Eğitim, İnsani Gelişmişlik Endeksi, Beşeri Sermaye ve Kalkınma İlişkilerinin Türkiye’deki Yansımasına Yönelik Kısa Bir Değerlendirme

Gelişmiş ülkelerin öne çıkan önemli özelliklerinden olan yetişmiş insan gücü oluşturmak için gerekli insanı yetişmeyi sağlayacak eğitimleri vermektir, buda alanında etkin ve yetkin insan gücüne sahip olmaktan geçer. Devletler bu sayede ihtiyacı olan ve kalkınmada öncelik verdikleri alanları geliştirerek, tespit edilen alan ve sektörlerin gelişimi ve değişimi sağlıklı bir şekilde sağlayıp kendisini geleceğe daha güvenli şekilde hazırlarlar. Devletlerin geleceğe daha güvenle bakabilmesi için eğitimin, yetişmiş insan gücünün varlığının oluşması konusunda sonsuz bir çaba içerisinde olmaları tartışmasız bir gerçektir. Yine aynı şekilde gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere yetişmesi için gerekli sürdürülebilir ekonomik güce ve refah seviyesine ancak beşeri sermaye yatırımlarını gelişmiş ülkelere nazaran daha yüksek oranda harcama yaparak sağlayabilecekleri de tartışmasız bir gerçektir. Toplumların gelecekleri eğitime yaptıkları yatırım ve verdikleri önemle doğru orantılıdır. Eğitime yapılan yatırımlar, toplumların geleceklerini belirleyecektir. İyi eğitilmiş bireyler topluma ve devlete yapılmış bir yatırımdır. Bireyi yetişmesinde sırf aile ve yetiştiği çevre etkili değildir. En önemlisi devletin geliştirdiği eğitim politikalarıdır. Bu nedenledir ki eğitim politikaları gelişmiş ülkelerde hükümet politikasından ziyade devlet politikası olarak ele alınmaktadır. Günümüzde düşünen birey düşünen toplum ve devletin eğitim felsefesi toplumların kaderlerinin belirleyicisi olmuştur. Bunun içindir ki devletlerin eğitim politikaları gelecek demektir. Politika belirleyicileri devletin ve toplumun geleceğini daha iyi seviyeler çıkarmak için, toplumun ihtiyaçlarını ve gelecekteki ihtiyaçları doğru analiz ettiğinde tespit edilen ihtiyaçlara yönelik geliştirdikleri eğitim politikaları ile toplumun ve devletin kalkınmasına liderlik etmiş olacaklardır ki bu politika belirleyicilerin görevi ve sorumluluğudur.

Devletten beklenen yaşama hakkı, mülkiyet hakkı güvencesi ile adalet, güvenlik ve eşitliği sağlama olgusu, sanayi devrimi ile birlikte çeşitli yan hakları da günümüze taşımıştır.a  Beşeri sermayenin vazgeçilmez gerekliliği neticesinde eğitilmiş bireylere olan ihtiyacın artması ile birlikte eğitim, günümüzde çeşitli uluslararası sözleşmeler (Birleşmiş milleler İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa insan hakları Sözleşmesi gibi) ve modern devletlerin kendi iç hukuklarında yaptıkları yasal düzenlemeler ile sosyal bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek uluslararası gerek Anayasa ile gerekse de yasalar ile güvence altına alınmış olmasına rağmen, yurttaşların eğitim haklarını kullanabilmeleri ülke içinde uygulanmakta olan eğitim politikaları ile özellikle de eğitim finansmanı politikaları ile ilişkilidir. Eğitime ayrılan kaynakların dağılımı uluslararası düzlemde ülkelerin insani kalkınma düzeylerinin belirlenmesinde etkili olmaktadır. Modern toplumlarda Devletin eğitimdeki rolü ve ödevi çağın gerekliliğini karşılayacak ölçüde toplumun her kesimine eğitim fırsatı sağlamak ve bunu finanse etmektir. Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak devletin ödevi ve görevidir. Eğitime yönelik yapılan yatırımlar temelinde beşeri sermaye yatırımıdır. Beşeri sermaye yatırımı kaliteli iş gücünü artırır, kaliteli iş gücü ise ülke kalkınmasının vazgeçilmez bir gerekliliğidir. Eğitimin sürekliliği beceri ve yetenek kalitesini ve çeşitliliğini artırır; dolayısıyla beşeri sermaye kalitesini de artırır. Beşeri sermayenin kalitesinin artması nitelikli işgücünü, dolayısıyla topluma sağlanan faydaya katkı sağlar. Bu nedenle, eğitimin finanse edilmesinde ve bu finansmanın sürekliliğinin sağlanmasında devlet gibi geniş çaplı kaynaklara sahip bir örgütün rolü büyüktür.a Eğitim ve Eğitim kalitesi Ülke ekonomisinin kalkınması ve bunun sürdürülebilir olması bağlamında büyük katkı sağlar. Geçmişte eğitim, toplumda üst sınıfların hakkı alt sınıflar için ise bir lüks iken devlet, eğitimli insanların yeteneklerinden faydalanmak istediğinde gerek maliyesinde gerekse nitelikli insan sayısında zorluk yaşayabilirdi. Bu nedenle topluma katkı sağlarken toplumun her kesiminden faydalanabilmek adına eğitimi finanse etmeye başladı. Toplumun kalitesi için eğitimin kalitesinin garantisinin önemli olduğu gerçeğine dayanarak, devletin kendi tekelinde toplamasının yönetim ve denetim olarak daha kolay olacağını düşüncesiyle de beraber, eğitimin finansmanının yoğunluklu şekilde özel sektöre bırakmayacağını da söyleyebiliriz.

