Adi Konkordatoda Üçüncü Kişi Rehninin Akıbeti Hakkında Bazı Düşünceler

Bu kısa araştırmamızda ele alıp inceleyeceğimiz husus, son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve konkordato teklif eden borçlu lehine üçüncü kişi tarafından verilmiş rehinle (özellikle ipotekle) temin edilmiş olan alacağın konkordato nisabının hesaplanmasında adi alacak olarak işlem görmesinin ve konkordato nisabında adi alacak olarak hesaba katılmasının mümkün ve doğru olup olmadığına yöneliktir.

Nitekim öğretide ve uygulamada konkordatoda bir alacaklının alacağının rehinli alacak olarak nitelendirilebilmesi için, rehin konusu malın mülkiyetinin konkordato borçlusuna ait olması gerektiği; şayet alacaklının alacağı üçüncü kişi tarafından sağlanan bir rehinle güvence altına alınmış ise, bu alacağın konkordato nisabına dahil edileceği; zira konkordatonun tasdikinin, alacağı üçüncü kişiye ait bir malla güvence altına alınan alacaklı bakımından da mecburiyet doğuracağı ileri sürülmektedir.

Bu görüşü savunan yazarların konuya ilişkin açıklamaları ve gerekçeleri şu şekildedir:

“Rehni borçludan başka bir şahsın vermesi halinde rehin veren üçüncü kişi kendisinden bu suretle tahsil olunan meblağ için asıl borçluya (yani konkordato teklifinde bulunan borçluya-SÖ) rücu hakkını haizdir. Bu halde, merhun  borçlunun (matlup) hanesine ithal edilmiyeceği gibi alacak hakkında İİK.nun 297 nci maddesi hükmü de uygulanmaz ve konkordato nisabının hesaplanmasında alacağın tamamının göz önünde tutulması zorunludur.”[1];

Rehin üçüncü kişiye ait ise ve borçlu da borçtan şahsen sorumlu ise, rehin alacaklısı alacağının tamamı için konkordatoya yazılır. Bu halde, rehin alacaklısı, borçludan konkordato şartlarına göre alacağının tamamı için pay alır, yani bu alacak için konkordato mecburidir. Fakat, rehin alacaklısı, konkordato mühleti içinde rehin maliki üçüncü kişi ve konkordato borçlusu aleyhine rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabileceği gibi…”[2];

“Konkordatoya kayıt yaptıran bir gerçek ya da tüzel kişinin alacağı üçüncü kişi tarafından verilen rehinle güvence altına alındığı takdirde, bu alacağın konkordato nisabında gözetileceği öğretideki baskın görüşü oluşturmaktadır. Yargıtay’ımızın ilke kararı niteliğindeki yıllardan beri geliştirdiği içtihatları da aynı doğrultudadır.

Bu çözüm hukuk mantığına uygun niteliktedir. Zira, rehin veren üçüncü kişi, bundan doğan sorumluluğu nedeniyle asıl borçlu durumundaki konkordato borçlusunun borcunu ödediği takdirde, ona dönme (rücû etme) hakkına sahiptir. Bu yüzden, alacağı rehinle sağlanan alacaklı, konkordato nisabına dahil edilmediği takdirde, rehin veren üçüncü kişi bundan doğan sorumluluğu nedeniyle konkordato isteyenin borcunu ödemesi durumunda, halefiyet kuralı uyarınca, alacaklının yerine geçerek konkordato borçlusuna rücû konusunda ciddi bir sıkıntıya uğrayacaktır. Ayrıca, alacaklının nisaba girmemesi ve bu nedenle teminat sağlayamaması (m.305/I-d) yüzünden, rehin veren üçüncü kişi rücu hakkının güvencesinden de yoksun kalacaktır.

İşte, bu sakıncanın önlenmesi için amacıyla, üçüncü kişilerce sağlanan rehinlerle güvence altına alınan alacakların, konkordato nisabına dahil edilmesi öngörülmüştür…”[3];

“Kanaatimizce m.295, münhasıran konkordato borçlusu için düzenlenmiş bir hükümdür. O halde, üçüncü kişiye ait rehinli malın satılmasında bir engel bulunmadığını kabul etmek gerekir. Aynı sonuca konkordatonun genel felsefesi ile de varılabilecektir. Mühlet içindeki takip yasağı ve buna rağmen rehinli alacaklıların takip başlatmasına yahut başlatmış oldukları takibe devam etmesinin mümkün olması ancak muhafaza tedbirleri alınması ile satışının yasaklanması, konkordato borçlusunun malvarlığını korumayı hedefler…rehinli malın üçüncü kişiye ait olması halinde muhafaza tedbirleri alınması ile rehinli malın satışının gerçekleştirilmesinde bir sakınca görmemek gerekir. Çünkü konkordatonun üçüncü kişinin malvarlığını korumak gibi bir amacı yoktur. Rehinli mal konkordato borçlusunun malvarlığında değildir. …”[4];

“Konkordato borçlunun mali durumunun veya işletmesinin iyileştirilmesi amacına da hizmet eden bir hukuki enstrümandır…borçlu lehine malvarlığı üzerinde rehin veya ipotek tesis eden üçüncü kişiye karşı takip yasağının uygulanması mümkün değildir. Çünkü konkordato mühleti sadece borçlunun malvarlığını koruma altına alma amacını güder…”[5].

Bu görüşte olan yazarlar yüce Yargıtay’ın müstakar olarak nitelendirdikleri bazı kararlarına atıf yapmaktadırlar. Yüksek Mahkeme’nin konuya ilişkin birkaç kararı şöyledir:

“…olayda borçlu adına rehin verenlerin 3.kişi olmalarına ve 3.kişilerin borcu ödemeleri halinde, onların alacaklı yerine geçeceklerine ve bu itibarla 3.kişiler tarafından rehin verilmiş bulunması halinde İİK. m.297/3 maddesi[6] anlamında ‘rehinle temin edilmiş alacak’ olarak nitelendirilemeyeceğinden, bu alacağın tamamının konkordatoda nazara alınması ve alacaklının da nisaba dahil edilmesi gerektiğinden, davacı vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.” (Yargıtay 11.Hukuk Dairesinin 01/12/1988 tarih ve 1988/8456 E., 1988/7281 K. sayılı kararı[7]);

…Alacaklının, rehinleri paraya çevirip alacağını tahsil etmesi halinde, rehin veren 3.kişi kendisinden bu surette tahsil olunan miktar için asıl borçluya rücu hakkını haizdir. Bu halde, merhun borçlunun hanesine dahil edilemeyeceği gibi alacak hakkında İİK.nın 297.maddesi hükmü uygulanmaz…” (Yargıtay11.Hukuk Dairesinin 15/06/1990 tarih ve 1990/3457 E., 1990/4791 K. sayılı kararı[8]).

