

Giriş
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı, 19 Aralık 2023 tarihinde, kıyıdan 200 deniz milinin ötesine uzanan ulusal kıta sahanlığının dış sınırlarını tanımlayan coğrafi koordinatları yayınladı[1]. Yirmi yıl süren kapsamlı bilimsel araştırmaların ardından ABD, biri Kuzey Kutbu’nda (Arktik), biri Bering Denizi’nde, biri Atlantik’te, biri Pasifik’te, Mariana Adaları çevresinde ve Meksika Körfezi’nde iki bölgede olmak üzere dünya okyanuslarında yaklaşık bir milyon kilometrekarelik bir alan üzerinde hak iddia ediyor. Diğer kıta sahanlıkları gibi Amerika sahanlığı da birçok değerli doğal kaynağı (mercanlar, yerleşik türler, hidrokarbonlar, nadir elementler) barındırmakta ve deniz yaşamı için değerli yaşam alanları sağlamaktadır. Bu alanlar bir araya getirildiğinde, bu ülkenin zaten geniş topraklarına ve doğal zenginliklerine, doğal kaynaklar üzerindeki egemen hakların ayrıcalıklı bölgeleri olarak ekleniyor.
Deniz coğrafyası ve jeolojisi açısından kıta sahanlığı, kara kütlelerinin batık uzantısıdır. Kıtanın sığ, su altı kenarını, dik kıta yamacını ve derin deniz yatağının dipsiz (abyssal) düzlüğüne doğru bir kırılmayla sona eren kıtasal yükselişi kapsar. Kıta sahanlığı da hukuki bir kavram olup; Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde (United Nations Convention on the Law of the Sea-UNCLOS[2]) “kıyı devletinin karasularının ötesine, baz hattından 200 deniz mili mesafeye veya daha uzağa kadar uzanan denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altı üzerindeki doğal kaynaklar üzerinde münhasır egemenlik haklarına sahip bir bölge” olarak tanımlanmaktadır. Kıta sahanlığının dış sınırlarını 200 deniz mili sınırının ötesine genişletmek isteyen Devletlerin, Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na (Commission on the Limits of the Continental Shelf-CLCS), başvuru sahibi devlete atfedilebilecek genişletilmiş bir kıta sahanlığı olduğunu kanıtlayan kapsamlı bir bilimsel belgeyle desteklenen bir başvuru sunmaları gerekmektedir. Anılan Komisyon, devletlerin bu temelde belirlemesi gereken kıta sahanlığının dış sınırlarına ilişkin tavsiyelerde bulunur.
ABD, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir ve Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na başvuruda bulunmamıştır, ancak kurallarını ve teknik yönergelerini yakından takip ederek, kıta sahanlığı sınırlarını mümkün olduğu kadar genişletmeye yönelik mevcut çabalarında çoğu kıyı devletine katılmıştır. Antarktika dışındaki tüm okyanuslarda deniz tabanını bölmeye yönelik devam eden bu sürecin, geniş kapsamlı sonuçları olan, dünyanın doğal zenginliklerinin bölünmesine ilişkin en önemli süreçlerden biri olduğu ileri sürülebilir. Reform, kıyı devletlerinin denizdeki doğal kaynakları kullanma konusunda eşit fırsatlara sahip olmasını korumayı ve deniz kaynaklarının birkaç kişi tarafından serbestçe, düzenlenmemiş ve büyük ölçekli sömürülmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşabilmekle birlikte, aynı zamanda okyanuslardaki küresel ortak alanların, ulusal yetki alanına giren ayrıcalıklı bölgelere son derece eşitsiz bir şekilde bölünmesine de yol açmaktadır. Bu durum, ortak kaynakların daha adil paylaşımına yönelik arzuları ve deniz ortamının korunmasına yönelik küresel kamu yararına yönelik kolektif yönetim olanaklarını baltalamaktadır.
1. Mütemmim/İlave Prensibi [Appurtenance Principle]
Devletlerin kıta sahanlığı iddiaları oldukça modern bir olgudur. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yalnızca iki tanınmış deniz bölgesi vardı: karasuları ve açık denizler. Güvenlik ve balıkçılığın korunması nedeniyle karasularının 3 deniz milini aşmadığı iddia edildi. Karasuları ötesindeki açık denizler, herkese açık, serbest dolaşım ve balıkçılığa izin veren denizlerin özgürlüğü ilkesine göre yönetilen, sahiplenilmemiş ortak bir alan olarak kabul edildi. Yirminci yüzyılın ilk on yıllarında devletler, yerleşik balıkçılık ve tünel açma yoluyla madencilikten yararlanma münhasır haklarını korumak için, kendi kıyılarına bitişik deniz yatağı ve onun toprak altı üzerindeki hak iddialarını genişletmeye başladılar. Denize yönelim, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, yeni sondaj teknolojisinin kullanıma sunulması ve kıta sahanlığının açık denizde petrol çıkarımı için yeni bir sınır olarak görülmesiyle yeni bir ivme kazandı.
