
“Utanç içinde olmaktansa borç içinde olmak daha iyidir.” [Hırvat Atasözü]
Avrupa Merkez Bankası (European Central Bank) açısından bakıldığında, yeni [Eylül enflasyonu] verileri enflasyon büyümesinin itici güçleri açısından herhangi bir değişiklik getirdi mi?
Genel olarak bakıldığında enflasyona ilişkin son dönemde gelen haberler umut vericidir. Avro Bölgesi’nde enflasyon önemli ölçüde düştü ve geçen yılın (2022) Ekim ayında %10,6 ile zirve yaptıktan sonra şu anda %4,3 seviyesinde bulunuyor. Düşüşün büyük bir kısmı, enerji ve gıda fiyatları enflasyonunun hızlı bir şekilde düşmesi nedeniyle daha önceki şokların tersine dönmesine bağlanabilir. Bu aynı zamanda bir yıl önce alışılmadık derecede büyük fiyat artışları yaşadığımız göz önüne alındığında, baz etkisi (base effects) olarak da adlandırılan istatistiksel etkilerin de bir sonucudur. Enerji ve gıdayı hariç tutan çekirdek enflasyon (core inflation) ise daha inatçı olduğunu kanıtladı ve şu anda Avro Bölgesi’nde %4,5 seviyesinde, dolayısıyla manşet enflasyonun (headline inflation) üzerinde bulunuyor. Ancak Eylül ayı baskısı beklenenden düşüktü. Enflasyonun hızlı bir şekilde düşmesi memnuniyet vericidir, ancak yine de enflasyon beklentilerini sağlam bir şekilde sabit tutmak için en geç 2025 yılına kadar ulaşmayı hedeflememiz gereken %2 hedefimizin oldukça üzerindedir. Temel enflasyonun kalıcılığı (persistence of underlying inflation) göz önüne alındığında, bu ‘son kilometre’nin en zoru olduğu ortaya çıkabilir.
Son aylarda tanık olduğumuz petrol fiyatlarındaki artış ne kadar endişe vericidir?
Petrol fiyatlarında son dönemde yaşanan yükseliş, enflasyonun bundan sonra yalnızca aşağı yönlü hareket edeceğini kesin olarak kabul edemeyeceğimizi söylüyor; çünkü örneğin enerji veya gıda fiyatlarından kaynaklanan arz yönlü yeni şoklarla (new supply side shocks stemming from energy or food prices) karşılaşabiliriz. Bu yıl, hasatları etkileyebilecek ve gelecek yıl gıda fiyatlarının yükselmesine yol açabilecek aşırı hava olaylarını sık sık yaşadık. Ayrıca enerjiden kaynaklanan baz etkisinin zamanla tersine dönmesi ve enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturması da muhtemeldir. Öyleyse, rehavete kapılmamalı ve enflasyona karşı zaferimizi vaktinden önce ilan etmemeliyiz.
Ekonomistler, finansal piyasalar ve hatta merkez bankaları arasındaki geniş beklentiler açısından, daha fazla faiz artırımına gerek kalmayacağı yönündeki beklentiler ne anlama geliyor? En azından Avrupa Merkez Bankası’nın son mesajları bu şekilde mi yorumlandı?
Neler aktardığımıza dikkatle bakmak gerekiyor. Kararlarımızın verilere bağlı olmaya devam edeceğini söyledik. Politika faiz oranlarımızın artık kısıtlayıcı seviyelerde olması, enflasyonun zamanında %2 hedefimize dönmesine önemli katkı sağlayacaktır. Fakat zirvede olduğumuzu veya faizlerin ne kadar süre kısıtlayıcı seviyelerde tutulması gerektiğini söyleyemeyiz. Bu verilere bağlı olacaktır, dolayısıyla üç faktöre bakmaya devam edeceğiz: enflasyon görünümü, enflasyonun temel dinamikleri ve para politikası aktarımının gücü (inflation outlook, dynamics of underlying inflation and strength of monetary policy transmission). Şu anda hepsi doğru yönde ilerliyor. Ama yine de enflasyona yönelik yukarı yönlü riskler görüyorum. Arz yönlü yeni şoklar da yaşanabilir. Dahası, ücretler beklenenden daha güçlü bir şekilde artabilir ve buna potansiyel olarak beklenenden daha düşük bir verimlilik artışı da eşlik edebilir; diğer taraftan firmalar bu yüksek maliyetleri kar marjları yoluyla karşılayamayabilir. Bu tür risklerin dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Bunlar gerçekleşirse, bir noktada daha fazla faiz artırımı gerekli olabilir.