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23.Hukuk Dairesi de 03/06/2020 tarih ve 2020/738 E., 2020/648 K. sayılı kararında; “Eğer rehinli mal borçluya değil de bir üçüncü kişiye aitse bu alacak adi alacak sayılır ve konkordatoya tâbidir. /Açıklanan nedenlerle üçüncü kişinin malvarlığına dahil malların rehniyle temin edilen alacakların adi alacak sayılarak bu çerçevede işleme tâbi tutulmasında da yasaya aykırı bir yön görülmemiştir.” şeklinde görüş belirtmiştir.

Görüldüğü gibi, öğretideki açıklamalar ve yargı kararları, rehin (özellikle ipotek) veren üçüncü kişinin konkordato süreci zarfında rehinli alacaklının yaptığı takip neticesinde asıl borçlu durumundaki konkordato borçlusunun borcunu ödediği takdirde, ona karşı sahip olacağı rücü hakkı bakımından bir sıkıntıya maruz kalmamasının sağlanması gerekçesine dayanmaktadır.

Bu görüş o kadar yerleşmiştir ki, şimdiye kadar hiç kimse bu konuda soru sorma ihtiyacını hissetmemiştir[9].

Ama konu yakından ele alıp  incelendiğinde burada gözden kaçırılan bazı  hususların bulunduğu görülmektedir.

       1)    Bunlardan  birincisi, 4949 sayılı Kanunla 2003 yılında yapılan değişikliğe kadar, konkordato mühleti içinde asıl borçlu aleyhine rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılarak veya başlatılmış takibe devam edilerek, ister asıl borçluya isterse üçüncü kişiye ait olsun, rehinli malın muhafaza ve satışının yapılmasının mümkün olmasıydı[10]. Nitekim, örneğin 1965 yılında İİK’nın konuya ilişkin 289.maddesinin 1.fıkrası şu şekildeydi: Rehinli alacaklar müstesna olmak üzere, mühlet içinde borçlu aleyhine hiçbir takip yapılamaz ve evvelce başlamış takipler durur…”[11].

Şu halde, 2003 yılına kadarki dönemde, konkordato süreci içinde rehinli alacaklının mülkiyeti bizzat konkordato teklif eden asıl borçluya ait olan veya mülkiyeti üçüncü kişiye ait olup bu üçüncü kişi tarafından konkordato talep eden asıl borçlu lehine verilmiş bulunan taşınmazın satışını (konkordato mühleti içinde) icra marifetiyle sağlamasına hukuken hiçbir engel yoktu ve dolayısıyla taşınmaz maliki üçüncü kişinin asıl borçluya rücu hakkının gündeme gelmesi ciddi ve beklenen bir sonuçtu.

Bu açıdan bakıldığında, yegane sınırlama yüce Yargıtay tarafından tamamen konkordato hukuku dışında (konkordatodan bağımsız olarak) İİK m.147’nin 09/06/1932 kabul tarihli 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunundaki ilk şekline (bilahare m.149 ve m.149/b) dayanarak getirilmiş genel bir sınırlama olup, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte üçüncü kişinin taşınmazının paraya çevrilmesi söz konusu ise, o kişi hakkında da takip yapılması gerektiği, sadece asıl borçlu ya da sadece taşınmazını ipotek etmiş olan üçüncü kişi hakkında takip yapılamayacağı,  rehin veren üçüncü kişi ile asıl borçlu arasında birlikte takip mecburiyeti bulunduğu, diğer bir deyişle asıl borçlu ile rehin maliki üçüncü kişinin zorunlu takip arkadaşı olduğu, (duruma göre) ödeme emri veya icra emrinin her ikisine birden tebliğ edilmesi gerektiği idi:

“…İcra takibinin asıl borçlu aleyhine açılması asıldır. Ancak, takip sonunda üçüncü kişinin taşınmazının paraya çevrilmesi söz konusu olduğundan, o kişi hakkında da takip yapılması gerekir. Bu nedenle de sadece asıl borçlu ya da sadece taşınmazını ipotek etmiş olan üçüncü kişi hakkında takip yapılamaz. Nitekim 149/b maddede bu kural ‘icra müdürü, borçluya ve varsa gayrimenkul sahibi üçüncü şahsa birer ödeme emri gönderir’ denmek suretiyle hükme bağlanmıştır. Şu halde, ipotek veren üçüncü kişi ise, asıl borçlu ile bu kişi arasında birlikte takip zorunluluğu vardır. Mecburi takip arkadaşlığı nedeni ile takibin borçlulardan biri hakkında takip edilmeyerek diğeri hakkında yürütülmesi olanaksızdır…” (Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 14/10/1997 tarih ve 1997/10286 E., 1997/10717 K. sayılı kararı, Kazancı)[12].

Demek ki, 2003 yılına kadarki bu dönemde, konkordato süreci içinde rehinli alacaklının bizzat konkordato teklif eden asıl borçluya ait olan rehinli malın satışını sağlamasına hiçbir hukuki engel bulunmamaktaydı; mülkiyeti üçüncü kişiye ait olup bu üçüncü kişi tarafından konkordato talep eden asıl borçlu lehine verilmiş bulunan taşınmazın (konkordato mühleti içinde) satışını ise zorunlu takip arkadaşlığı çerçevesinde hem asıl borçluya (konkordato borçlusuna) ve hem de rehinli malın maliki üçüncü kişiye birlikte takip yaparak sağlayabilirdi ve dolayısıyla bu ihtimalde konkordato mühleti içinde rehinli malın maliki üçüncü kişinin asıl borçluya rücu hakkının gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

        2)    Ancak,  2003 yılında 4949 sayılı Kanunla İİK m.289’un konuya ilişkin 1.fıkra hükmü radikal bir şekilde değiştirilerek maddede 2.fıkra olarak yer almış ve şu şekilde düzenlenmiştir: Mühlet sırasında taşınır veya taşınmaz rehniyle temin edilmiş alacaklar nedeniyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilir veya başlamış olan takiplere devam edilebilir; ancak bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez.” Nihayet 2018 yılında, 7101 sayılı Kanunla bu hüküm, cüz’i bazı değişikliklerle, “Kesin mühletin rehinli alacaklılar bakımından sonuçları” üst başlığını taşıyan m.295’in 1.fıkrası olarak düzenlenmiştir: “Mühlet sırasında rehinle temin edilmiş alacaklar nedeniyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilir veya başlamış olan takiplere devam edilebilir ancak bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez.”.