Kalkınma, “bir ekonomide halkın değer yargıları, dünya görüşü ile tüketim ve davranış kalıplarındaki değişmeleri içerecek biçimde toplumsal ve kurumsal yapıda dönüşüme yol açan büyüme”. (TDK) olarak tanımlanmaktadır. Literatürde, bir ülkedeki refah ve ekonomik özgürlük seviyesinin artmasının temel taşı olarak da tanımlanmaktadır. Kalkınma devletleri ve toplumu ilgilendiren bir husustur. Dolayısıyla devletin uygulayacağı politikaların özel sektöre yansıması da kalkınmaya ve kalkınmanın tanımına etki etmektedir. Kalkınma düzeyinin belirlenmesi ülkenin siyasal, ekonomik ve endüstriyel gelişmesine bağlıdır. Kalkınma farklı kuramlara göre farklı şekilde anlatılmaktadır. Liberal ekonominin atası “A.Smith, İngiltere’nin sanayileşmesini kalkınma kavramıyla değil, maddi ilerleme kavramıyla açıklamıştı. Smith, iktisadi kalkınmadan ziyade İngiltere’nin zenginleşme ve ilerlemeye yönelik iyileşmesinden bahsederek: “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde maddi ilerlemeyi sermaye birikimine, bu birikimi de zengin sınıflardaki para artırma eğilimine bağlamıştır. Maddi ilerleme, A. Smith’den İkinci Dünya Savaşına kadar tüm iktisatçılar tarafından “Batı’nın iktisadi kalkınması” olarak kabul görmüştür. Başlangıçta iktisadi kalkınma ve iktisadi büyüme terimleri kişi başına gelirde kendini besleyen bir artışı ifade etmede kullanılmıştır. Küresel anlamda İkinci Dünya Savaşından sonra iktisadi çevrelerce çokça bahsedilen bir kavram olmasına rağmen kalkınma, XV. yüzyılda merkantilist sistem içindeki serbest pazar anlayışının gelişmesi ile kendini gösterdiği bilinmektedir. “Kalkınma” kavramı tarihsel açıdan çok eskiye dayansa da sanayi devrimi sonrası 19. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte ilerleme göstermiş olup özellikle önemli konuma gelmesi İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlar. 1970’lerden sonra ise kalkınmışlık seviyesi, ekonomik ölçütlerin yanında beşeri sermaye, eğitim, sağlık, yaşam standartları, yoksulluk, eşitlik vb. kavramlarla birlikte ele alınmaya başlanmış, kavram insani kalkınmışlık düzeyi ile değerlendirilmeye çalışılmıştır.a  Kalkınma iktisadının temel konusu, ülkelerin gelişmesi için gerekli olan üretim faktörlerini tespit etmek ve bunların nasıl kullanılacağını ifade etmektir. Ülkelerin kalkınmalarını sağlayacak en önemli etkenlerin başında insan faktörü gelmektedir. Bu faktör, iktisat literatüründe “beşeri sermaye” deyimiyle karşılık bulmaktadır.

Beşeri sermaye, doktrinde çokça tanımlanmış olmak birlikte basit anlatım ile “Bireylerin bilgi, beceri ve tecrübe kazanabilmek için yapmış olduğu eğitim alanındaki harcamaları” olarak ifade edilir. Başka bir deyişle de “insan becerilerinin, fiziksel gücünün ve zekasının da mevcut işte kazanç sağlanmasına katkısı olması hedefiyle insanın değerinin ve gelirinin hesaplanması” olarak da tanımlanmaktadır. Bireye verilen eğitim ile elde edilena  kazanımlar sayesinde üretim faktörleri daha verimli kullanılabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında beşerî sermaye,verimliliği etkileyen eğitim harcamalarının ekonomik değeridir de diyebiliriz. Bu eğitimler örgün ve yaygın eğitim olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bunların içerisinde ana okuldan başlayıp yükseköğrenim ve teknik eğitimlere kadar geçen, bireyin eğitilmesi için yapılan her türlü eğitim harcaması beşeri sermayenin maliyetlerini oluşturmaktadır.a a  Bireyler bu eğitimlere yatırım yaparak iş gücü yeteneklerini geliştirmektedir. Bu sayede ekonomik gelişme sağlanırken aynı zamanda bireyler için de daha yüksek gelir imkanı oluşur. Günümüzde üretim toplumlarında ekonomilerin çoğunluğu değişen koşullarla birlikte hizmet odaklı ekonomiye dönüşmektedir. Dolayısıyla da beşerî sermayeye atfedilen önem artmaktadır. Çünkü hizmet odaklı ekonomilerde bireylerin bilgi ve tecrübelerinin durumu üretim faktörlerinin verimini arttırdığı görünmektedir.

