine ilişkin endişelerini azaltıyor. Bu, daha fazla AB düzenlemesi için daha geniş bir destek kazanmaya yardımcı oluyor. İkincisi, Brüksel Etkisi nedeniyle AB giderek küresel bir standart belirleyici haline gelmekte ve bu da standartlarının hem yurt içinde hem de yurt dışında meşruiyetini ve etkisini artırmaktadır. Brüksel Etkisi ayrıca, Komisyon’un dış ilişkilerde sahip olduğu güç eksikliğini telafi eden önemli bir dış politika aracı sunmaktadır.

Tek pazarın dış boyutu, ancak ABD de dâhil olmak üzere Avrupa Birliği’nin ticaret ortaklarının tek pazarın üçüncü ülkelere maliyetler yükleyebileceği endişelerini dile getirmesiyle tam olarak gerçekleşmiştir. Gerçekten de, AB kurumlarından gelen çeşitli açıklamalar, tek pazarın dış etkilerine ilişkin artan bir farkındalığa ve bu boyutun Avrupa Birliği’ne fırsatlar sunduğu gerçeğine işaret ediyor.

Avrupa sanayisi için eşit bir rekabet ortamı sağlama ve rekabet gücünü koruma ekonomik hedefi, Avrupa Birliği’nin düzenleyici gündemini dışsallaştırma isteğini açıklamada büyük ölçüde etkili olabilir. Ancak Avrupa Birliği, kurallarını küreselleştirerek daha fazla meşruiyet elde etme arzusuyla da motive olabilir. Ayrıca kendi yönetim modelini ve düzenleyici deneyimini yurtdışında kopyalamaya çalışabilir. Avrupa Birliği’nin ortak bir pazar yaratmadaki kendi başarılı deneyimi, onu aynı kurallara dayalı küresel bir düzen izlemeye teşvik etmiştir. Avrupa Birliği, ticaret serbestleştirmesinin politikaların eş zamanlı olarak uyumlu hale getirilmeden ekonomik hedeflere ulaşmada başarısız olduğu görüşünü benimsemiştir. Son olarak, küresel olarak normlar belirleyebilmek, Avrupa Birliği’nin eleştirmenlerine küresel bir ekonomik güç olarak hâlâ alakalı olduğunu kanıtlamasını sağlar. Düzenleyici bir hegemon rolünü benimsemek, Avrupa Birliği’nin kimliğini güçlendirir ve etkinliğinin ve alaka düzeyinin sürekli sorgulandığı kriz zamanlarında bile Avrupa Birliği’nin küresel konumunu güçlendirir.

Motivasyon ne olursa olsun, sonucun dünya çapında katı standartlarda belirli bir yakınsama olduğunu iddia ediyorsunuz. Gözlemleriniz, genellikle dibe doğru bir yarışa işaret eden düzenleyici rekabete ilişkin geçerli çalışmalarla nasıl uyuşuyor?

Brüksel Etkisi hakkında düşünmek, küreselleşmeyi düzenlemeden arındırma ve dibe doğru yarış fikrinden ayırır. Küresel pazardaki tek tip üretimin faydalarının şirketleri düzenleyici standartlarını aşağı yönlü değil yukarı yönlü ayarlamaya nasıl teşvik ettiğini gösterir.

Bu bakış açısından, Brüksel Etkisi, dinamiklerini bir ABD federal sisteminden küresel bir bağlama genişleterek “Kaliforniya Etkisi” üzerine kuruludur. Ancak, aynı zamanda yukarı yönlü düzenleyici bir yakınsamanın ortaya çıkmasına izin veren kesin koşulları da ana hatlarıyla belirtir. Kaliforniya Etkisi’nin temelini oluşturan teori, bir yargı alanının dış düzenleyici nüfuzunun kaynağı olarak pazar büyüklüğünün ve ölçek ekonomilerinin önemini kabul eder. Ancak, düzenleyici kapasite ve esneklik gibi faktörleri teorinin temel bileşenleri olarak kabul etmez ve bir şirketin farklı pazarlar için farklı çeşitler üretmesini engelleyebilecek ölçek ekonomileri dışındaki faktörleri göz ardı eder.