Bazı yazarlar[13] bu maddenin kapsamına sadece konkordato borçlusuna ait rehinli malların girdiğini, konkordatonun üçüncü kişilerin malvarlığını korumak gibi bir amacının söz konusu olmadığını, üçüncü kişiye ait rehinli malın satışına herhangi bir hukuki engelin bulunmadığını ileri sürmekteyse de, madde metni hiçbir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır ve “konkordato borçlusuna ait rehinli mal – üçüncü kişiye ait rehinli mal” şeklinde bir ayrım yapmamaktadır. Rehinli mal kime ait olursa olsun, “rehinli malın satışı gerçekleştirilemez”. Madde metni yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır, kanun koyucunun iradesini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu açıdan bakıldığında, kanun koyucu kuralda bir daraltma yaparak üçüncü kişiye ait rehinli malları yasağın dışında tutmak isteseydi, bunu madde metninde açıkça belirtirdi. Ayrıca şu hususa da işaret etmek gerekir ki, yorumun amacı, var olan bir kanun metninin anlamını tespit etmektir, yoksa yorum yapma bahanesiyle elde mevcut açık metni değiştirmek değildir. Nitekim Romalı hukukçular bu hukuki gerçeği “Bir genel hüküm, genel anlamda anlaşılmalıdır” (“Generalis regula generaliter est intelligenda) ya da “bir genel ifade, genel olarak yorumlanır” (“generale dictum generaliter est interpretandum) diyerek ifade etmişlerdir. Şu halde, hüküm koyarken kanun koyucu, ayrım yapmaksızın genel ifadeler kullanmış ise, kanunun kullandığı ifadeden mümkün olan en genel anlamı çıkarmak gerekir; diğer bir deyişle kanunun ayrıma gitmediği yerde, yorumcu da ayrım yapamaz [bu kuralı Romalı hukukçular “Ubi lex non distinguit, nec nos distinguere debemus” (“Kanunun ayrım yapmadığı yerde, bizim de ayrım yapmamamız gerekir”) şeklinde ifade etmekteydi]. Demek ki, kanunda sınırsız şekilde kaleme alınmış bir hükmü sınırlamamak, hükmün genelliğine aykırı ayrımlamalar yapmamak gerekir (”Ubi lex non distinguit neque interpretis est distinguere”)[14]. Böyle olunca, kökeni Roma hukukuna dayanan bu ilkeler uyarınca, bir genel hükümde kullanılan genel bir terimin (“rehin” teriminin) kapsamına belirli bir şeyin (“üçüncü kişi rehninin”) girip girmediği konusunda tereddüt hâsıl olursa, söz konusu şeyin (“üçüncü kişi rehninin”) genel terimin (“rehin”)  kapsamına girdiği sonucuna ulaşılması gerekir[15]. Bunun aksine bir çözüm ancak Kanuna böyle bir çözümü mümkün kılacak açık bir hükmün ilavesiyle söz konusu olabilir.

Sonra, üçüncü kişiye de ait olsa, rehinli mal konkordato borçlusunun ticari hayatı bakımından büyük önem arz eden bir mal olabilir. Nitekim uygulamada sayısı hiç de azımsanamayacak birçok şirketin fabrika veya imalathanesinin o şirketin (genellikle hakim veya tek) ortağına ait taşınmazda kurulduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında 2003 yılında 4949 sayılı Kanunun 289.maddeye ilişkin  Gerekçesi (bkz.Tasarı m.70) de bu hususa özel bir önem atfetmekte ve rehinli malın mülkiyetinin kime ait olduğu konusunda herhangi bir ayrım yapmamaktadır: “…maddede, rehinli taşınır ve taşınmazların paraya çevrilmesi bakımından kısıtlayıcı bazı hükümlere yer verilmiştir. Bu bağlamda,  mühlet sırasında taşınır veya taşınmaz rehniyle temin edilmiş alacaklar nedeniyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilecek veya başlamış olan takiplere devam edilebilecek; ancak bu takipler çerçevesinde muhafaza tedbirleri alınamayacak ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemeyecektir. Böylece borçlunun konkordato süreci içinde, işletmenin devamı için büyük önemi haiz olabilecek rehinli mallarından yoksun kalmasının önüne geçilmiş (olmaktadır)…”.

Görüleceği üzere, konkordatoda, kime ait olursa olsun rehinli malın satışının mümkün olduğu 2003 yılından önceki yasal düzenleme ile, konkordato süreci içinde (kime ait olursa olsun) rehinli malın satışının mümkün olmadığı 2003 yılından sonraki yasal düzenlemeye rücu hakkı yönünden aynı sonuçların bağlanması kanaatimce hukuken doğru değildir ve hukuken mümkün de değildir.

Kaldı ki, bu konu hakkında aksi görüş benimsense ve üçüncü kişinin rehin konusu malının konkordato prosedürü içinde satılabileceği, bu rehinlerin İİK m.295’deki yasağın kapsamına girmediği kabul edilse bile, satışın yapılabilmesi için aşılması gereken bir başka hukuki engel daha bulunmaktadır ki, şimdi bu hukuki engeli inceleyeceğiz.