Beşerî sermaye sonradan kazanılabileceği gibi doğuştan da gelebilmektedir. Bu özellikler sayesinde firmalar karlılıklarını arttırdığı gibi verimliliklerini de arttırmaktadır. Dolayısıyla çalışanların ücret değişkenlerini kişilerin beşerî sermaye değerleri belirlemektedir. Yapılan araştırmalar doğrultusunda lise mezunu kişilerin, üniversite mezunu kişilerden daha düşük ücret aldığı saptanmıştır. Burada da kişinin kendi eğitimine yönelik yaptığı yatırımın gelir üzerindeki etkisi de açık bir şekilde görülmektedir. Sadece gelire etkisi de bulunmamaktadır. Beşerî sermayesine yatırım yapan kişiler daha fazla iş seçeneğine, fırsata ve kolaylıklara sahiptir. Kendi beşerî sermayesine yatırım yapan kişiler bu yatırımın olanaklarından tek başına yararlanmaz. Toplum bir bütün olarak beşerî sermayesine yatırım yaptığı takdirde ülkenin vatandaşlarının eğitim düzeyi artar, yoksulluk ve suça olan eğilim iyi bir eğitim ile azalır. Beşeri sermaye yatırımlarının mikro etkileri; birey, aile ve firmalar üzerinde görülür. Bu mikro etkiler uzun vadede belirli sahalarda yoğunlaşarak ülkenin makroekonomik alanlarına doğrudan yansır. Eğitim yatırımları neticesinde kişisel gelirde meydana gelen artışı ailenin refah seviyesinin artışı ile birlikte örgüt üzerinde olumlu etkilere sebep olabileceği gibi bunun yaygınlaşması gelir dağılımını, teknolojik gelişimi, emek piyasasını, tarım ve sanayi sektörlerini, verimliliği ve bölgesel kalkınma farklılıklarını değişik oranlarda etkiler. Beşeri sermaye davranış değişikliği yaratarak kalkınma sürecinin sosyal boyutuna katkıda bulunmakla birlikte, üretim sürecinin bir girdisi olarak da ekonomik gelişmeye katkı sağlamaktadır. Böylece buna bağlı olarak, beşeri sermayenin oluşması, gelişmesi ve devamlılığının sağlanması tam anlamıyla sosyoekonomik gelişmeyi hızlandıracak, toplumları ve yaşadıkları ülkeleri refaha taşıyacak,a  kalkınmayı ve kalkınmışlığı getirecektir.