Enflasyon önemli ölçüde yavaşlamış olsa da, ülkeler arasında enflasyon oranlarında Hollanda’daki negatif rakamlardan Slovakya’daki neredeyse %9’a kadar değişen büyük farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıklar para politikasının belirlenmesini ne ölçüde etkiliyor? Bunlar gerçekten dikkate alınıyor mu?
Bizim öncelikli görevimiz Avro Bölgesi’nin tamamında fiyat istikrarını korumaktır. Doğal olarak, para politikası kararlarımız Avrupa Birliği (AB) Üye Devletlerinden gelen bilgileri de dikkate alıyor, ancak belirli bir ülkedeki çok özel gelişmelere yanıt veremiyoruz. Bu tür gelişmelerle en iyi şekilde, maliye veya yapısal politikalar gibi ulusal politikalar yoluyla baş edilebilir. Enflasyon oranlarındaki olağandışı heterojenlik büyük ölçüde enerji ve gıda enflasyonundaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Enerjinin oynadığı büyük rolün birkaç nedeni mevcuttur: Bunlardan birincisi, Rusya’nın enerjisine (enerji kaynaklarına) büyük ölçüde bağımlı olan ülkeler, enerji enflasyonunda daha güçlü bir artışla karşı karşıya kaldılar. İkincisi, hükümetler enerji fiyatı şokuna farklı tepkiler vermiş olup; bazı hükümetler fiyat kontrolleri uyguladı ki; bu başlangıçta daha düşük enflasyon oranlarına sahip oldukları ancak daha sonra daha yüksek enflasyonla karşılaşabilecekleri anlamına geliyordu. Elbette bu önlemlerin farklı mali sonuçları (different fiscal implications) da vardı; çünkü enerji fiyatları düştüğünde bunların bir kısmı otomatik olarak sona eriyor, diğerlerinin ise aktif olarak tersine çevrilmesi gerekiyor ve bu da genellikle daha uzun sürüyor. Ve son olarak, enerji piyasalarının kurumsal özellikleri AB Üyesi Devletlerarasında farklılık göstermektedir. Bazılarında toptan enerji fiyatları, hem enerji fiyatları yükseldiğinde hem de düştüğünde hızla perakende fiyatlarına dönüşüyor. Diğer ülkelerde ise, uzun süreli sabit fiyatlı sözleşmelerin mevcut olması nedeniyle tepkiler daha yavaştır. Hırvatistan’da enflasyonun bu kadar yüksek olmasının nedenlerinden biri de tüketim sepetinin büyük bir kısmını oluşturan gıda fiyatlarıydı. Bu heterojenlik para politikamızı karmaşık hale getiriyor ancak yine de bir bütün olarak Avro Bölgesi’ne odaklanmamız gerekli oluyor.
Hırvatistan’da ve diğer bazı ülkelerde hükümetler, enerji ve bazı temel tüketici kalemlerinde fiyat kontrolü uygulamaya çalışıyor. Bu önlemlere ilişkin bakış açınız nedir, enflasyonist baskıların azaltılmasına yönelik böyle bir yaklaşımın iyi ve kötü yanları nelerdir?
Tavan fiyat (price caps) gibi fiyatları doğrudan kontrol eden tedbirlerin kısa vadede enflasyon üzerinde azaltıcı bir etkisi vardır ve tedbirler kaldırıldığında bu durum tersine dönebilir. Bu, zaman içinde enflasyonun yumuşamasına yardımcı olur, ancak aynı zamanda fiyatların yönlendirme etkisini de bozar. Bu, örneğin enerji tüketiminin azaltılmasını teşvik etmediği için verimsiz olabilir. Ayrıca, bu tür önlemler, özellikle de daha savunmasız grupları hedeflemek yerine geniş tabanlı olmaları halinde, mali bütçe üzerinde ağır bir yük oluşturabilir. Genel olarak, fiyatları doğrudan kontrol eden tedbirler yerine arz kapasitesini artırıcı tedbirler (measures that increase the supply capacity) tercih edilir.
Ama kısa vadede işe yarıyorlar mı?
Kısa vadede, mevcut enflasyonu düşürmeleri anlamında olumlu bir etki yaratabilirler ki; bu da tüketicilerin enflasyon beklentilerini olumlu yönde etkileyebilir, çünkü bunlar çoğunlukla enflasyondaki güncel gelişmelere bağlıdır. Ancak genel olarak olumsuz etkiler çoğu zaman olumlu etkilerden daha ağır basmaktadır.