Son olarak, düzenleyici rekabete ilişkin literatür genellikle, yasal kurallarda resmi değişiklikler olmadığında gerçekleşen düzenleyici yakınsamayı hesaba katmayan “yasal düzenleyici yakınsama”ya [de jure regulatory convergence] odaklanır. Aslında, fiili yakınsama büyük güç anlaşmazlıklarının ortasında gerçekleşebilir. Brüksel Etkisi için koşullar mevcut olduğunda, iki eşit güç arasındaki rakip standartlar gerçekleşmez. Bunun yerine, düzenleyici yarışın sonucu önceden belirlenir: daha katı düzenleyici galip gelir.

Açıkladığınız koşulların Avrupa Birliği’nin kurumsal, ekonomik ve politik özelliklerine özgü olduğunu düşünmemek elde değil. Bu, Washington’da veya Pekin’de benzer bir etkinin beklenemeyeceği anlamına mı geliyor?

Benzer bir etki aslında başka yerlerde de ortaya çıkabilir, ancak katı düzenleme yoluna girmenin nedenleri farklı olabilir. ABD ve Çin, düzenleyici rekabetten tamamen habersiz değildir. Aslında, bu tür bir rekabeti teknoloji düzenlemesi için zaten görüyoruz, bu yargı bölgelerinin her biri kendi felsefesini öne sürmeye çalışıyor. ABD, hiçbir düzenlemenin özgür İnterneti ve yenilik teşviklerini tehlikeye atmayacağından emin olarak tekno-özgürlükçü yaklaşımını kutsallaştırmaya çalışırken, Çin otoriter vizyonunu öne sürerek önemli ihlallerde bulunuyor.

Elbette, düzenleyici devletin yükselişinin ardındaki siyasi ekonomi diğer yargı bölgelerinde farklı olabilir, ancak son nokta çok iyi bir şekilde aynı olabilir. ABD 1990’ların başından beri düzenleme yapmaya istekli değildi, ancak son birkaç yılda bir gönül değişikliği olmuş gibi görünüyor. Tahminler zor olsa da, Avrupa Birliği’nin tarihin doğru tarafında olacağını ve diğer yargı bölgelerinin, azaltılmamış serbest piyasadan kaynaklanan önemli tehlikeleri kabul etmeye doğru ilerleyeceğini ve düzenleme ihtiyacını teşvik edeceğini bekliyorum.

Ancak, sosyal düzenlemeye aynı yaklaşımı izlemeyen ülkelerde benzer bir etkinin ortaya çıkması beklenebilir mi? Örneğin Çin, yasal düzenlemeden daha çok teknik standartları kullanıyor gibi görünüyor; aslında, sosyal düzenlemenin ana aracı olarak hukuku kullanmanın çokça bir Avrupa ve ABD geleneği olduğu anlaşılıyor. Başka yollarla uygulanan bir “Pekin Etkisi” zaten olamaz mıydı?

Pekin şimdiye kadar düzenleyici bir hegemon olmak için Avrupa Birliği’nin yolunu seçmemiştir. Standartlarını ihraç etmenin bir yolu olarak altyapı inşa etmeyi seçmiştir ki; bu gerçekten farklı bir mantık ve “Pekin Etkisi” Brüksel Etkisi’nin bir çeşidi olmaktan ziyade tamamen yeni bir şey olabilir. Ancak Pekin Avrupa Birliği modelini izleyerek etkisini artırmayı seçerse, Brüksel Etkisi’nin ortaya çıkması için beş koşul, Çin de pazarlarını yabancı şirketlere gerçekten açarsa net bir yol haritası sağlayabilir.

Yine de, böylesi koşullarda bile Pekin Etkisi’nin ortaya çıkmasının uzun zaman alacağını düşünüyorum. Bunun nedeni, düzenleyici kapasitenin gayrisafi yurtiçi hâsıladan (GSYH) ziyade kişi başına düşen GSYH’ye bağlı olmasıdır: Çin’in kişi başına düşen tüketimi, şu an için, tüketicilerin Avrupalı tüketiciler gibi sıkı koruyucu düzenlemeler konusunda endişe duyması için yeterince yüksek değildir.