Geçmişten günümüze eğitim kavramı hakkında oldukça fazla tanımlama bulmak mümkündür. Eğitim, ekseriyetle “Bireyin davranışlarında kendi tecrübesi yoluyla istenilen değişmeyi meydana getirme sürecidir” şeklinde tanımlanmaktadır.a  Eğitim, bireyin kendi tercihlerine bağlı bir faaliyet gibi görülse de sonuçları ve yansıması geniş anlamda bütün toplumu ilgilendirmektedir. Geniş anlamı ile eğitim, aynı zamanda bireyin ve toplumun gelişmesini sağlayıp, ekonomik kalkınmayı destekleyip, kültürel değerleri koruyup geliştirerek gelecek nesillere aktarılmasını sağlayan ertelenemez ve vazgeçilemez çok önemli bir süreç olarak da tanımlanmaktadır. Belirttiğimiz gibi eğitim ile ilgili literatürde birçok tanım mevcut olmakla birlikte konuyla ilişkin tanımlara değerlendirildiğinde Eğitimin kişinin zihinsel, bedensel ve toplumsal anlamda yarar sağlamasını hedeflediği sonuç olarak da kişinin kendisine ve çevresine yararlı bir birey haline gelmesini amaçladığı görülmektedir. “Eğitimin asıl amacı öğrenmedir. Bireyin davranışlarında kalıcı bir değişiklik olduğu zaman onun yeni davranışı öğrendiği kabul edilir.” Okuryazar olmak, modern toplumlarda üretken bir hayat için en önemli ihtiyaç ve gerekliliktir. Eğitim sağlıklı toplumların oluşmasını, eşitlik, adalet gibi hakların elde edilmesini ve korunmasını sağlar. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren belirli bir takım bilgi ve becerilerin sonraki kuşaklara aktarılması anlamında bir eğitimden bahsetmek mümkünse de, doktrinde kapitalizmin doğuşu ve kitlesel eğitimin gelişimi arasında bir paralellik söz konusu olduğu söylenmektedir. Kapitalizm öncesi çok yavaş olan değişim sürecinin yeni üretim tarzıyla birlikte büyük hız kazanması yeni mesleklerin ve uzmanlık alanlarının doğmasına yol açmıştır. Daha önce zanaat temelli üretim ekseninde yeterli olan ve genellikle aile içerisinde gerçekleştirilen beceri eğitimi fabrikalarda gerçekleştirilen üretim koşullarını karşılayamaz duruma gelmiştir. Diğer yandan işçilerin endüstrinin gerektirdiği bilgi ve becerilerin yan ısıra kapitalist üretim ve fabrika düzeninin gereklerini öğrenebilmesi ve bunlara uyum gösterebilmesi için eğitilmesinin gerekliliği bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla endüstrileşmenin hızlanmasıyla birlikte eğitim kurumlarının toplumsal yaşamdaki rolü artmıştır. Ancak bu dönemlerde okullara kalkınmayı, toplumsal değişimi sağlayacak bir işlev yüklendiğini söylememiz zordur. Eğitimin kitleselleşmesinde ve kurumsallaşmasında bir diğer önemli etken kapitalizmin ilerleyen dönemlerinde ihtiyaç duyulan ulus devlet örgütlenmesidir. Ulus devletin ihtiyaç duyduğu vatandaşların ve modern toplum yapısına uygun bireylerin yetiştirilebilmesi, eğitimin kitlesel bir biçimde sunumunu gerektirmiştir. Özellikle gelişimini ulus devlet örgütlenmesiyle sürdüren ülkelerde eğitim, diğer işlevleriyle birlikte “yurttaş yetiştirme” ekseninde şekillenmiştir. Gelişen kapitalist üretim biçimi ve değişen toplumsal ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan ulus devletlerin ihtiyaç duyduğu politik ve kültürel birliğin sağlanabilmesi ancak bu devlet biçimine uygun ulusal bir eğitim sisteminin kurulmasıyla mümkün olduğu görüşü yaygınlaşmıştır. Bu anlamda devletin merkezileşmesi ile eğitimin merkezileşmesi arasında yakın bir ilişki olduğu söylenmektedir.

Kalkınma ve eğitim ilişkisine dair yapılan pek çok çalışmada verimli bir kalkınma tanımından hareketle daha ilk cümleden eğitimin kalkınmadaki önemli rolü vurgulanmaktadır. Böyle bir yaklaşımın kalkınma ve eğitim ilişkisinin çözümlenmesinin önünde epistemolojik bir engel oluşturduğu söylenebilir. Bu nedenle kalkınma ve eğitim ilişkisini analiz edebilmek için öncelikle kalkınmanın ne ve kim için olduğuna dair bir tartışma yürütmek, egemen söylem ve anlayışların dışına çıkmak önemli ve gereklidir. Zira kalkınmadan ne anladığımız eğitim ve kalkınma arasında kuracağımız ilişkinin şekillenmesinde oldukça belirleyicidir. Bilimsel araştırmalar eğitim düzeyi ile kalkınmanın unsurları olan ekonomik büyüme, siyasal ve toplumsal gelişme arasında doğrusal ilişkiler olduğunu ortaya çıkarmıştır. İnsan kaynağının, özellikle sosyal iyileşmeye ve buna bağlı olarak ekonomik gelişmeye katkısı oldukça büyüktür. Eğitim sadece bireye değil, topluma da yararlar sağlamakta ve kamu refah maliyetlerini düşürmektedir.