Avro Bölgesi’nin en yüksek enflasyon oranlarından birine sahip olan Hırvatistan’ın sorunlarından biri de bankacılık sektöründeki bol likiditeden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Hırvatistan’ın bankaların asgari zorunlu karşılıklarının (minimum reserve requirements) düşük olması nedeniyle Avro Bölgesi’ne katılmasından bu yana bu oran güçlü bir şekilde artmıştır. Buna dair tartışma, bunun daha yüksek Avrupa Merkez Bankası faiz oranlarının aktarımını engellediği ve enflasyon üzerinde daha güçlü bir etkiyi önlediği yönündedir. AB Üyesi Devletlerde para politikası aktarımının başarısına ilişkin analizleriniz neyi gösteriyor?
Bir para birliğinde para politikası açısından önemli olan, ülke düzeyinde değil, Avro Bölgesi düzeyindeki fazla likiditedir. Avro Bölgesi’nde likidite fazlası çok yüksek ancak bu durum para politikası aktarımını engellemez. Temel politika faizimiz olan mevduat faizindeki (deposit facility rate) artışların tamamen para piyasasına yansıdığını ve ekonomide fonlama maliyetlerinde ölçülebilir bir artışa dönüştüğünü gördük. Ancak haklısınız, para politikası aktarımı AB Üyesi Devletlerarasında farklı şekilde gerçekleşebilir. Önemli faktörlerden biri değişken faizli kredilere karşı sabit faizli kredilerin yaygınlığıdır. Değişken faiz oranlı kredilerin payının daha yüksek olması durumunda ortalama borç verme oranları daha hızlı ayarlanır. Avroya yakın zamanda katıldığı göz önüne alındığında Hırvatistan özel bir durumdur. Asgari zorunlu karşılıkların %9’dan %1’e düşmesi sistemdeki likidite fazlasının artmasına neden olmuştur. Ancak Hırvatistan’da gördüğümüz güçlü kredi büyümesi bununla değil, kısmen turizmdeki patlamanın da etkisiyle nispeten güçlü ekonomik performansla bağlantılıdır. Bu nedenle Hırvatistan Merkez Bankası, aşırı kredi büyümesine karşı koymak amacıyla bankalara yönelik konjonktüre karşı sermaye tamponunu daha da artırmaya (further increase the countercyclical capital buffer for banks to counter excessive loan growth) karar verdi. Bu, ulusal düzeyde makro ihtiyati araçlar kullanılarak para birliğinin heterojenliği ile başa çıkmanın başka bir yoludur.
Bu ulusal merkez bankasının etki alanına girer mi?
Evet, bu makro ihtiyati araçlara Avrupa düzeyinden ziyade ulusal düzeyde (Hırvatistan’ın durumunda merkez bankası tarafından) karar veriliyor, böylece belirli bir ülkedeki özel duruma göre ayarlanabiliyorlar.
Turizmin Hırvatistan’daki ekonomik büyümeye ve kredi faaliyetlerine en büyük katkıyı sağladığını düşünüyor musunuz?
Bu kesinlikle Hırvatistan ekonomisinin büyümesine yön veren faktörlerden biridir. (Hırvatistan) Yaz tatilleri için her zaman çok çekici bir yer olmuştur ve muhtemelen avro bölgesine katıldığından beri çekiciliği daha da artmıştır. Örneğin iki kızım yakın zamanda, sadece güzel olduğu için değil, aynı zamanda artık Avro da olduğu için Hırvatistan’a gitti.
Kamuoyunun geneli, bankaların mevcut koşullar altında en iyi performansı gösterdiğinden endişe ediyor, çünkü merkez bankalarından hiçbir çaba ve riske girmeden yüksek gelir elde ediyorlar.
