

Giriş
Günaydın ve beni bu Eurofi Yüksek Düzey Seminerinde konuşmaya davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bugün sizlerle Gent’te olmak büyük bir mutluluktur.
Yıllar boyunca, bu Eurofi etkinliklerinde Basel Komitesinin çalışmaları ve daha genel olarak ihtiyat düzenlemeleri ve denetim hakkında tartışmalarda bir eksiklik yaşanmadı. Önceki konferanslara üstünkörü bir göz attığınızda aşağıdaki gibi başlıklara sahip oturumlarla karşılaşacaksınız:
- “Basel III’ün Avrupa Birliği (AB) finansal faaliyetleri üzerindeki etkileri”;
- “AB’de Basel III’ün uygulanması: kalan zorluklar ve zamanlama”;
- “AB’de Basel III uygulaması: temel siyasi çıkarlar” (ve bu haftaki etkinliğin bir parçası olarak),
- “Basel III uygulaması: küresel tutarlılıktaki zorluklar”.
Bir nevi Basel III uygulamasında Köstebek Günü’nde (Groundhog Day) olup olmadığımızı merak ettiğiniz için affedilirsiniz! Aslında, Basel Komitesi üyesi olan yargı bölgeleri, olağanüstü Basel III standartlarının uygulanmasında iyi ilerleme kaydediyor. Üyelerin yaklaşık üçte biri standartların tamamını veya çoğunluğunu hâlihazırda uygulamaya koyarken, üçte ikisi bunları bu yılın sonuna kadar uygulamayı planlıyor. Geriye kalan yargı bölgelerinin çoğu da, olağanüstü standartları gelecek yıla kadar uygulamayı bekliyor.
Ancak Basel III etrafındaki tartışmalara -bu etkinlikler de dâhil- çoğu zaman dayanıksız iddiaların hâkim olduğu da bir gerçektir. Pek çok kişi neredeyse 15 yıldır Basel III’ün zararlı etkileri konusunda uyarıda bulunuyor. Ancak bugüne kadarki deneysel kanıtlar son derece açıktır: Basel III’ün uygulanmasından bu yana küresel bankacılık sistemi daha dayanıklı hale geldi ve bu süre zarfında çoğu ülkede banka kredileri genişlemiştir.
Dolayısıyla Basel III standartlarının küresel bankacılık sisteminin dayanıklılığını korumak ve ekonomik büyüme ile hane halkı ve işletmelerin refahını desteklemek açısından neden kritik öneme sahip olduğuna dair bir hatırlatmadan hepimiz faydalanabiliriz. Bu nedenle, banka düzenlemeleri ve denetimi söz konusu olduğunda yinelenen iki gerçeğin altını çizmek ve yinelenen bir efsaneyi çürütmek için bugün bir adım geriye gideceğim.
Hakikat 1: “bankacılık krizlerinin derin etkisi vardır”
Bankacılık krizlerinin tarihi zengin ve derindir. 1920 yılından bu yana, dünya çapında herhangi bir yılda sistemik bankacılık krizi yaşayan ülkelerin ortalama payı %7 (yüzde 7) civarındadır. 1970’ten bu yana dünya çapında 150’den fazla sistemik bankacılık krizi yaşanmıştır. Bu yıl 50. yılını kutlayan Komite ise, 1974 yılındaki bir dizi bankacılık krizinin ardından kurulmuştur.
Sistemik bankacılık krizlerinin ekonomilerimiz ve sosyal refahımız üzerinde derin bir etkisi bulunmaktadır. Bankacılık krizleri tarihsel olarak üretimde gayrisafi yurtiçi hâsılanın (GSYH) %10’una varan kalıcı bir kayba yol açmıştır. Bankacılık krizinin neden olduğu durgunluklar, genellikle kriz öncesi eğilimlere dönüş olmaksızın, çıktı düzeyini kalıcı olarak düşürür.
Eğer bu çok eski bir tarih gibi görünüyorsa, ölçek ve kapsam açısından Büyük Finans Krizinden bu yana sistem genelindeki en önemli bankacılık stresine tanık olduğumuz tarihin bir yıldan daha kısa bir süre önce olduğunu hatırlayın. Birkaç gün ve hafta içinde toplam varlıkları 1,1 trilyon ABD[1] dolarını aşan beş banka kapatılmış, kayyuma devredilmiş veya kurtarılmış olup; bu bankaların yaşadığı sıkıntı, daha geniş bankacılık sisteminin dayanıklılığına ilişkin daha geniş bir değerlendirmeyi tetiklemiştir.
Buna cevaben, stresin etkisini azaltmak için bazı yargı mercileri tarafından büyük ölçekli kamu desteği önlemleri uygulanmıştır. Zarfın arkası bir tahmin, kargaşaya yanıt olarak yaklaşık 500 milyar ABD dolarlık doğrudan kamu desteğinin sağlandığını göstermektedir ki, bu çok büyük bir rakamdır!