Kalkınmanın sağlanmasının en önemli göstergesi olan eğitim seviyesinin iyileştirilmesi aynı zamanda toplumların ekonomik, sağlık, kültürel ve çevresel anlamda gelişmelerini sağlalar. Bunun içindir ki bir ülkenin eğitim sistemi, o ülkenin kendisini nasıl tanımladığı ve kendisine nasıl bir gelecek hazırladığına yönelik ışık tutar. OECD verilerine göre yetişkin becerileri anketinde bilgiye daha fazla erişim sağlanması halinde ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma sağlanacağı görülmektedir. Beşeri sermaye ile doğru orantılı olan eğitim seviyesi üzerinde görülen artış, emeğin verimliliğini artıracak ve iş gücü verimliliği oluşturacaktır. İşte bu bağlamda, uzun vadeli sürdürülebilir bir büyümenin sağlanabilmesi için eğitim seviyesinin artırılması şarttır ve önemlidir. Kalkınma düzeyinin belirlenmesi de ülkelerin siyasal, ekonomik, endüstriyel gelişmelere bağlıdır. Kalkınma farklı kuramlara göre farklı şekilde anlatılmaktadır. Modernizasyon teorisine göre: kalkınma içinde beş aşamalı bir diyalektiği barındırır. Buna göre birinci aşamada kalkınma kurumların modernizasyonu ile başlar, modern kurumlar modern değer ve inançları oluşturur, bu değer ve inançlar, bireylerde modern tavır ve davranışları geliştirir, bireylerin bu modern tavırları modern toplumu, modern toplumda ulusal kalkınmayı gerçekleştirir.Bağımlılık Teorisine göre: ise bir bölgenin veya ülkenin geri kalması başka bir bölge veya ülkenin gelişmesi ile ilintilidir. Dolayısı ile bir ülkenin geri kalmışlığı gelişmiş ülkelerin etkinliklerinin yarattığı bir sonuçtur. Geri kalmış ülkenin elit sınıfının sınıfsal mücadelesi sonucu o ülkenin kalkınmasında sınıfsal bir engel olarak durmaktadır.a  Elit sınıf az gelişmiş ülkelerde toplumun bağımlı ve geri kalmasında etkin bir rol oynar. Liberasyon teorisine göre: ise gelişmemiş toplumların bireyleri ülkelerindeki sermaye birikimini ve ülke kaynaklarını elinde bulunduran sermayedarların baskısı altındadır. Kalkınmayı hedefleyen bir toplum bu sermaye birikimini elinde bulunduran grubun baskısından ve bağımlılıkta kurtulmalıdır.a  Bu teoriye göre eğitimin gelişmesi ile toplum üzerindeki bu baskı kalkar ve bu haliyle ulusal kalkınma gerçekleşir.

Kalkınma kavramı sanayi devrimi sonrası 19. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte ilerleme ve evrim düşüncelerinden aldığı gözlemlenmektedir. Sanayileşmenin doğrudan ve dolaylı etkilerinin modernleşme ve kalkınma ile ifade edilen amaç ve süreçleri sağlayacağı düşüncesi bu iki kavramı birbirine yaklaştırmıştır. Kapitalizmin geliştiği batı toplumlarının modern ve kalkınmış olarak tanımlanması, kalkınmanın ve toplumsal refaha ulaşmanın kapitalizmi tanımlayan temel özelliklerden olan sermaye birikimindeki artış ve sanayileşme ile gerçekleşeceği algısını güçlendirmiştir. Azgelişmiş toplumların gelişmiş olanların geçtiği aşamalardan geçerek modernleşeceği ve bunun için özel bir çaba harcaması zorunluluğunu öne süren tezler kalkınma yaklaşımlarında paradigmayı oluşturmuştur. Kendi iç dinamikleri dolayısıyla gelişme imkanı bulamayan toplumların kendiliğinden kalkınmasının mümkün olmadığı savı, “azgelişmiş” bir toplumun kalkınabilmesi ve modernleşebilmesi için daha önce modernleşmiş olanların müdahalesinin gerekliliğini öne çıkarmıştır. Böylece “azgelişmiş” bir ülkede kalkınmayı sağlayacak yeterli sermaye birikimi sağlanamadığı taktirde dışarıdan sermaye girişi bir zorunluluk olarak tanımlanırken, bu yaklaşım yeni ulus devletlerin kapitalist sistemle bütünleştirilmesinde oldukça işlevsel bir rol oynayarak içinde yeni bir emperyalist düzeni ve sistemi barındırmıştır. Kalkınma gelişmiş ülkelerde korunması ve iyileştirilmesi gereken bir süreç olarak ele alınırken, azgelişmiş ülkelerde elde edilmesi zor olan bir güç olarak karşılık görmüştür. Yine aynı şekilde kavramı farklı iktisadi bakış açılarına göre farklı şekillerde yorumlanmıştır. 1970’lere kadar salt ekonomik olgular üzerinden değerlendirilen Kalkınma; gelir, sanayileşme, yatırım, sermaye birikimi ve pazar genişliği kavramları üzerinde yoğunlaşmış ve birçok iktisatçı tarafından kavram, kişi başına düşen milli gelir ile ölçülmeye çalışılmıştır. Böylece sosyal, siyasal ve ekonomik içerikleriyle birlikte toplumsal bir olgu olan kalkınma kavramı, ekonomi gibi tek bir faktörü kapsayacak bir biçimde içeriği daraltılmış ve literatürde bu anlamda kullanılmıştır. Sosyokültürel ve siyasal yönleri ise ihmal edilmiştir.