        3)    a) Bu aşamada, yüce Yargıtay’ın biraz önce açıkladığımız ve genel olarak rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte üçüncü kişinin taşınmazının paraya çevrilmesi söz konusu ise, o kişi hakkında da takip yapılması gerektiği, sadece asıl borçlu ya da sadece taşınmazını ipotek etmiş olan üçüncü kişi hakkında takip yapılamayacağı,  rehin veren üçüncü kişi ile asıl borçlu arasında birlikte takip zorunluluğu bulunduğu, diğer bir deyişle asıl borçlu ile rehin maliki üçüncü kişinin zorunlu (mecburi) takip arkadaşı olduğu  yönündeki müstakar içtihadını hatırlatmamız gerekmektedir. Yüce Yargıtay bu içtihadını 1932 yılından günümüze kadar terk etmemiş, (bazı eleştirilere rağmen) istikrarlı bir şekilde uygulamaya devam etmiştir:

“…Somut olayda, ipotek veren şikayetçi hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takip başlatıldığı, ancak İİK’nun 149. maddesine göre aralarında zorunlu takip arkadaşlığı bulunan asıl borçluya takibin yöneltilmediği görülmektedir.

Borçlunun, üçüncü kişilerin ve kamunun menfaatini korumak için konulmuş ‘amir hükümlere’ aykırı olarak yapılmış işlemler, kamu düzenine aykırı olup, bu işlemler için her zaman şikayet yoluna gidilebilir… Bu suretle, Yasa hükmüne aykırı olan bu eksikliğin mahkemece re’sen nazara alınması gerekmekte olup İİK’nun 16/2. maddesi gereğince takibin her aşamasında ve süresiz olarak şikayet yoluyla ileri sürülebilir…” (Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 09/11/2017 tarih ve 2017/4775 E., 2017/13943 K. sayılı kararı, Kazancı).

        b) Yüce Yargıtay görüşünü 2003 yılında 4949 sayılı Kanunla yapılan değişikliklerden sonra büyük bir popülerlik kazanmış olan ve fakat 7101 sayılı Kanunla 15/03/2018 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılan iflas ertelemelerde de uygulamıştır:

“… iflasın ertelenmesine karar verilmiş olsa da, İİK.nun 179/b-2. maddesi gereğince borçlu şirket hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takibe başlanmasında yasaya uymayan bir yön yoktur. Ancak, aynı madde hükmüne göre, ipotekli taşınmazın satışı gerçekleştirilemez. Ne var ki, burada çözümlenmesi gereken sorun, hakkında  iflas  erteleme kararı verilen borçlu şirketin değil, hakkında iflas erteleme kararı bulunmayan diğer borçlunun ihale konusu taşınmazın maliki olması halinde, İİK.nun 179/b-2 maddesi uyarınca satışın yapılıp yapılamayacağına ilişkindir.

İİK’nun 149. maddesinde; ‘İcra müdürü, ibraz edilen akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü kişi tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti  üçüncü  şahsa geçmiş ise ayrıca bunlara birer icra emri gönderir’ hükmüne yer verilmiştir. Madde içeriğinden, asıl borçlu ile ipotek veren arasında zorunlu takip arkadaşlığının bulunması sebebiyle haklarında birlikte takip yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Şu halde, asıl borçlu hakkında verilen iflas erteleme kararının, hem söz konusu kararın niteliği gereği, hem de zorunlu takip arkadaşlığı sebebiyle ipotekli taşınmaz maliki yönünden sonuç doğurmayacağının kabulü mümkün değildir.Temyize konu dosyada mübrez ipotek akit tablosunun incelenmesinde; şikayetçi şirketin borçlarının teminatı olarak diğer borçlu … Ticaret ve Sanayi A.Ş.nin, maliki olduğu taşınmazı, alacaklı banka lehine ipotek ettiği, diğer bir ifade ile asıl borçlunun … ve Endüstri Tesisleri San. Tic.A.Ş., ipotekli taşınmaz maliki ve kredi sözleşmesinde müşterek borçlu müteselsil kefilin de … Ticaret ve Sanayi A.Ş.olduğu anlaşılmaktadır. İpotekli taşınmazın maliki …Ticaret ve Sanayi A.Ş. hakkında verilmiş iflas erteleme veya ihtiyati tedbir kararı bulunmasa da, takip, şikayetçi şirketin borçlarından dolayı ve söz konusu şirket lehine verilen ipoteğe dayalı olarak başlatılmıştır.

Bu durumda, iflas erteleme kararı kapsamında İİK.nun 179/b maddesi gereğince, ipotek konusu taşınmazın satışı gerçekleştirilemeyeceğinden… kararın bu sebeple bozulması gerekirken Dairemizce onandığı anlaşılmakla, borçlunun karar düzeltme isteminin kısmen kabulü gerekmiştir…” (Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 10/04/2015 tarih ve 2015/9115 E., 2015/9290 K. sayılı kararı, Kazancı)[16];

“…İİK’nun 149. maddesi içeriğinden, asıl borçlu ile ipotek veren arasında  zorunlu  takip arkadaşlığının bulunması nedeniyle haklarında birlikte  takip  yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Şu halde, asıl borçlu hakkında iflasın ertelenmesi davası kapsamında verilen tedbir kararının, hem söz konusu kararın niteliği gereği, hem de  zorunlu  takip arkadaşlığı nedeniyle ipotekli taşınmaz maliki yönünden sonuç doğurmayacağının  kabulü mümkün değildir.

Temyize konu dosyada asıl borçlunun şikayetçi borçlu Eğin Katı Yakıt Mad. Petrol ve Ağaç Ürn. Mad. İnş.Trzm. Ltd. Şti. olduğu, ipotekli taşınmazın malikinin ise O.A. olduğu anlaşılmaktadır. İpotekli taşınmazın maliki O.A. hakkında verilmiş  iflas  erteleme  veya ihtiyati tedbir kararı bulunmasa da, takip, şikayetçi şirketin borçlarından dolayı ve söz konusu şirket lehine verilen ipoteğe dayalı olarak başlatılmıştır. Bu durumda, iflas ertelenmesi davasında verilen tedbir kararı kapsamında İİK’nun 179/b maddesi gereğince, ipotek konusu taşınmazın satışı gerçekleştirilemeyeceğinden, mahkemece, ihalenin feshi isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin  14/03/2016 tarih ve 2016/2704 E., 2016/ 7442 K. sayılı kararı, e-uyar);

“…İK’nun 149. maddesi içeriğinden, asıl borçlu ile ipotek veren arasında  zorunlu  takip  arkadaşlığının bulunması nedeniyle haklarında birlikte takip yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Şu halde, asıl borçlu hakkında iflasın ertelenmesi davası kapsamında verilen tedbir kararının, hem söz konusu kararın niteliği gereği, hem de  zorunlu  takip arkadaşlığı nedeniyle, ipotekli taşınmaz maliki yönünden de sonuç doğuracağının kabulü gerekir.

