
Yapay zeka, sadece hızlı cevap üretimi sağlayan bir araç olmanın ötesine geçti. Bugün geldiğimiz noktada, insanın daha önce ancak kendi zihinsel emeğiyle ortaya koyabildiği birçok çıktıyı, belirli bir kalite düzeyinde üretebilen; veriyle beslendikçe öğrenen ve yeni girdilerle çıktılarını geliştirebilen sistemlerden söz ediyoruz. Bu dönüşüm, bir yandan yaratıcı endüstrilerde üretim pratiklerini dönüştürürken, diğer yandan telif hukuku ve hak sahipliği tartışmalarını doğrudan gündemin merkezine taşımaktadır.
Bu tartışmayı somutlaştıran örneklerden biri, müzayede piyasasında yapay zeka ile üretilen işlerin konumlanışıdır. Christie’s’in düzenlediği ve yapay zeka temelli eserleri odağa alan satış etrafında oluşan tartışma, meselenin artık yalnızca “teknoloji merakı” ile açıklanamayacağını göstermiştir. Bir yanda müzayede kurumları, bu alanda üretim yapan sanatçıların varlığını ve yapay zekanın yeni bir üretim pratiği yarattığını vurgularken; diğer yanda çok sayıda sanatçı ve hak sahibi, üretimin arka planındaki veri setleri ve eğitim süreçleri nedeniyle telif hakkı ihlali riskinin doğduğunu ileri sürmüştür.
Bu noktada tartışmanın ana sorusu şudur: Yapay zekanın ürettiği görüntü, metin veya ses çıktısı “eser” sayılacak mıdır; sayılacaksa hak sahipliği kime ait olacaktır; sayılmayacaksa bu çıktının piyasada oluşan ekonomik değeri hangi hukuki araçlarla korunacaktır? Üstelik tartışma yalnızca çıktı ile sınırlı değildir. Üretken yapay zeka modellerinin çok sayıda görsel ve metin üzerinden eğitildiği, bu materyallerin önemli bir bölümünün de telif koruması kapsamında olabildiği bilinmektedir. Bu nedenle, yapay zeka çıktısından önce, eğitim sürecinde gerçekleştirilen çoğaltma, işleme ve veri seti oluşturma gibi faaliyetlerin izin gerektirip gerektirmediği hususu da ayrı bir uyuşmazlık başlığı olarak öne çıkmaktadır.
Ortaya çıkan bu gri alan, düzenleyici müdahale ihtiyacını hızlandırmaktadır. Türkiye’de gündeme gelen “yapay zeka taslağı” yaklaşımında öne çıkan düşünce, tamamen yeni bir kanun sistemi kurmaktan ziyade, mevcut mevzuat çerçevesinde tanım ve yükümlülükleri netleştirmektir. Taslak kapsamındaki temel hedeflerden biri, yapay zeka sistemlerinin tanımlanması ve bu sistemler aracılığıyla üretilen içeriklerin belirli hallerde nasıl konumlandırılacağının açıklığa kavuşturulmasıdır. Bu çerçevede, 5651 sayılı Kanun’a eklenmesi önerilen Ek madde 5 uyarınca; yapay zeka sistemleri aracılığıyla görsel, işitsel veya metinsel içeriklerin sahte şekilde üretilmesi (deepfake) halinde, içeriğin yapay olarak üretildiğine ilişkin açık, anlaşılır ve kaldırılamaz bir ibare ile etiketlenmesi öngörülmektedir. İbarenin “Yapay Zeka Tarafından Üretilmiştir” ifadesiyle yer alacağı belirtilmektedir. Bu yaklaşım, iki ihtiyaca aynı anda cevap vermeyi amaçlar: manipülasyon riskini azaltmak ve içerik tüketicisinin, içeriğin niteliğini bilerek bilgilendirilmiş bir değerlendirme yapabilmesini sağlamak.
Bu tür bir işaretleme yükümlülüğünün fikri mülkiyet tartışmalarına etkisi dolaylı ancak güçlüdür. Zira güven, çoğu zaman satın alınan şeyin mahiyetinin açıkça bilinmesiyle korunur. Müzayede dünyasında bu, provenance (menşe/köken), özgünlük ve risk yönetimiyle doğrudan bağlantılıdır. Yapay zeka etiketlemesi, şeffaflık yaratarak piyasanın insan emeği ile üretilen içerik ile yapay zeka aracılığıyla üretilen içerik arasında anlamlı bir ayrım kurmasına imkan tanır. Bu ayrım, özellikle koleksiyonerlerin ve kurumların itibar, uyum ve hukuki risk yönetimi bakımından önem taşır.
Bununla birlikte, etiketleme tek başına telif hukukunun temel sorusunu çözmez. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 1/B maddesi bakımından, eser niteliği için aranan “hususiyet” unsurunun kime atfedileceği belirleyici bir meseledir. Genel yaklaşım, eser sahipliğinin insan yaratıcılığına dayanması gerektiğini kabul eder. Yapay zeka çıktıları ise bu noktada gri alan yaratır: bazı üretimlerde insanın yaratıcı katkısı belirgin ve yönlendiricidir; bazı durumlarda ise katkı, sınırlı bir komut vermekle sınırlı kalabilir. Bu ayrım, pratikte şu soruyu doğurur: Yapay zeka bir araç mıdır, yoksa yaratıcı sürecin öznesi olarak mı değerlendirilmelidir? Yapay zekanın yaratıcı özne olarak kabulü ciddi itirazlarla karşılaşırken, yapay zekayı araç olarak kabul eden yaklaşım ise insan katkısının yoğunluğunu ve niteliğini ölçmeyi gerektirir.
Bu nedenle, yeni taslak yaklaşımının fikri mülkiyet bakımından katkısı; tanım ve şeffaflık üzerinden tartışmayı daha somut bir zemine çekmesidir. Şeffaflık arttıkça, yapay zekanın kullanımı bakımından farklı yoğunluklara sahip içerikler arasındaki ayrım daha görünür hale gelir; böylece “yapay zeka desteğiyle üretilen” içeriklerle “yapay zeka tarafından üretilen” içerikler arasındaki çizgi daha sistematik biçimde tartışılabilir.
Sonuç olarak, yapay zeka ile üretilen içeriklerin hukuki sorunu yalnızca telif korumasından yararlanıp yararlanamayacağı meselesine indirgenemez. Bir yandan teknolojik gelişimi köreltmeden ilerlemek, diğer yandan yaratıcı emeğin ve hak sahipliğinin zedelenmesini önlemek gerekir. Türkiye’deki yeni taslak yaklaşımı en azından içerik şeffaflığı üzerinden kamusal güveni güçlendirmeyi hedeflemektedir. Fikri mülkiyet bakımından ise belirleyici olan; insan katkısının hangi ölçütlerle değerlendirileceği ve eğitim verisi kullanımına ilişkin adil ve öngörülebilir bir çerçevenin nasıl kurulacağıdır. Bu alan, yalnızca yeni bir teknoloji tartışması değil; aynı zamanda sanat piyasasında güvenin, emeğin ve değer yaratımının geleceğine ilişkin çok katmanlı bir hukuk tartışmasıdır.
Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğrenim görmektedir. İlgi alanları şirketler hukukunun yanı sıra kültürel mirasın korunması, fikri mülkiyet ve yapay zekâ ve fikrî mülkiyetin kesişiminde gelişen güncel tartışmalardır.