Kıta sahanlığı üzerinde münhasır yargı yetkisine ilişkin dönüm noktası niteliğindeki iddia, ABD’nin Atlantik kıyısındaki petrol ve minerallerin keşfedilmesinin ardından 28 Eylül 1945 tarihli Truman Bildirisi (Truman Proclamation[3]) ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılmıştır. ABD Başkanı Harry Truman, sahanlığın kara kütlesinin bir uzantısı olduğunu ve ‘doğal olarak ona bağlı’ (naturally appurtenant to it) bulunduğunu, dolayısıyla kaynaklarının ulusal topraklar içinde yer alan kaynak havuzunun parçası olduğunu ileri sürdü. Ayrıca deniz kaynaklarının kıyıdan kullanımının ve korunmasının kontrol edilmesi ve yönetilmesi gerektiğini savundu. 1956 yılına gelindiğinde, yaklaşık yirmi beş devlet tek taraflı olarak sahanlık üzerinde egemenlik veya yargı yetkisi veya buradaki maden kaynaklarına ilişkin münhasır haklar talep etmişti. Bu iddialar, kıyı devletlerinin kıta sahanlığı üzerindeki münhasır kontrolünün meşruluğu konusunda ortaya çıkan evrensel bir fikir birliğini yansıtıyordu. Mütemmim/İlave ilkesi (karanın denizin içinde ve altında doğal olarak uzatılması ve sahanlığın bölgenin yasal bir uzantısı olması fikri) baskın gerekçe olarak galip geldi.
Bir dizi konferansın ardından 1982 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıta sahanlığına ilişkin karmaşık bir hukuk rejimi oluşturdu. Madde 77(3), kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki haklarının, onun fiili veya kavramsal işgaline veya herhangi bir açık beyana bağlı olmadığını belirtmektedir. Önemli olan dış sınırının sınırlandırılmasıdır. Madde 76 ise, varsayılan sınırı kıta kenarının dış kenarına veya kıta kenarının dış kenarının bu mesafeye kadar uzanmadığı durumlarda, karasularının genişliğinin ölçüldüğü esas hatlardan 200 deniz mili mesafeye kadar belirler. Kenar boşluğunun 200 deniz milini aştığı durumlarda Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıta kenarının en dış kenarına kadar genişlemeye izin verir. Genel olarak, kıta sahanlığının erişim alanı, bir devletin taban/baz hattının ötesinde 350 deniz milinden veya 2 bin 500 metrelik izobattan (su yüzeyinin 2 bin 500 metre altındaki noktaları birleştiren hat) 100 deniz milinden (hangisi başvuran devlet için daha uygunsa) fazla uzanmayacaktır.
Kıta sahanlığını mümkün olan maksimum mesafeye kadar genişletme ve böylece maden ve fosil yakıt yatakları ile deniz tabanının diğer potansiyel değerli kaynakları üzerinde münhasır haklar elde etme olanağı, şu anda dünyadaki çoğu kıyı ülkesi tarafından aranmaktadır. Rusya tarafından 2001 yılında ilk başvurunun yapılmasından bu yana, Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na genişletilmiş kıta sahanlığı için doksan üç başvuru yapılmıştır[4]. Komşu ülkelerin birçok iddiası birbiriyle örtüşüyor ki; Çin ve Japonya’nın, Japonya ve Güney Kore’nin, Japonya ve Rusya’nın, Malezya ve Endonezya’nın iddiaları bunlardan sadece birkaçıdır. Kuzey Kutbu’nda olduğu gibi, Malezya, Vietnam ve Filipinler’in örtüşen iddialarının Çin’in Güney Çin Denizi’nin neredeyse tamamının kendi egemenlik alanı olduğu yönündeki yasadışı iddiasıyla çatıştığı Güney Çin Denizi’nde, büyük kıta sahanlıklarına yönelik çatışan iddialar gergin bir şekilde gözetleniyor.