Temyize konu dosyada, asıl borçlunun şikayetçi S.. Ambalaj San. ve Tic. A.Ş., ipotekli taşınmazın maliklerinin ise gerçek kişi 3. kişiler olduğu anlaşılmaktadır. İpotekli taşınmazın malikleri hakkında verilmiş iflas erteleme veya ihtiyati tedbir kararı bulunmasa da, takip, asıl borçlunun borçlarından dolayı söz konusu şirket lehine verilen ipoteklere dayalı olarak başlatılmıştır.

Bu durumda, iflasın ertelenmesi davasında verilen tedbir kararı gereğince, takibe devam edilemeyeceğinden ve dolayısıyla ipotek konusu taşınmazların satışı gerçekleştirilemeyeceğinden, mahkemece, şikayetin kabulü ile takibin durdurulmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir…” (Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 22/12/2016 tarih ve  2016/22397 E.,2016/25866 K. sayılı kararı).

Yüce Yargıtay, iflas ertelemelere ilişkin bu istikrarlı uygulamasını son olarak bir Hukuk Genel Kurulu kararı ile de teyit etmiştir:

… ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takiplerde ipotek veren üçüncü kişi ise asıl borçlu ile üçüncü kişi arasında İİK’nın 149 ve 149/b maddesi hükümleri gereğince şekli bakımdan zorunlu takip arkadaşlığı vardır. Bu takip arkadaşlığının tıpkı davada olduğu gibi takibin sonuna kadar sürmesi gereklidir.  Zorunlu  takip arkadaşlarından birinin takipte gösterilmemesi takibin iptali sebebi olup bu konudaki şikâyet takibin sonuna kadar süresiz olarak yapılabilir. Asıl  takip  borçlusu hakkında iflas erteleme kararı verildiğinde asıl borçlu için gerçekleşen satışın durması diğer takip arkadaşı için de satışın durması sonucunu doğurur…

 İK’nın 149/b maddesi gereğince asıl borçlu ile ipotek veren  üçüncü  kişi  arasında  zorunlu takip arkadaşlığı bulunması ve icra takibi sonuna kadar haklarında birlikte  takip yapılması gerektiğinden asıl borçlu hakkında verilen iflas erteleme kararı, ipotek veren üçüncü kişi yönünden de sonuç doğurur. İcra takibi sadece ipotek veren aleyhinde devam ederek ipotek konusu taşınmazın satışı gerçekleştirilemez. Yerel mahkemece Özel Daire bozma kararına uyularak asıl borçlunun ihalenin feshi isteminin kabulüne karar verilmesi gerekir…” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 02/07/2019 tarih ve  2017/12-760 E., 2017/838 K. sayılı kararı, e-uyar).

Şu halde, iflas ertelemelerde asıl borçlu hakkında verilen iflas erteleme kararının (veya yargılama sırasında verilen tedbir kararının)(bkz.mülga m.179/a, f.3[17] ve mülga m.179/b, f.1 ve özellikle f.2) bir sonucu olan  rehinli mal hakkında muhafaza tedbirleri alınması ve rehinli malın satışının gerçekleştirilmesi yasağı, asıl borçlunun borcu için ipotek vermiş olan üçüncü kişi bakımından da sonuç doğuracak (onu da etkileyecek) ve (sadece) ipotek vermiş olan üçüncü kişi aleyhine takibe devam edilerek taşınmazın satışı gerçekleştirilemeyecektir.

        4)    İflasın ertelenmesi kurumu 2018 yılından itibaren yürürlükten kalkmış olmakla birlikte, bu yöntemin yürürlükte olduğu dönemdeki içtihatlara incelememizde uzun uzadıya yer vermemizin nedeni, bu içtihatlardan, bazı durumlarda, sınırlı olarak da olsa konkordatoda dahi yararlanılabilmesinin mümkün olmasıdır. Gerçi iflasın ertelenmesi ile konkordato arasında önemli farklar mevcuttur. Ama her iki kurumun amaçları arasında alacaklılar kadar borçlunun korunması da bulunmaktadır. Bu nedenle iflasın ertelenmesi prosedüründe kabul edilmiş olan prensip ve uygulamaların, sınırlı ölçüde de olsa konkordato prosedürü çerçevesinde de geçerli olduğu bazı durumlar vardır[18].

Nitekim, Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8.Hukuk Dairesi 22/03/2019 tarih ve 2019/188 E., 2019/258 K. sayılı kararında, biraz önce söylediklerimizi teyit ederek aynen şu şekilde beyanda bulunmuştur:

Mahkemece; Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde 2018/199 E. sayılı dosyası ile davacı borçlu şirketin konkordato talebi üzerine borçlu aleyhine takip yapılmaması ve yapılan takiplerin durmasına dair 05/04/2018 tarihinde tedbir kararı verildiği, davalı alacaklı tarafça borçlu aleyhine tedbir kararından sonra 20/04/2018 tarihinde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla Kocaeli 8. İcra Müdürlüğünün 2018/24046 E. sayılı dosyasıyla icra takibi yapıldığı, tedbir kararına istinaden icra müdürlüğünce 18/06/2018 tarihli kararla muhafaza tedbirleri ile satış işlemlerinin durdurulmasına karar verildiği, takibe konu taşınmaz üçüncü şahsa ait olsa bile ipotekli taşınmazın hakkında tedbir kararı verilen borçlunun borcundan dolayı satışa konu olduğunu, yasanın ‘bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez’ hükmü ile ipotekli taşınmazın malikinin farklı olması durumunu ayrık tutmadığı, işlemin hukuka uygun olduğunu, bu nedenle şikayetin haklı olmadığı gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmiştir…

İstinaf kanun yolu başvurusuna konu edilen karar hakkında; 6100 sayılı HMK’nın 355.maddesindeki düzenleme gereğince, istinaf dilekçesinde belirtilen nedenler ve kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı hususlarıyla sınırlı olarak inceleme yapılmıştır.