Bu, önceki para politikası eylemlerimizin yarattığı yüksek hacimli fazla likidite ile ilgilidir: niceliksel genişleme olarak adlandırdığımız borç verme operasyonları ve tahvil alımları (lending operations and bond purchases). Fazla likidite, şu anda %4 olan mevduat faiz oranımız üzerinden ücretlendirilmektedir. Faiz sıkılaştırmamız doğrultusunda artık bilançomuzu da küçültmeye başladık ve bu, bilanço hâlâ çok büyük olmasına rağmen çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Kısa vadeli para piyasası oranlarının politika faiz oranımıza sıkı bir şekilde sabitlendiğinden ve dolayısıyla amaçladığımız para politikası duruşuyla uyumlu olduğundan emin olmak için rezervlere en azından marjinal düzeyde faiz ödememiz gerekiyor. Enflasyonun yeniden kontrol altına alınabilmesi için faiz oranlarının artırılması gerekiyordu. Şimdi, huzursuzluğun çoğunu yaratan şey, bankaların borç verme faiz oranlarını bu artışları mevduat sahiplerine yansıtmaktan çok daha hızlı artırmalarıdır. Ancak bu aktarım giderek güçleniyor. Vadeli mevduat faizleri (rates on time deposits) oldukça arttı ve insanların vadesi gelmeyen mevduatı daha yüksek faiz oranları ödeyen alternatif yatırımlara kaydırmaya başladıklarını da görüyoruz. Bu piyasa mekanizması sonuçta bankaları mevduat faizlerini ayarlamaya zorlamaktadır. Ancak bu aynı zamanda bankaların fonlama maliyetlerinin de zamanla artacağı anlamına geliyor. Kârlılık üzerindeki etkisi kısa vadede çok olumlu olsa da, yüksek faiz oranlarının banka kârlılığı üzerindeki uzun vadeli sonuçları (longer-term consequences of higher interest rates on bank profitability) pek de daha az olumlu olabilir; çünkü banka varlıklarından elde edilen faiz gelirleri, fonlama maliyetlerinden daha yavaş artabilir.
Avrupa Merkez Bankası yakın zamanda bankalara asgari rezervler (zorunlu karşılıklar) üzerinden ödenen faizi kaldırdı ancak sistemdeki likiditeyi azaltmak için Avro Bölgesi düzeyinde asgari zorunlu karşılık oranının artırılmasına yönelik öneriler mevcuttur. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Temmuz ayında asgari zorunlu karşılıklar ve bunların faizleri konusunda kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Şu anda %4 olan mevduat faizi yerine %1 seviyesinde tutulması ancak %0 (sıfır) olarak faizlendirilmesinin para politikası açısından uygun olacağı kanaatine vardık. Üç noktanın altını çizeyim. Öncelikle parasal duruşumuzu ayarlamak için temel aracımız asgari zorunlu karşılıklar değil, politika faiz oranlarımızdır. İkincisi, asgari zorunlu karşılıklar mevduat hacmiyle bağlantılıdır ki; bu, yüksek likidite fazlası olan bankalardan ziyade, esas olarak yüksek mevduat sahibi bankaları etkilediği anlamına gelir. Bu nedenle küçük bankalara daha büyük bir yük yükleme eğilimindedirler. Ayrıca, bu yüksek zorunlu karşılıklar, bankaların mevduata daha az ücret ödeyebilecek veya onları asgari zorunlu karşılık zorunluluğu olmayan Avro Bölgesi dışındaki kuruluşlara kaydırabilecek ‘kaçınma stratejilerine’ (avoidance strategies) yol açabilir. Son olarak, şu anda para politikası uygulamasına yönelik gelecekteki operasyonel çerçevemizin tasarımını tartışıyoruz. Asgari zorunlu karşılıkların bu yeni çerçevede oynayacağı rolü bilmediğimiz sürece, her hâlükârda, bilançomuzun küçülmesiyle fazla likiditenin azalması bir süre daha devam edecek ve en sonunda tüm varlık alım programlarımız tamamen tükenecektir.
Ekonomik büyüme beklentileri oldukça kötüleşti ve durgunluk olasılığı da tahminlerin dışında bırakılmadı. İş ortamındaki son dönemdeki bozulmanın etkenleri ve sonuçları hakkındaki anlayışınız nedir?
Son aylarda çoğu ekonomik göstergenin yavaşlayan bir büyüme ivmesine işaret ettiğini gördük. İlk olarak imalat sektöründe belirgin bir zayıflık gördük ve pandeminin yeniden açılma etkilerinin azalmasıyla bu zayıflık hizmetler sektörüne de yayılmaya başladı. İmalata yönelik Satınalma Yöneticileri Endeksi (Purchasing Managers’ Indices-PMIs) derin bir daralma bölgesinde yer alırken, hizmetlere ilişkin endeksler de daralmaya işaret ediyor. Tüketici güveni geçen yıl önemli ölçüde arttı ancak düşük seviyelerde kaldı. Bütün bunlar, bu yılın geri kalanında ekonomik gelişmelerin zayıf olduğuna işaret ediyor. Teknik bir durgunluk göz ardı edilemezken, derin veya uzun süreli bir gerilemenin belirtisi yoktur. Bunun bir nedeni, hâlâ oldukça dirençli olan ve güçlü nominal ücret artışına yol açan işgücü piyasasıdır. Enflasyon düştükçe reel gelirler artıyor ve bu da ileriye dönük ekonomik büyümeyi destekliyor. Açık olan şu ki, para politikamız ekonomik büyüme üzerinde sönümleyici bir etki yaratmaya devam edecektir.