Bazı alanlarda ve en önemlisi dijital platformların düzenlenmesinde, bu yargı bölgeleri aslında birbirinden uzaklaşıyor gibi görünüyor. Bunun nedeni bu alanda ortak bir zemin olmaması olabilir mi, yani böyle bir yakınlaşma Brüksel Etkisi’nin gerçekten önemli bir parçası mı? Avrupa’daki nefret söylemi, ABD’deki özgür konuşma olabilir ve her ikisinin de geçerli kuralları ilk koyan olma konusunda bir teşviki vardır.

Rekabet eden düzenleyici merkezlerin ortaya çıkmasıyla İnternet’in artan bir şekilde bir tür balkanlaşmasına tanık olabiliriz. Bu bir dereceye kadar kaçınılmazdır; Çin’de veya Rusya’da başka baskın dijital platformların olması gerçeğiyle kanıtlandığı gibi, zaten gerçekleşmiştir. Bu kısmen bu alanlardaki temel ilkeler konusunda bir anlaşmanın olmamasıyla açıklanmaktadır.

Bununla birlikte, tam bir balkanlaşma olası değildir. Örneğinizi ele alırsak, bazı Silikon Vadisi şirketleri aslında AB’nin daha katı kurallarını takip ediyor ve daha hoşgörülü ABD ifade özgürlüğü doktrininin tüm kapsamından uzak duruyor. Ancak, özellikle de ilgili veri miktarı göz önüne alındığında, içerik denetimi ileride büyük bir zorluk olacak çünkü değerlerin çatıştığı ve somut durumlarda karar almanın zor olduğu bir alandır.

Araştırmanıza dayanarak, uluslararası gücün yasal ve ekonomik güçler arasındaki bir etkileşimden ortaya çıkabileceğini anlıyoruz. Gerçekten de, bu tür bir güç Avrupa Birliği’nin Avrupa tüketicileri ve vatandaşları için kıymetli olan bazı değerleri koruyan küresel standartlar belirlemesine olanak tanır. Ancak, göreceli ekonomik gücünün beklenen evrimi ışığında, bunun ne kadar sürmesi beklenebilir? Ya küresel pazarlar, belki de Çin baskısı altında, balkanlaşırsa?

Avrupa Birliği’nin ileride daha küçük bir pazar olacağı tartışmasızdır; küresel GSYH’deki göreceli payı azalırken, Çin’in payı artacaktır. Ancak Avrupa Birliği’nin düzenleyici gücünün saf ekonomik gücünden daha uzun ömürlü olmasını bekliyorum.

Bir neden, “Brüksel Etkisi”nde gömülü olana benzer bir düzenleyici kapasite oluşturmanın önemli miktarda zaman ve enerji gerektirmesidir. Dahası, bir yargı bölgesinin katı standartlar koyma isteği, göreceli ekonomik güçten çok kişi başına düşen GSYH’ye bağlıdır. Çin’in kişi başına düşen GSYH’si yeterince yüksek olduğunda, ekonomik büyümesinin hükümetin düzenleyici engeller oluşturarak büyümeyi daha da yavaşlatma riskini almaya istekli olmayacağı noktaya kadar yavaşlaması mümkündür. Son olarak, Çin ihracat odaklı büyümeye büyük ölçüde güvenirken, küresel standartları belirleyenler ithalat pazarlarıdır.

Her hâlükârda, Çin’in iç düzenleme kapasitesini inşa ettiği ölçüde, aslında AB modelini kopyaladığını gözlemliyoruz; burada, standartları ve değerleri bu nedenle hukuki “Brüksel Etkisi” yoluyla yerleşmiş ve kurumsallaşmıştır; sonunda, Avrupa Birliği tarzı kurallar ve standartlarla yönetilen fiili pazar, Avrupa tüketici pazarından daha büyük hale gelmektedir.