İİK’nın 149.maddesinde; ‘İcra müdürü, ibraz edilen akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva ettiğini ve alacağın muaccel olduğunu anlarsa, borçluya ve taşınmaz üçüncü şahıs tarafından rehnedilmiş veya taşınmazın mülkiyeti üçüncü şahsa geçmiş ise ayrıca bunlara birer icra emri gönderir’ hükmüne yer verilmiştir. Yine İİK’nın 150/ı maddesinde ‘Borçlu cari hesap veya kısa orta, uzun vadeli kredi şeklinde işleyen nakdi veya gayrinakdi bir krediyi kullandıran tarafın ibraz ettiği ipotek akit tablosu kayıtsız ve şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva etmese dahi, krediyi kullandıran taraf …başvurusu üzerine ve anılan maddede yazılı koşulların oluşması halinde icra müdürünün aynı kanunun 149.Maddesi uyarınca işlem yapacağı’ yazılıdır.

İİK’nın 149.maddesi içeriğinden, asıl borçlu ile ipotek veren arasında zorunlu takip arkadaşlığının bulunması nedeniyle haklarında birlikte takip yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Şu halde, asıl borçlu hakkında iflasın ertelenmesi davası kapsamında verilen tedbir kararının, hem söz konusu kararın niteliği gereği, hem de zorunlu takip arkadaşlığı nedeniyle ipotekli taşınmaz maliki yönünden sonuç doğurmayacağının kabulü mümkün değildir (Yargıtay 12. HD 2018/8672-2019/72 E-K sayılı ilamı).

Somut olayda, her ne kadar borçlu şirket hakkında iflas erteleme değil konkordato tedbir kararı verilmiş ise de, her iki tedbir de aynı mahiyette olup İİK’nın 149. Maddesi düzenlemesi karşısında, aynı kanunun 303.maddesinin uygulanma imkanı bulunmadığından; dosyadaki belgelere, kararın dayandığı delillerle, usul ve yasaya uygun gerektirici nedenlere göre; kanunun olaya uygulanmasında hata edilmediği, ihtilafın doğru olarak tanımlandığı, inceleme konusu kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından, davacı vekilinin yerinde bulunmayan istinaf kanun yolu başvurusunun HMK’nın 353/(1)-b-1. maddesi gereğince esastan reddine karar vermek gerekmiştir.”.

        5)    a) Demek ki, İİK m.295, m.149 ve m.149/b ile birlikte mütalaa edildiğinde, konkordatoda ipotekli taşınmazın maliki üçüncü kişinin taşınmazının konkordato sürecinde paraya çevrilmesi mümkün değildir. Bunun anlamı, konkordato prosedürü süresince ipotekli taşınmaz maliki üçüncü kişi lehine (asıl borçluya, yani konkordato talep edene karşı) bir rücu hakkı doğması ihtimalinin veya riskinin bulunmamasıdır. Böyle olunca üçüncü kişinin asıl borçluya (konkordato talep edene) karşı rücu hakkını sıkıntısız şekilde kullanabilmesini sağlamak için, üçüncü kişi tarafından rehinle güvence altına alınmış olan alacağın adi alacak olarak konkordatoya yazdırılması gerekmez.

Bu çerçevede, rehinli (ipotekli) alacaklı, (asıl borçlu ile birlikte) rehnin maliki üçüncü kişiye karşı, ancak, şartlar yerine gelmiş ve konkordatonun tasdiki kararında rehinli malın satışı karardan itibaren bir yılı geçmemek üzere ertelenmişse (bkz.İİK m.307, f.1), bu sürenin sonundan itibaren paraya çevirme isteyebilecektir. İşte, bu ihtimalde bir yıllık süre sona erip de satışın gerçekleştiği andan itibaren rehin maliki üçüncü kişinin asıl borçluya karşı rücu hakkı doğacaktır. Hatta, tasdik edilen konkordato projesinde İİK m.308/c, f.1, c.2 uyarınca konkordatonun asliye ticaret mahkemesinin tasdik kararının kesinleşmesiyle bağlayıcı hale geleceği öngörülmüşse, rehinli (ipotekli) alacaklının (asıl borçlu ile birlikte) rehin maliki üçüncü kişiye karşı ancak konkordatonun tasdiki kararının kanun yollarından geçip kesinleşmesinden, yani konkordato prosedürünün tamamlanmasından  sonra satış talep edebileceği[19]; çünkü bu ihtimalde ancak satışın gerçekleştiği andan itibaren rehin maliki üçüncü kişinin asıl borçluya karşı rücu hakkının doğacağı da ileri sürülebilir.

İİK m.307, f.1 ve m.308/c, f.1, c.2’deki ihtimaller somut olayda söz konusu değilse,   İİK m.308/c, f.1, c.1 ve f.2 uyarınca  paraya çevirme, konkordatonun tasdiki kararından itibaren mümkün hale gelecektir.

        b) Bu ihtimaller kapsamında, belirtilen sürelerden sonra malı paraya çevrilen üçüncü kişi, asıl borçluya karşı rücu hakkını, (gerekirse) asıl borçlu aleyhine dava açarak veya icra takibi yaparak kullanabilecek ve malı üzerindeki rehni konkordato talebinden önce tesis etmiş olmakla İİK m.308/c, f.2 çerçevesinde işlem görerek,  rücu alacağını kabul edilen konkordato şartları dairesinde tahsil edecektir.

        c) Bu bağlamda rücu hakkının rehinli alacaklı tarafından süresi içinde adi alacak olarak bildirilmemiş olmasının rehnin maliki üçüncü kişinin rücu hakkı üzerinde olumsuz bir etkisi bulunamaz, çünkü süresi içinde alacak bildirmemenin yaptırımı, konkordatoda, kesinlikle alacağın sükutu değildir[20]. Kaldı ki, rücu hakkının doğması ihtimal ve riskinin bulunmadığı bir dönemde rehinli alacaklının rehnin maliki üçüncü kişinin konkordato nisabında dikkate alınmasında ve konkordato projesi hakkında oy kullanabilmesi için, rücu hakkına yönelik bir yazım talebinde bulunmasında ne rehinli alacaklı ve ne de üçüncü kişi bakımından hukuki yarar bulunmaktadır.