Gelişmiş kapitalist ekonominin büyümesi, özelikle neo-liberal ekonominin temellerinin atılması ile toplumlarda daha çok sermaye birikimi elde etmek, karlılık, verimlilik,a  gibi hedeflerin varlığının yanı sıra artan burjuvazi sayısı, pazar payı ve rekabetçi ortamın varlığı gibi etkenler kaliteli ürün ve hizmet talebini getirmiştir. Beşeri sermaye yatırımı kaliteli iş gücünün arttırılması hedeflenmiştir. Böylelikle kaliteli iş gücü ülke kalkınmasının vazgeçilmez bir gereklilik haline gelmiştir. 1970’lerden sonra kalkınmışlık seviyesi, ekonomik ölçütlerin yanında beşeri sermaye, eğitim, sağlık, yaşam standartları, yoksulluk, eşitlik vb. kavramlarla birlikte ele alınmaya başlanmış, kavram insani kalkınmışlık düzeyi ile değerlendirilmeye çalışılmıştır. İnsani kalkınma kavramı salt parasal olgulardan uzak toplumun tamamının refahını amaç edinen bir yaklaşımı ele almaktadır. İnsani kalkınmanın gerçekleşmesi için öncelikle ekonomik ölçütlerin kullanılması gerekmektedir. Beşeri Sermaye Teorisinden sonra, eğitim en önemli üretim alanlarından biri olarak kabul edilmeye başlanmış, birçok iktisatçı eğitime yapılan harcamaları yatırım olarak niteleyerek, eğitimin kalkınma ve gelir dağılımı ile ilişkisi üzerinde çeşitli araştırmalar yapmıştır. Eğitimin yatırım olduğu iddialarının en büyük dayanağı, bireye yapılan eğitim harcamaları ile kişisel kazanç arasında her eğitim kademesinin aşılması, bir öncekine kıyasla ücret farkı yaratarak, kişinin “ömür-boyu net kazancını” arttıracağı şeklinde bir korelasyonun bulunmasıdır. Eğitim ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişki, eğitim yatırımlarının faydasının ölçülmesi ve hem eğitim kademeleri itibariyle hem de diğer sektörlerle yatırım getirisinin karşılaştırılması, sadece iktisatçıların değil, konu ile ilgili birçok planlamacı ve uzmanın da üzerinde önemle durduğu bir konudur. Beşeri sermaye yatırımlarının getirileri özellikle gelişmekte olan ülkelerde fiziki sermaye yarımlarının getirilerinden daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Örneğin Brezilya’nın 1970-1980 yılları arasındaki büyümesinin kaynaklarının tespit edildiği bir çalışmada teknolojik gelişme ve beşeri sermayenin fiziki sermaye ve emeğe göre daha yüksek katkısı olduğu bulunmuştur.

Ülkelerin kalkınmasının yalnızca büyüme ve ekonomik gelişmişlik düzeyiyle ölçülmesinin ya da değerlendirilmesinin eksik olacağı düşüncesiyle, insanı temel alan ölçüm yöntemlerine gidilmiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme- UNDP) için üç unsur; gelir, sağlık ve eğitim göstergeleri dikkate alınarak, ülkeler arası kalkınmışlık düzeylerini karşılaştırabilmek amacıyla İnsani Gelişme Endeksi (Human Development IndexHDI) oluşturulmuştur. Yaşam süresinin artması, eğitim seviyesinin yükselmesi, kişi başına düşen gayri safi milli hasılanın artması bir ülkenin gelişme endeksinin yüksek olduğunu göstermektedir. insani gelişme endeksinin insanlar için daha iyi bir yaşama ve gelişmişlik düzeyine ulaşmasında yol gösterici nitelikte olduğunu söylenmektedir. İnsani kalkınma yaklaşımı, ekonomik büyümenin herkes için daha büyük fırsatlar yaratacağını düşünmek yerine, insanların hayatlarını iyileştirmeye odaklanmıştır. Bu sebeple, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı kapsamında, İnsani Gelişme Endeksi insanların hayatta istedikleri şeylerden yararlanıp, istediklerini başarmaya çalışıp çalışmayacakları konusuna odaklanan insani gelişme yaklaşımına dayanmaktadır. Endeks, insan yaşamındaki iyileşmenin ülkenin kalkınma kriterlerini değerlendirmek açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için oluşturulmuştur. Ekonomik büyümenin en temel öğesi insandır. Bu noktada insana yapılan her yatırım aynı zamanda büyümeye de fayda sağlamaktadır. İnsana yapılan yatırımın somut hali eğitimdir. Kalkınmada önemli sorunlardan biride aynı gelişmişlik seviyesinde ya da aynı ekonomik büyüklükte yer alan iki farklı ülkenin eğitim seviyelerinde farklılıkların olmasıdır. Bu durum insani kalkınmışlık düzeyinde belirleyici etkenler arasındadır. İnsani gelişme endeksinin alt endeksi olan eğitim endeksinin incelenmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesi bu sebeple önem teşkil eder.