Peki, daha derin bir durgunluğun yaklaşacağı endişesi için bir neden yok mudur?
Bir durgunluk döneminin işaretlerini görüyoruz, ancak derin veya uzun süreli bir durgunluğun belirtilerini görmüyoruz.
Yine de birçok AB üyesi ülke için çok önemli bir ihracat pazarı olan Almanya’da ekonominin durumu iç açıcı değil. Almanya’nın şu anda “Avrupa’nın hasta adamı” (sick man of Europe) olduğu yönündeki iddialar ne kadar haklıdır?
Almanya hem döngüsel hem de yapısal zorluklarla karşı karşıyadır. Ekonomisi iki kez darbe aldı: Enerji fiyatlarındaki şok ve Çin’deki zayıf büyüme (by the energy price shock and by weaker growth in China). Bu durum, ucuz enerjiye bağımlılık ve Alman imalat ürünlerini satın almak isteyen Çin’deki gelişen ekonomiye bağlı yapısal zayıflıkları açığa çıkardı. Bunun da ötesinde, Almanya, hızla yaşlanan (rapidly ageing) ve giderek artan iş gücü kıtlığı (increasing scarcity of labour) anlamına gelen bir topluma sahip olduğundan ve diğer birçok ülkede olduğu gibi siyasi engellerle karşı karşıya olan yeşil geçişten dolayı demografik gelişmelerle ilgili zorluklarla karşı karşıyadır. Döngüsel faktörler, yani zayıf iç ve dış talep eninde sonunda azalacak, ancak yapısal faktörler potansiyel büyüme üzerinde baskı oluşturabilir ve dolayısıyla daha uzun vadeli etkilere sahip olabilir. Bütün bunlar şunu ima ediyor. Pek çok ülkede olduğu gibi Almanya’nın da iş modelini değişen küresel koşullara ve ülke içindeki zorluklara göre ayarlaması gerekecektir.
Bunun ne kadar muhtemel olduğunu düşünüyorsunuz?
Almanya geçmişte kendini dönüştürmeyi başardı ve bugün de bunu başarabileceğine inanıyorum. Doğal olarak bu, stratejik düşünmeyi ve değişime açık olmayı gerektirir. Özellikle yeşil geçiş, Almanya’ya teknolojik liderliğini yeniden kazanması için geniş fırsatlar sunuyor. Ekonomi önünde sonunda toparlanacak ama asıl mesele uzun vadeli potansiyel büyüme ile ilgili ve bu da büyük ölçüde Almanya’nın yapısal zorluklarla nasıl başa çıktığına bağlıdır.
Küresel ekonominin genel olarak zayıf bir büyüme ve enflasyondaki düşüş sürecine girdiği yönündeki iddialar güçleniyor. Geleceğe bakıldığında enflasyon üzerinde en çok neyin etki yaratacağını düşünüyorsunuz?
Avro Bölgesi’nde yurt içi fiyat baskılarının zaman içinde önem kazandığını ve artık çekirdek enflasyon dinamiklerinin ana itici gücü haline geldiğini görüyoruz. Girdi maliyetleri hızla arttığında birçok firma fiyatlarını maliyet artışının üzerinde artırdı. Darboğazlardan ve yeniden açılma etkilerinden kaynaklanan geçici arz-talep dengesizlikleri (temporary supply-demand imbalances) nedeniyle birçok sektörde kârlarda artış gördük. Artan fiyatlar sonucunda çalışanların reel ücretlerinde düşüş yaşandı. Artık çalışanlar kaybettikleri satın alma gücünü yeniden kazanmaya çalışıyor ve sıkı işgücü piyasası koşulları sendikaların daha yüksek ücret artışları için pazarlık yapmasını kolaylaştırıyor. Bu tür ikinci tur etkiler sayesinde enflasyon daha kalıcı hale geliyor. Kısmen para politikası aktarımından kaynaklanan ekonominin zayıflaması, Firmaların yüksek ücret maliyetlerini fiyatlara yansıtmasını zorlaştırır ki, bu da onların kâr marjları yoluyla daha yüksek maliyetleri karşılamaları gerekebileceği anlamına gelir. Bunun gerçekleştiğine dair işaretler görüyoruz. Bunun zaman içinde nasıl sonuçlanacağı, kalıcı enflasyonun, özellikle de temel enflasyonun nasıl ilerleyeceğinin belirleyicilerinden biri olacaktır.