Bu sınırlandırma anlaşmazlıklarının uluslararası bir mahkeme tarafından ikili müzakereler yoluyla çözülmesi gerekecektir. Çoğu ülke, iddialarını rasyonelleştirmek ve meşrulaştırmak için gelişmiş ve nesnel bilimsel yöntemlere dayandığından ve çoğunlukla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi marifetiyle belirlenen yasal prosedürlere bağlı kaldığından, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi beklenebilir. Bilimsel rasyonelleştirme ve yasal usulleştirme, tek tek devletlerin çok rastlantısal coğrafi özelliklere (bölgenin büyüklüğü, kıyı uzunluğu, su altı coğrafyasının özellikleri) dayalı olarak okyanus ortak alanlarının büyük parçalarını ele geçirdiği ve sorunlu yönetim biçimlerini kırılgan ve zaten büyük ölçüde antropojenik etkilerden etkilenen okyanus ekosistemlerine genişlettiği gerçeğini gizlemektedir. Okyanus tabanının ulusal yargı bölgelerine bölünmesi bu nedenle dağıtımsal, politik ve çevresel adaletle ilgili acil soruları gündeme getirmektedir.
2. Sualtı Yarı Bölgelerinde Mülkiyet Hakları ve Adaletsizlik [Property Rights and Injustice in Underwater Quasi-Territories]
Kıta sahanlığı, bölgesel anlamda yarı egemenlik alanıdır; diğer devletler, ulusal kıta sahanlıklarına denizaltı kabloları ve boru hatları döşeme ve onun üstündeki sularda gezinme ve bunların üzerinden uçma hakkına sahiptir. Ancak bu bölge, deniz yatağı ve toprak altının mineralleri ve diğer cansız kaynakları ile hareketsiz ‘yerleşik türlere’ [sedentary species (deniztarakları, istiridyeler, süngerler, mercanlar ve kabuklular)] ait canlı organizmalardan oluşan doğal kaynaklar üzerinde tam ve münhasır egemenlik haklarına sahip bir bölgedir.
Doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik hakları deniz hukukunun bir icadı değildir. Bunlar, devletlere kendi topraklarındaki doğal zenginlik ve kaynaklar üzerinde kalıcı, üstün ve münhasır haklar tanıyan, uluslararası hukukun en önemli ilkelerinden biri olan ‘doğal kaynaklar üzerinde kalıcı egemenlik’ ilkesini (principle of permanent sovereignty over natural resources) yansıtıyor. Bu, her devletin doğal kaynakları serbestçe kullanma, bunları ulusal politikalar yoluyla yönetme, mülkiyet haklarına ve maden çıkarma sözleşmelerine tabi tutma ve gelirlerin tahsisi konusunda serbestçe karar verme hakkını üstü kapalı anlatır. Doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik hakları, esasen devletlere ait olan ve bölgesel bir alan dâhilinde doğal zenginlikler üzerindeki üstün siyasi kontrollerini koruyan ve kaynakların sağladığı ekonomik faydalara özel erişimlerini koruyan mülkiyet haklarıdır.
Kıta sahanlıklarına egemen mülkiyet haklarının genişletilmesi ve dayatılması üç ana bakış açısından sorunludur. Her şeyden önce, ulusal kıta sahanlıklarının sınırlandırılması, zaten oldukça eşitsiz olan doğal kaynak paylaşımını güçlendiriyor ve genişletiyor. Uzun kıyı şeridine sahip büyük ülkeler kıta sahanlığından büyük paylar alırken, kısa kıyı şeridine sahip küçük ülkeler çok daha küçük paylara sahip olmuştur. Karayla çevrili ülkeler, potansiyel kıta sahanlığı zenginliğinden hiçbir pay alamadan eli boş çıkıyor. Başka bir deyişle reform, toprak ve kaynak sahipliğindeki mevcut eşitsizliği sağlamlaştırıyor. Genişletilmiş kıta sahanlıkları sayesinde Rusya, Çin, ABD veya Avustralya gibi büyük ve coğrafi olarak avantajlı ülkeler yalnızca ekonomik zenginliklerini büyütmekle kalmamış, aynı zamanda siyasi güçlerini ve jeopolitik avantajlarını da güçlendirmişlerdir. Yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ve doğal zenginlikler bakımından en zengin ülkesi olan Rusya, şu anda, kullanılmayan muazzam hidrokarbon rezervleriyle dünyadaki en büyük kıta sahanlığını kontrol etmektedir[5]. Avustralya, coğrafyası nedeniyle ve ayrıca Doğu Antarktika’nın kuzeyindeki bir su altı sıradağlarının üzerinde yer alan küçük, çorak ve ıssız adalar olan Heard ve McDonald Adaları üzerindeki kontrolü nedeniyle, alanı kara kütlesinden daha büyük olan genişletilmiş kıta sahanlığı üzerinde hak iddia ediyor[6].