        d) Bazı yazarlar[21]  rehinli alacaklının konkordatoya kayıt yaptırmayarak rehinli malın maliki üçüncü kişinin teminat hakkını yitirmesine neden olduğunu ileri sürmekte ise de, bu görüşe de katılamamaktayım. Çünkü 7101 sayılı Kanunla ihdas edilen yeni konkordato hukukunda teminat verilecek alacaklılar çevresi çok daraltılmış ve İİK m.206’nın birinci sırasındaki imtiyazlı alacaklıların alacakları ile mühlet içinde komiserin izniyle akdedilmiş borçlara hasredilmiştir. Şu halde söz konusu yazarlar 7101 sayılı Kanundan önceki düzenlemenin konkordatoya yazılmış bütün imtiyazsız (adi) alacaklar ile tüm imtiyazlı alacaklar için teminat gösterilmesi gerektiği yolundaki hükmünü esas alarak beyanda bulunmuşlardır ki, bu hüküm 7101 sayılı Kanunla getirilen yeni düzenlemeyle ilga edilmiş ve teminat gösterilecek kişiler son derece dar bir kapsamda mütalaa edilmiştir[22]. Böyle olunca, rehnin maliki üçüncü kişinin alacağının konkordatoda adi alacak olarak kaydedilmemiş olmasının onun teminat yönünden bir kayba maruz kalması sonucunu doğurması asla mümkün değildir.

Sonuç olarak, bütün bu nedenlerle, konkordato sürecinde, bizzat konkordato borçlusuna ait olan rehinli malın, rehnin  paraya çevrilmesi yoluyla takibe konu edilebileceği veya bu mal hakkında başlamış olan takibe devam edilebileceği, ancak her halde bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamayacağı ve rehinli malın satışının gerçekleştirilemeyeceği;

Bu yasağın, rehnin konkordato borçlusu lehine üçüncü kişi tarafından verilmiş olması, yani rehinli malın üçüncü kişiye ait bulunması halinde, aralarında zorunlu takip arkadaşlığı bulunduğu için, üçüncü kişiye de sirayet edeceği (üçüncü kişi bakımından da geçerli olduğu) ve üçüncü kişiye ait rehin konusu mal hakkında muhafaza tedbiri alınamayacağı gibi rehin konusu malın satışının gerçekleştirilemeyeceği,

Somut olayın özelliklerine göre, konkordatonun tasdiki kararına veya tasdik kararını takip eden bir yıllık sürenin sonuna ya da tasdik kararının kesinleşmesine kadar devam edebilen bu yasak nedeniyle üzerinde asıl borçlu (konkordato borçlusu) lehine rehin tesis ettiği malı bütün bu süreç zarfında satılamayan üçüncü kişinin, asıl borçluya (konkordato borçlusuna) bu süreç içinde rücu etmesinin de gündeme gelemeyeceği ve dolayısıyla rehinli alacaklının üçüncü kişiye ait malla temin edilmiş alacağını adi alacak olarak konkordatoya yazdırmasının gerekmediği sonucuna varılmaktadır.