Peki, bankacılık krizlerinin geçmişi bize geleceğe dair neler söylüyor? ‘Tahmin’, kesinliği kesin olmayan bir bilimdir; İktisatçı Ezra Solomon bir keresinde “ekonomik tahminlerin tek işlevinin astrolojiyi saygın göstermek olduğunu” (the only function of economic forecasting is to make astrology look respectable) söylemişti. Bu uyarıya rağmen, kaldıraç kullanımı ve vade dönüşümü etrafında temellenen bir bankacılık sistemi modelinin krizlerin neredeyse kaçınılmaz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak gelecekte bu tür krizlerin ne kadar sık ve şiddetli olabileceği konusunda bir seçim yapmamız gerekmektedir.
Basel Çerçevesi “sıfır başarısızlık/iflas” (temelli, fikrine dayalı) bankacılık sistemi (zero failure banking system) oluşturmak için değil, finansal aracılık ve ekonomik büyümeyi kolaylaştırırken bankacılık stresinin olasılığını ve etkisini azaltmak için tasarlanmıştır. Çerçeveyi zayıflatmaya yönelik girişimler yalnızca gelecekteki krizlerin etkisini ağırlaştıracaktır.
Ancak geçmiş birçok bankacılık krizinden kaynaklanan acı deneyimlere rağmen tarih, bu tür olaylardan alınan derslerin bazen “düzenleme döngüsü” (regulatory cycle) kapsamında unutulabileceğini göstermekte ve bankacılık krizlerine dair anılar, ister zamanın geçmesi, ister daha sonraki olaylar nedeniyle silinip gitmektedir. Çıkarlar ivme kazanmaya başlıyor ve “bu seferki farklı” (this time is different) yanılgısı yeniden ortaya çıkıyor. Bu, kriz sonrası reformların uygulanmasında ısrar etme isteğimizi test ediyor. Kendimizi, bazı reformlara artık ihtiyaç duyulmayabileceği veya garanti edilmeyebileceğine, hatta reformların geri alınmasının diğer kısa vadeli ekonomik hedeflere ulaşmanın anahtarı olabileceğine ikna ediyoruz. Bu, kolektif olarak direnmemiz gereken bir yoldur.
Her bankacılık krizinin kendine özgü özellikleri ve özellikleri vardır. Leo Tolstoy’un deyimiyle, tüm sağlıklı bankalar birbirine benzer, ancak sıkıntı içindeki her banka kendine göre sıkıntılıdır. Ancak krizler boyunca tekrar eden bir tema vardır: krizlere dayanabilen ve kredi vermeye devam edebilen güçlü ve sağlıklı bankalardır (it is strong and healthy banks that are able to withstand crises and continue to lend). Bu da temel olarak sağlam düzenleme ve güçlü denetime sahip olmayı ve her krizden ders çıkarmamızı gerektirmektedir. Bu nedenle, geçen yıl yaşanan bankacılık krizine yanıt olarak Komite, denetimin etkinliğini güçlendirmeye ve küresel düzeyde ek rehberlik gerektirebilecek konuları belirlemeye yönelik çalışmalara öncelik vermektedir.
Hakikat 2: “finans ve bankacılık her zaman gelişmektedir”
Bankacılık sistemi tarihsel olarak her zaman yapısal değişikliklere yanıt olarak gelişmiş ve uyarlanmıştır. Günümüzde bankacılıkta yapay zekâ ve makine öğreniminin kullanımına ilişkin tartışmalar Babil finans sisteminden (Babylonian financial system) çok farklıdır. Gerçekten de, küresel bankacılık sisteminde derin dönüşümlere ve bunlarla birlikte potansiyel risklere ve zayıf noktalara tanık oluyoruz. Bunun gibi üç örnekten bahsedeyim.
Bunlardan ilki, finansın devam eden dijitalleşmesidir. Finans ve teknolojinin uzun ve simbiyotik (ortak yaşam) bir ilişkisi vardır. Ancak ödeme sistemleri, dijital bankacılık hizmetleri ve veri analitiği alanlarındaki en son teknolojik atılımlar hızları ve ölçekleriyle dikkat çekmektedir. Bu teknolojik yenilikler nedeniyle “bankacılığın” tanımları ve “banka”nın ne olduğu teste tabi tutulmaktadır. Prensipte faydalı olabilecek daha fazla dijitalleştirilmiş bankacılık hizmetlerinin kullanımı, bankalara kendi risklerini de beraberinde getirir. Dijitalleşme aynı zamanda küresel finansal sistemin farklı sektörleri ve düğümleri arasındaki bağlantıları da artırabilir. Bu nedenle Komite önümüzdeki aylarda banka ve bankacılığın dijitalleşmesinin denetleyici etkileri hakkında bir rapor yayınlayacaktır.