Geçtiğimiz dönemde kurumsal kâr marjlarının enflasyon artışını nasıl teşvik ettiği konusunda büyük bir görüş ayrılığı vardır; bazı analizler bunların tamamen alakasız olduğu sonucuna işaret ediyor.
Enflasyon yalnızca artan ücretlerin veya yüksek enerji fiyatlarının sonucu değildir. Son yıllarda kârlar da oldukça arttı. Geleceğe baktığımızda asıl soru, ücretlerin ne kadar artacağı ve artan ücret maliyetlerinin kâr marjları tarafından ne ölçüde karşılanacağıdır. Sendikaların ve çalışanların (unions and employees) kaybedilen satın alma gücünün bir kısmını geri kazanmaya çalışmasını ve ücretlerin artmasını beklemek doğaldır. Ancak firmaların buna nasıl tepki vereceği çok önemli ve bu talep koşullarına ve dolayısıyla para politikamıza bağlıdır.
Enflasyonu kontrol altına almak amacıyla maliye politikasının ihtiyatlı ve temkinli (prudent and cautious) olması bekleniyor. Ancak politikacıların da yurttaşlarının yaşam standartlarının ve yatırımların düşmesi gibi kendi endişeleri bulunmaktadır. Genişleyen mali açığı (widening fiscal deficit) nedeniyle İtalya yeniden ilgi odağında ve tahvil getirilerindeki artış da öyledir. Bu karşıt hedefler nasıl uzlaştırılabilir?
Uzun süredir hükümetlerin, genellikle yeterince hedeflenmeyen ve enflasyonist baskıları artırma riski taşıyan önceki yıllardaki destek tedbirlerini derhal geri alması gerektiğini savunduk. Ancak yıllar geçtikçe konsolidasyonun gerekli kamu yatırımlarının pahasına yapılmaması gerektiğini de öğrendik. Asıl önemli olan, ekonomiyi daha üretken hale getirmeyi ve arz kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan kamu harcamalarının bileşimidir. Bu da mali sürdürülebilirliğe (fiscal sustainability) fayda sağlıyor ve aynı zamanda orta ve uzun vadede enflasyonu düşürücü bir etki yaratıyor. Bu nedenle ekonomiyi dönüştürmek için gerekli olan kamu yatırımlarını ve yapısal reformları ertelemek doğru olmaz. İşte burada Avrupa fonları devreye giriyor. Yeni Nesil AB programı (Next Generation EU programme) ülkelerin geleceklerine yatırım yapmaya devam etmelerine yardımcı olabilir.
Küresel finans piyasalarındaki son dönemdeki getiri hareketleri söz konusu olduğunda, piyasaların faiz oranlarının daha uzun bir süre boyunca yüksek bir seviyede tutulacağını öngörmesi nedeniyle, en büyük kısmı uzun vadeli faiz oranlarının genel olarak yeniden fiyatlandırılmasından kaynaklanıyor. Bu yüksek finansman maliyetleri, hükümetlerin daha da ihtiyatlı olması gerektiğini gösteriyor.
Avrupa Merkez Bankası’nın, hedef enflasyon oranına (target inflation rate) ulaşmak için gerekli olduğu sürece borçlanma fiyatlarının yüksek kalacağı yönündeki tutumu oldukça net bir şekilde iletildi. Ancak bu bağlamda söylenebilecek başka bir şey var mıdır?
Politikamız verilere bağlıdır; bu da, kısıtlayıcı oranların düzeyi ve süresinin, verilerin nasıl geliştiğine bağlı olacağı anlamına gelir. Önemli olan enflasyonun hedefimize zamanında ulaşması için ne gerekiyorsa yapacağımızdan kimsenin şüphesinin olmamasıdır. Bu aynı zamanda enflasyon beklentilerine de yansıyor. Kararlı para politikası eylemlerimizin en büyük başarılarından biri, acı verici derecede yüksek enflasyon oranlarına rağmen enflasyon beklentilerini genel olarak hedefimiz etrafında “sabit” (anchored) tutabilmemizdir. Eylül ayındaki faiz artırımımız, enflasyonu zamanında %2’ye döndürme kararlılığımızın altını çizdi.

Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.