[1] Necmeddin M.Berkin, İflas Hukuku, 4.Bası, İstanbul 1972, s.566. İİK m.297’nin rahmetli Hocamızın kitabının kaleme alındığı dönemdeki (1972 yılındaki) metni için bkz.aşağıda dipnot 6.
[2] Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, 2.Baskı, Ankara 2013, s.1511.
[3] Sümer Altay/Ali Eskiocak, Konkordato ve Yeniden Yapılanma Hukuku, 5.Bası, İstanbul 2019, s.366 vd. no 365.
[4] Müjgan Tunç Yücel, Konkordato Mühletinin Alacaklılar Bakımından Sonuçları, İstanbul 2020, s.48-49. Bu görüşün değerlendirilmesi için bkz.hemen aşağıda dipnot 5.
[5] Hakan Pekcanıtez/Güray Erdönmez, Konkordato, İstanbul 2018, s.34. Peki, uygulamada çok rastlandığı üzere,  ya ipotek veren üçüncü kişi konkordato talep eden borçlu şirketin (örneğin) ortağı olup da, üzerinde fabrikanın kurulu bulunduğu taşınmazın mülkiyeti ona ait ise, ne olacaktır? Hepsi de birbirinden değerli olan yazarların beyanları ortaya çıkabilecek çeşitli ihtimalleri ve nüansları dikkate almayan katı bir görüşü yansıtmamakta mıdır? Bu hususa aşağıda da değinilecektir.
[6] Kararın verildiği tarihte İİK m.297, f.3 şu şekildeydi: “Rehinle temin edilmiş alacaklar komiser tarafından takdir edilen kıymet neticesinde teminatsız kaldıkları kısım için hesaba katılırlar.”.
[7] Karar için bkz.Sümer Altay/Ali Eskiocak, Konkordato ve Yeniden Yapılanma Hukuku, 4.Bası, İstanbul 2018, s.689.
[8] Karar için bkz.Altay/Eskiocak, (Konkordato 2018), s.859-861.
[9] Hatta biz de [Selçuk Öztek,  Öztek-Konkordato Şerhi, 2.Baskı, Ankara 2019, m.299, No.25 (aynı yönde, Selçuk Öztek-Müjgan Tunç Yücel, Öztek-Konkordato Şerhi, m.302, No.25’de)] İİK m.299 şerhi vesilesiyle hakim görüş doğrultusunda aynen şu şekilde beyanda bulunmuştuk: “Rehin, borçlunun borcu için üçüncü kişinin malı üzerinde kurulmuşsa, rehinli alacaklı alacağının tamamını kaydettirerek nisaba dahil edilmesini sağlayabilir. Malı üzerinde borçlu lehine rehin tesis eden üçüncü kişi de, borcu ödediği takdirde doğacak rücu hakkına dayanarak erteleyici şarta bağlı şekilde kayıt yaptırabilir; ancak, rehinli asıl alacaklı konkordatoya kayıt yaptırdığı takdirde, erteleyici şart gerçekleşmiş olacağından rehinli malın maliki olan üçüncü kişinin yaptırdığı kaydın bir dayanağı kalmaz”.  Fakat, yaptığımız ve biraz sonra detaylarıyla açıklayacağımız inceleme, bu görüşün sadece belli bir döneme kadar geçerli olduğunu, bilahare geçerliliğini yitirdiğini gösterdiği için, hazırlıkları başlamış olan bir sonraki baskıda düzeltmek üzere kitapta (Şerhte) belirttiğimiz görüşten ve vardığımız sonuçtan vazgeçerek yerine bu kısa incelememizde açıkladığımız ve daha doğru olduğunu düşündüğümüz görüş ve sonucu kabul etmiş bulunmaktayız.
[10] Bkz.Burhan Gürdoğan, Türk-İsviçre İcra ve İflas Hukukunda Rehnin Paraya Çevrilmesi, Ankara 1967, s.109-110; Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku, Cilt: 4, 3.Baskı, İstanbul 1997, s.3654; Sümer Altay, Konkordato Hukuku, İstanbul 1993, s.204.
[11]  Bkz.Prof.Dr.Necip Bilge/Doç.Dr.Burhan Gürdoğan, Son Değişikliklere Göre Gerekçeli İcra ve İflas Kanunu, Ankara 1965, s.218. İİK m.289, f.1 bu tarihten sonra ilk defa 17/7/2003 tarihli ve 4949 sayılı Kanunun 71 inci maddesiyle değiştirilmiş ve biraz sonra aynen nakledeceğimiz şekli almıştır.
[12] Gürdoğan, s.185-186.
[13] Bkz.yukarıda dipnot 4 ve 5’de sayılan değerli yazarlar.
[14] Kemal Gözler, “Yorum İlkeleri”, https://docplayer.biz.tr/10639144-Yorum-ilkeleri-kemal-gozler. html, s.57. Yazarın 2012 yılına ait bu önemli incelemesine  http://www.anayasa.gen.tr/yorum-ilkeleri.htm web sitesinden de ulaşılabilir.
[15] Gözler, s.57.
[16] Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin bu kararı ile aynı yöndeki diğer kararları bazı yazarlarca eleştirilmiştir; bkz.Hakan Pekcanıtez/Cemil Simil, “Asıl Borçlu Hakkında Verilen İflasın Ertelenmesi Kararı Üçüncü Kişiye Ait İpotekli taşınmazın Satışına Engel Olur Mu? (Karar İncelemesi)”, Prof.Dr.Hakan Pekcanıtez, Makaleler, Cilt II, İstanbul 2016, s.887 vd., özellikle s.900 ve 904. Ama yüce Yargıtay bu eleştirileri dikkate almamış ve içtihadını aynen devam ettirmiştir.
[17] Yalnız, ihtiyati tedbir kararı verilmesi suretiyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılmasına veya başlamış takiplere devam edilmesine karar verilemez; bu açıdan bakıldığında ihtiyati tedbirin kapsamı sadece rehinli malın muhafaza altına alınmasının ve satışının gerçekleştirilmesinin yargılama sırasında yasaklanmasına yönelik olabilir. Zira ihtiyati tedbir kararıyla iflasın ertelenmesi kararıyla dahi elde edilemeyecek olan hukuki sonuçların borçlu şirkete bahşedilmesi mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında, borçlu şirket aleyhine başlatılmış olan rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiplerin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasına karar verilemez, çünkü bu takipleri, muhafaza tedbirleri ve satış dışında, iflasın ertelenmesi kararı dahi durduramamaktadır (İİK m.179/b, f.2)(bkz.Selçuk Öztek, İflasın Ertelenmesi, İstanbul 2007, no.101, s.93-94; aynı yazar, “İflasın Ertelenmesi Yargılaması Çerçevesinde İleri Sürülen İhtiyati Tedbir Taleplerine İlişkin Bazı Sorun ve Düşünceler”, Haluk Konuralp Anısına Armağan, Cilt 2, Ankara 2009, sh.406 vd.; Pekcanıtez/Simil, s.894).
[18] Bilgehan Yeşilova (Yeşilova, Öztek-Konkordato, m.295, No.17) zorunlu takip arkadaşlığına konkordatoda yüklenecek anlamın ve satışı yapılamayacak olan rehinli malın kime ait olduğunun beklendiği meselesine ilişkin içtihadın bir kez daha ele alınıp yeniden değerlendirilmesinde fayda görmektedir. Yazar 14 nolu dipnotta üçüncü kişiye ait ipoteğin paraya çevrilmesinin önlenmesi bakımından İİK m.303’den hareket etmenin daha gerçekçi ve tatminkar sonuçlara yol açacağı düşüncesindedir.
[19] Bkz.Yeşilova’nın (Bilgehan Yeşilova, Öztek-Konkordato Şerhi, m.308/c, No.46 vd.) bu ihtimale ilişkin –pek de net olmayan-  açıklamaları; yazar, bu durumda, kesinleşmenin beklenmesine gerek olmadığını, asliye ticaret mahkemesinin tasdik kararıyla birlikte satış yasağının sona erdiğini ima eder gibi görünmektedir.
[20]  Selçuk Öztek, Öztek-Konkordato Şerhi,  m.299, No.10.
[21] Bkz.Altay/Eskiocak, s.366 ve 368.
[22]  Ali Cem Budak/Serdar Kale, Öztek-Konkordato, m.305, No.15 ve 17; Hakan Pekcanıtez/Güray Erdönmez, Konkordato, İstanbul 2018, s.132 vd.

Prof. Dr. Selçuk Öztek, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden (1974) ve Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden (1977) mezun olduktan sonra Lozan Üniversitesinde Ticaret Hukuku doktorası yapmıştır (1982).
Bilahare Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku Anabilim Dalında yardımcı doçent (1984), doçent (1988) ve profesör (1994) unvanlarını iktisap etmiştir.
Prof. Dr. Selçuk Öztek 1999 yılında Dışarıdan Atanan Adalet Bakanı olarak 56. Hükümette yer almış ve 2001-2005 yılları arasında da YÖK üyeliği yapmıştır.
Prof. Dr. Selçuk Öztek, Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu Başkanı olarak da görev yapmış ve merkezi İsviçre’de olan Avrupa Kulüpler Birliği Hukuk Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur.
2000-2004 yılları arasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Tadil Komisyonu Başkanı, İstinaf Hukuk Mahkemeleri Komisyon Başkanı, İcra ve İflas Kanunu Tadil Komisyonu Başkanı olarak görev yapmış olan Prof. Dr. Selçuk Öztek halen de Adalet Bakanlığı nezdinde İcra ve İflas Kanunu Bilim Komisyonu Başkanı ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tadil Komisyonu Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Çeşitli üniversitelerde ders vermiş olan ve 2015 yılından itibaren (Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulmuş olan) Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olarak akademik faaliyetlerini sürdüren Prof. Dr. Selçuk Öztek, yüzelliden fazla bilimsel makale, tebliğ ve monografik eser sahibidir.