İkinci bir örnek ise iklim değişikliğinden kaynaklanan finansal risklerdir. İklim değişikliğinin solo bankaların güvenliğini ve sağlamlığını zayıflatabilecek fiziksel risklere ve geçiş risklerine yol açabileceği ve daha geniş finansal istikrar etkilerine sahip olabileceği artık genel olarak kabul edilmektedir. Dünyanın her yerindeki bankalar büyüklükleri, karmaşıklıkları veya iş modellerinden bağımsız olarak bu tür risklere maruz kalma potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede Komite, bankacılık sistemindeki iklim bağlantılı finansal riskleri azaltmak için Basel’in üç sütununu/ayağını [kamuyu aydınlatma, denetim ve düzenleme (three Basel pillars of disclosure, supervision and regulation)] kapsayan bütünsel bir yaklaşım izlemektedir.
Üçüncüsü ise, banka dışı finansal aracılık (non-bank financial intermediation) Büyük Finans Krizinden bu yana önemli ölçüde büyümüş olup, şu anda toplam küresel finansal varlıkların neredeyse yarısını kapsamaktadır. Komite küresel bankacılık sistemine odaklanırken, bankalar ve banka dışı finansal aracı kuruluşlar arasındaki bağlantılar göz önüne alındığında, banka dışı finansal aracılıktaki büyüme önemlidir. Mart 2020’deki piyasa çalkantısı, banka dışı finansal aracılığın kendine özgü sıkıntı dönemleri ve marj dinamikleri de dâhil olmak üzere son üç yılda yaşanan olaylar, bu ara bağlantı kanallarının bankalar için nasıl risk oluşturabileceğini vurguladı. Bu çerçevede Komite, bu yıl boyunca banka dışı finansal aracılık risk yönetimine ilişkin güncellenmiş denetim kılavuzuna istişarede bulunacaktır.
Ancak bu yapısal gelişmelere rağmen bankacılık denetiminin temellerini gözden kaçıramayız. Komitenin Etkin Bankacılık Denetimine İlişkin Temel İlkeleri (The Committee’s Core Principles for Effective Banking Supervision), dünya çapındaki bankaların sağlam, ihtiyatlı düzenleme ve denetimi için fiili bir asgari standart sağlar. Gerçekten de, evrensel olarak uygulanabilirler ve çeşitli bankacılık sistemlerine ve geniş bir banka yelpazesine uyum sağlarlar. Söz konusu Temel Prensiplerin, küresel finansal gelişmelere yanıt olarak zaman içinde gelişen bir “yaşayan” standart (living standard) olması amaçlanmaktadır. Bu nedenle Komite geçen yıl mezkûr Temel Prensiplerin bankacılık sistemini etkileyen risklerin ve kırılganlıkların gelişimini yansıtacak şekilde revize edilmesi konusunda istişarede bulunmuştur. Önümüzdeki aylarda bu güncellemeleri tamamlayacağımızı umuyorum.
Efsane: “şimdi reformları uygulamak için ‘doğru’ zaman değildir”
Ve şimdi, ısrarlı bir efsane. Komite’nin Basel III reformlarını başlattığı 2008 yılı sonundan bu yana, “benzersiz” ve “istisnai” koşullar (unique and exceptional circumstances) nedeniyle “şimdi Basel III’ü uygulamak için doğru zaman değil” (now is not the right time to implement Basel III) şeklindeki ifadeleri defalarca duyduk. Son 15 yılda sunulan gerekçelerin listesi büyümeye devam etmiş olup; -hem “uzun süre boyunca düşük” hem de “uzun süre boyunca yüksek” faiz oranı ortamı dâhil olmak üzere- bunlar ekonomik dalgalanmalar, ulusal seçimler, salgın, jeopolitik gelişmeler ve belki de en ironik olanı bankaların kırılganlığı ile ilgili endişeleri içermektedir.
Ancak gerçek şu ki, Basel III’ün uygulanması için “ideal” zamanı beklemek Godot’u beklemek gibidir. Açık olmak gerekirse, yetkililerin ve bankaların standartları aktarmak ve uygulamak için yeterli zamana sahip olmalarının sağlanmasına elbette ihtiyaç vardır. Bu nedenle Komite, Basel III standartlarının her bir seti için cömert aşamalı düzenlemeler içeriyordu: ilk reform seti için dokuz yıl ve sonrakiler için ilave 11 yıl. Ayrıca, örneğin Kovid-19 salgınına yanıt olarak bazı Basel III standartlarının uygulanmasını erteleyerek de pragmatik davrandık. Basel III standartlarının son unsurunun 2028 yılında uygulamaya geçmesi beklendiğinde, Büyük Finans Krizinin üzerinden toplamda 20 yıl geçmiş olacaktır. Bankaların birikmiş kârlar, likidite tamponları oluşturma ve diğer portföy ve stratejik ayarlamalar yapma yoluyla dayanıklılıklarını desteklemek için fazlasıyla zamanları olduğu kesindir.