Birinci Dünya Savaşı ve hemen peşinde kurtuluş savaşından çıkan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu en önemli sorunun finansman sorunu olduğu tartışmasız bir gerçekti. Bildiğimiz üzere Osmanlı İmparatorlu yıkılma döneminde gerek ekonomik olarak gerekse sosyal olarak çağın gerisinde ve güçsüz kalmıştı. Ekonomi, yoğunlukla tarıma dayalıydı. Bu dönemde kapitülasyonlar, etkisi ile çok dar bir alanda kaliteli eğitimin yoğunlukla gayrimüslimlere ve saraya yakın çevrelere sağlanmakta idi. Eğitim düzeyinin düşüklüğü, sermaye darlığı, sermaye birikiminin neredeyse yok denecek kadar azlığı, aşırı merkezî müdahale ve pek çok kişiyi askerlik ile devlet memurluğuna yönlendiren ödüllendirme düzeni, sanayinin gelişmesine engel olmuştur. Osmanlıdan aldığı miras ile ağır ekonomik sıkıntılar ve dış borçlar altında bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti ekonomik olarak oldukça sıkıntılar ile kurulmuştu. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren günümüze değin uygulanan ekonomi ve eğitim politikalarını başlıca 5 döneme ayırabiliriz. Bunlar; 1923-1932 dönemini liberal dönem, 1932-1950 dönemini devletçi dönem, 1950-1960 dönemini plansız karma dönmemi, 1961-1980 dönemini planlı kalkınma dönemi ve 1980 sonrasını da neoliberal ekonomi dönemi olarak ayrıştırabiliriz. Atatürk’ün eğitim ilkeleri de Cumhuriyetin kuruluşundan beri, eğitim politikasının temeline yerleştirilmeye çalışılmıştır. 1923 aydınlanmasının harcı olan ilkelera eğitimin ulusal, bilimsel, laik, karma ve uygulamalıa olmasıdır.

Cumhuriyet döneminde eğitim kapitalist anlayışla şekillendirilmeye başlanmış, 1923’te İzmir’deki ilk İktisat Kongresi’nde eğitime yönelik Liberal anlayışlar geliştirilmiştir. Bundan yola çıkarak, Cumhuriyet döneminde dünyanın birçok yerinde olduğu gibi eğitim ve ekonomi arasında direkt bir etki olduğu gözlemlenmiş, bu nedenle henüz yeni oluşmakta ve kalkınmakta olan Cumhuriyetin ekonomik istikrarını ve üretim gücünü artırmak adına eğitim, devlet tarafından karşılanmaya başlanmıştır. Cumhuriyet yönetimi, Osmanlıdana a devraldığı üç yönlü eğitim sisteminden ötürü üç farklı insan yetiştirilmesine yol açan eğitim sistemine,a  Tevhidi Tedrisat Kanunu ile son vererek, ümmet yerine yurttaşı olmayı, Cumhuriyetin gerektirdiği insan tipini oluşturmayı hedeflemiştir. Bu amaçla Tevhidi Tedrisat Kanunu devamında tekke ve zaviyeler kapatılarak eğitimin devlet eliyle tek elden verilmesi sağlanmış harf ve dil devrimleriyle okuma-yazmayı topluma yaygınlaştırmak istemiş ve başta ilköğretim olmak üzere diğer öğretim düzeylerinde okullaşma oranlarını yükseltmeyi hedeflemiştir. Bununla birlikte öğretmen yetiştirmeye büyük önem vermiştir. 1924 Anayasasıyla da “İlköğretim bütün Türkler için zorunlu ve Devlet okullarında parasızdır” hükmü getirilmiştir. Cumhuriyet döneminde öğretmen okulları genel bütçeye alınmışsa da ilköğretim, illerce yönetilmektedir. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında eğitim finansmanı konusunda genel ekonomik durumdan kaynaklanan önemli sıkıntılar yaşanmışsa da; eğitime giderek daha fazla önem verme çabası da yoğun biçimde sürdürülmüştür.

Planlı kalkınma dönemi diye adlandırdığımız büyük buhran ve ikinci dünya savaşından sonra 1960 sonrası Kalkınmanın sürükleyici faktörlerinden en önemlisinin beşeri kaynakların verimli kullanılması olgusunun kaçınılmaz olduğu varsayımı ile yurttaşların eğitim yoluyla ülke kalkınmasına hizmet etmesinin önemi ortaya çıkmıştır. Nüfusun giderek artması ama kamusal kaynakların sınırlılığından dolayı eğitime yönelik finansmanda özel sektörün önemli ölçülerde katkısı olmaya başladığı gözlemlenmiştir. Eğitimde fırsat eşitliği ve zorunlu eğitim süresi kademeli olarak arttırılarak: Yükseköğretime yönelik yapılan planlamalar ile gelişen meslek grupları ve ihtiyaç doğrultusunda ara eleman yetiştirmeye yönelik örgün eğitim modelleri geliştirilmek istenmiştir. İlk vakıf yükseköğretim kurumları ( meslek yüksekokulları) denemesi yapılmıştır. Her ne kadar yükselmeye başlayan liberal anlayış eğitime de etkisini göstermiş ise de bu dönemde devlet eğitimden elini çekmeyerek yeni olanaklar sağlamaya devam etmiş, bununla birlikte özel sektörden kontrollü bir şekilde eğitim hizmeti vermesi sağlanarak zorunlu eğitimdeki devletin finans yükünün azaltılması hedeflenmiştir. Bu husus 2. ve 3. kalkınma planlarında somut bir şekilde yer almıştır. Önceleri eğitime yönelik bu yeni yaklaşıma tepkisel yaklaşılmış olsa da gelinen noktada kaynak aktarımı ve kaynakların doğru değerlendirilmesi açısından Türkiye’de eğitim finansmana yönelik kararların 80’lerin sonu ve 90’larda sağlamlık kazandığı gözlemlenmiştir. Özellikle 1982 Anayasası ve ile birlikte özel okulların eğitim yatırmaları ve 1990 lı yıllardan sonra oluşan vakıf yükseköğretim kurumlarının yaygınlaşması ile özel okullaşma oranı ülkemizde %10 lar seviyesini yakalamıştır.