Küresel piyasaların bölünmesi nedeniyle Brüksel Etkisi’nin ortadan kalkmasını beklemiyorum. Öncelikle, Avrupalılar, en azından değerlerinden ödün vermeden bunu yapmanın mümkün olduğu yerlerde, Çin ile etkileşimde oldukça yetenekliydi. Dijital ekonominin düzenlenmesi de dâhil olmak üzere, gerekli fikir birliğinin eksik olduğu bazı alanlar olabilir. Bu durumlarda küresel piyasalar bölünebilir ve Avrupa Birliği, Çinli şirketler üzerinde herhangi bir düzenleyici etki uygulayamayacaktır. Ancak, teknoloji düzenlemesinde artan transatlantik işbirliğinin AB ve ABD’nin Çin’e normatif bir denge unsuru sağlamasına ve dolayısıyla dijital otoriter modelini yurt dışına yayma ve ihraç etme çabalarını sınırlamasına olanak tanıyacağını umuyorum. Daha genel olarak, liberal uluslararası düzen çözülmenin eşiğinde olsa da, Brüksel Etkisi küreselleşmenin zorunlu olarak gerilediği görüşüne meydan okuyor. Çok taraflı işbirliğinin olmadığı durumlarda bile uluslararası normların birçok politika alanında ortaya çıkmaya devam edebileceğini gösteriyor, çünkü Brüksel Etkisi bazı politika alanlarında uluslararası işbirliğinin ve kurumların çöküşünü hafifletmenin bir yoludur.

Bununla birlikte, gelecekte Brüksel Etkisi’ni sürdüren koşulları zayıflatma potansiyeline sahip birden fazla mevcut ve ortaya çıkan tehdit ve zorluk bulunmaktadır. Özellikle, Avrupa Birliği’nin göreceli pazar büyüklüğü azalacaktır. Avrupa Birliği’nin göreceli düzenleyici kapasitesi, Brexit’in bir sonucu olarak, popülist Avrupa Birliği karşıtı partilerin oluşturduğu tehdit nedeniyle veya Çin’in düzenleyici kapasitesindeki göreceli artışın ardından zayıflayabilir. Avrupa Birliği’nin katı kurallar koyma isteği de benzer şekilde, özellikle popülistlerin AB karşıtı gündemi yetkileri üye devletlere geri verme girişimlerine yol açarsa, zayıflatılabilir. Üretimin bölünemezliği, katkı maddesi üretimi veya coğrafi engelleme gibi teknolojik gelişmeler nedeniyle daha az yaygın hale gelebilir. Dahası, fiili Brüksel Etkisi’nin zayıflamasına, küreselleşme karşıtı duygunun anlaşma yapımını ve kurumsallaşmış işbirliğini engellemesiyle, fiili Brüksel Etkisi’nin de kaybolması eşlik edebilir.

Bu güçler ve zorluklar bir araya geldiğinde, zamanla Brüksel Etkisi’nin en güçlü sürümünü aşındırabilir ve Avrupa Birliği’nin düzenleyici hegemonyasını hem dışarıdan hem de içeriden sıkıştırabilir. Ancak, bu gelişmelerden herhangi birinin yakın gelecekte Brüksel Etkisi’ne meydan okuyup okumayacağı belirsizdir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin düzenleyici mekanizmasının basitçe vızıldayarak Avrupa Birliği’nin düzenleyici hegemonyasını öngörülebilir geleceğe kadar uzatması da oldukça olasıdır.

[1] Çevirenin Notu: “De facto”, gerçekte doğru olan ancak resmi olarak onaylanmayan bir durum olarak tanımlanır. Buna karşılık, “de jure”, yasaya uygun olan (yani resmi olarak onaylanan) bir durum anlamına gelir.

[2] Çevirenin Notu: Metinde geçen kitabın künyesi şöyledir: “Anu Bradford, The Brussels Effect: How the European Union Rules the World [Brüksel Etkisi: Avrupa Birliği Dünyayı Nasıl Yönetiyor/Düzene Sokuyor?], Oxford University Press, 2020, <https://www.brusselseffect.com/>”.

Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.