Şu ana kadar Basel III’ün hiçbir yönünün uygulanmadığı karşı-olgusal senaryoyu düşünün. Bankalar, bazı bankaların kaldıraç oranlarının %1,4’ün altında seyrettiği ve akut vade uyumsuzluklarıyla çok ince sermayeyle çalışacaktı. Yıllar boyunca tanık olduğumuz çeşitli şoklara, bu kadar yüksek kaldıraç oranlarıyla küresel bankacılık sistemi nasıl tepki verebilirdi? Basel III’ün sağladığı gelişmiş dayanıklılık olmasaydı, kaç banka başarısız olurdu veya daha fazla vergi mükellefi desteğine ihtiyaç duyardı? Buna eşlik eden kredi krizi ve istihdam üzerindeki etkisi ne kadar şiddetli olurdu? Bu soruların kesin bir yanıtı olmadığı açıktır, ancak küresel bankacılık sisteminin çok daha kötü bir durumda olacağını varsayma konusunda oldukça emin olabiliriz.
Aslında, Basel III reformlarının, Avrupa da dâhil olmak üzere ekonomi üzerinde olumlu bir net etki yaratarak önceki reformları tamamlayacağına dair kanıtlar artık giderek daha açık hale gelmektedir. Örneğin, Avrupa Merkez Bankası tarafından yakın zamanda yapılan bir analizde, Avrupa’da bu reformların uygulanmasının GSYH maliyetlerinin mütevazı ve geçici olduğu, oysa bunların faydalarının ekonominin olumsuz şoklara karşı dayanıklılığını kalıcı olarak güçlendirmeye yardımcı olacağı öne sürümektedir. Avantajlar aynı zamanda bankaların kendi özel kazançlarını da kapsamaktadır. Bu deneysel çalışmada, bankaların kârlılığı, değerlemesi ve dayanıklılığı arasında sıkı bir bağlantı olduğu ve fiyat-defter oranlarının (price-to-book ratios) bankaların sermaye tamponlarıyla pozitif ilişkili olduğu ileri sürülmektedir.
Banka sermayesi ile ilgili bir efsaneye karşı koymaya çalışmasaydım ihmalkârlık yapmış olurdum. Banka sermayesi, bankaların elinde tuttuğu ya da “bir kenara ayrılan (…) veya bir kasada kilitlenen” [set aside (…) or locked away in a vault] boşta kalan para değildir. Oldukça basit bir şekilde; borç verme, ticari ve diğer faaliyetler için kullanılabilecek, diğerlerine benzer bir finansman kaynağıdır. Ayrıca, daha yüksek banka sermayesi ile daha düşük borç finansman maliyeti arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koyan mevcut deneye dayalı kanıtları da vurgulayalım.
Ancak iş yapılmamıştır. Üye ülkelerin, olağanüstü Basel III standartlarını tam, tutarlı ve mümkün olan en kısa sürede uygulaması kritik öneme sahiptir. Birçoğu bunu zaten yapmış olup bankacılık sistemlerinin artan dayanıklılığından yararlanmaktadırlar. Bu reformların ele almaya çalıştığı fay hatları, yedi yıl önce olduğu gibi bugün de önemini koruyor. Bu nedenle Komite, bu standartların yargı düzeyinde uygulanmasını değerlendirmek üzere Düzenleyici Tutarlılık Değerlendirme Programına (Regulatory Consistency Assessment Programme) önümüzdeki yıllarda da devam edecektir.
Sonuç
Düzenleyici otoriteler sıklıkla son savaşta yer almakla suçlanırlar. Ancak Basel III’ün uygulanması durumunda, geçmiş reformları ve mücadeleleri yeniden başlatma girişimleriyle sürecin uzatılması, önemli kaynakların bankalardan ve denetim otoritelerinden mevcut ve ortaya çıkan riskler ile başa çıkmaya yönlendirilmesine yol açacaktır. Basel III’ün finansal istikrar yararına (financial stability benefits of Basel III) kilitlenmeyi ve buna paralel olarak küresel finans istikrarını koruma (safeguard global financial stability) görevimizin her zaman yerine getirilmesi için yeni riskleri tanımlayıp azaltabilmemizi sağlamayı yurttaşlarımıza borçluyuz.
[1] ABD: [Amerika Birleşik Devletleri]
Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.