İkincisi, doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik hakları, mevcut haliyle, doğal kaynakların adil kullanımını teşvik etmemektedir. Egemenlik haklarının kullanılması, demokrasi, anayasacılık ve insan haklarında ima edilen usule ilişkin ve siyasi adalet normlarıyla etkili bir şekilde sınırlandırılmamaktadır. Doğal kaynaklara ilişkin haklar da dâhil olmak üzere egemenliklerini kısıtlama olmaksızın kullanan, kaynak politikalarına, yatırım ve çıkarma sözleşmelerine karar veren ve kaynak kiralarını ve gelirlerini kontrol eden otoriter, yozlaşmış ve insan haklarını ihlal eden birçok hükümet vakası mevcuttur. Yozlaşmış ve demokratik olmayan kurumsal yönetişim, ekonomik faydaların adil bir şekilde dağıtılmaması ve kaynak çıkarmanın sosyal ve çevresel etkileri, egemen kaynak haklarının kullanılmasındaki yaygın siyasi kusurlardır. Adaletsiz kaynak politikaları denizaşırı ülkelere yayılmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Basra Körfezi dünyanın tahmini kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık üçte ikisini ve doğal gaz rezervlerinin üçte birini barındıran bölgedir. Hesap sorulamayan yönetici elitlerin petrole bağımlı ekonomileri tamamen kontrol ettiği ve gelirleri kendi özel çıkarları için kullandığı ve otokratik yönetimi sürdürdüğü monarşik petrodevletler arasında bölünmüş durumdadır.
Üçüncüsü, kıta sahanlığının egemen yargı yetkisine sahip bir bölge olarak yaratılması, okyanus ekosisteminin, ekonomik kalkınma veya siyasi kontrol ve kendi kaderini tayin etme gibi zorlayıcı çıkarlarını korumak amacıyla belirli aktörlere tahsis edilen çok boyutlu bir maden çıkarma alanları sahasına dönüştürülmesinin yasal olarak yeniden yapılandırılmasının bir parçasıdır. Egemen haklar, deniz ortamlarının ve ekosistemlerinin bazı kısımlarını ekonomik mallar olarak tanımlayarak ve bunların karmaşık, birbirine bağlı ve simbiyotik ekosistemlerden çıkarılmasına izin vererek bu çıkarları korur. ‘Deniz doğal kaynaklarının’ yasal ve ekonomik olarak somutlaştırılması ve bunların çıkarılması, kirliliğe, gürültüye ve iklim değişikliğini ve bunun okyanuslar üzerindeki etkisini (asitlenme, deniz seviyesinin yükselmesi, biyolojik çeşitlilik kaybı) daha da kötüleştiren sera gazlarının salınımına neden olarak deniz yaşamını büyük ölçüde bozar ve ona zarar verir. Açık deniz sondajının kaçınılmaz bir dışsallığı olan petrol sızıntıları, deniz ortamı ve ayrıca kıyı toplulukları ve ekonomileri için feci sonuçlara yol açmaktadır.
Sonuç
Okyanus ortak alanlarındaki egemenlik hakları bölgeleri, Dünya gezegenindeki bilinen ve sömürülebilir doğal zenginliklerin çoğunu çoktan yutmuş durumdadır. Karadaki ve denizdeki değerli doğal kaynakların büyük bir kısmı, artık büyüklükleri, coğrafi koşulları, kurumları vb. nedenlerle doğal zenginliklerden yararlanma kapasitesi açısından farklı konumlanmışlardır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi reformu, açık erişimli ortak alanların seçilmiş birkaç kişi tarafından sınırsız şekilde kullanılmasına ilişkin önceki sistemin yerini almış ve her devletin ortak kaynakların bir kısmını kullanma konusunda eşit fırsat sağlamasını sağlamıştır. Ancak sömürücü millileştirme paradigması, okyanus ortak alanları ve kaynakları açısından en iyi sonuçları elde edememiştir. Eşitsizliği ve kötü yönetişimi derinleştirmiştir. Onun maden çıkarmacı mantığı, aynı zamanda, okyanusu bir ekosistem olarak koruyan ve okyanusun daha fazla tükenmesini ve çevreye zararlı sömürülmesini önleyen politikalar yoluyla çevre ve iklim kriziyle mücadele etme zorunluluğuyla da temelden çelişmektedir.
[1] < https://www.state.gov/announcement-of-u-s-extended-continental-shelf-outer-limits/ >
[2] < https://www.un.org/depts/los/convention_agreements/texts/unclos/unclos_e.pdf >
[3] < https://www.gc.noaa.gov/documents/gcil_proc_2667.pdf >
[4] < https://www.un.org/depts/los/clcs_new/commission_submissions.htm >
[5] < https://www.investopedia.com/articles/markets-economy/090516/10-countries-most-natural-resources.asp >
[6] < https://theconversation.com/explainer-australias-extended-continental-shelf-and-antarctica-7298 >
Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.