Ülkemizde 1960 dan günümüze toplam 11 adet beş yıllık kalkınma planı yapılmıştır. Bunlardan Birincisia  (1963-1967), İkincisi (1968-1972), Üçüncüsü (1973-1977), Dördüncüsü (1979-1983), Beşincisi (1985-1989), Altıncısı (1990-1994), Yedincisi (1996-2000), Sekizincisi (2001-2005),a  Dokuzuncusu (2007-2013), Onuncusu (2014-2018), son olarak On birincisi (2019-2023) yıllarını kapsamaktadır. 2007 den itibaren 2021 yılında kapsayan son üç, Beş Yıllık Kalkınma Planını ele alarak basit bir değerlendirme yaptığımızda:

Yukarıda örnek olarak 9. 10.ve 11. kalkınma planlarından alınmış tablolar yer almaktadır. Bu tablolardaki hedefleri, Milli Eğitim Bakanlığının her eğitim öğretim yılı sonunda yayınladığı istatistikler ile karşılaştırdığımızda: Kalkınma planlarındaki hedefin çok uzağında olunduğu net bir şekilde görülmektedir. Bunun yanı sıra kalkınma planlarındaki hedef ve temennilerin gerçekleşebilmesi için her ne kadar belirgin bir artış sağanmış gibi görünse de milli gelirden eğitme harcanan payın gelişmiş ülkelerin seviyesinde ve/veya üzerine çıkmalı ki gelişmiş ülkeleri yakalama imkanımız olsun.

Yine son üç kalkınma planı irdelendiğinde eğitimde fırsat eşitliğinin artırılması ve hizmet sunumunun iyileştirilmesi kapsamında iyileştirmeler gözlemlenmiş özelikle ücretsiz ders kitabı sağlanması gerçekleştirilmiş görünmektedir.a  Bunu yansıra 12 yıllık zorunlu eğitimde, taşımalı eğitim gibi uygulamalara geçildiği görünmüş ancak bunu köylerde okulların kapatılmasına sebebiyet vermesinden ötürü devlet ve milli birlik kavramlarının temsili noktasında köylerde devleti temsil eden atanmış kişi öğretmen iken (eski değimle muallimler iken), bu uygulama sonrası öğretmenden ziyade diğer kamu görevlilerine geçmiştir.a a  2006-2007 eğitim öğretim yılında brüt okullaşma oranı okul öncesi eğitimde 4-5 yaş için yüzde 24, ilköğretimde yüzde 96,3 ve ortaöğretimde yüzde 86,6 iken, 2012-2013 eğitim öğretim yılında okul öncesi eğitimde yüzde 44, ilköğretimde yüzde 97,6 ve ortaöğretimde yüzde 96,8 olarak gerçekleşmiştir. Dokuzuncu Kalkınma Planı dönemi başında 93 olan üniversite sayısı 2013 yılı Mayıs ayı itibarıyla 170’e ulaştığı gözlemlenmiştir. (bugün vakıf (74) ve devlet üniversite (129) toplamı vakıf meslek yüksek okulları (4) dahil 207 dir.) Dokuzuncu Kalkınma Planı hedefleri aşılmış görünmektedir. Ancak öğretim üyesi yetersizliği bu üniversitelerin istenilen kalitede öğrenci yetiştirilmesine büyük bir engel olduğu da kaçınılmazdır. Her ne kadar son yıllarda okullaşma oranı artmış olarak görünse de Ülkemizdeki okullaşma oranı gerek OECD gerekse AB ortalamalarına göre düşük kalmaya devam ettiği gözlemlenmektedir. Bu husus beşeri sermayenin oluşturulması ile kalkınmanın gerçekleşmesinde eğitimde nicelik mi yoksa nitelik mi? Tartışmasını beraberinde getirmesi kaçınılmaz olmuştur. Ancak anlaşılan o ki mevcut eğitim politikalarda nicelik olarak sayıya ulaşmanın nitelikli eğitimin önüne geçtiği gözlemlenmektedir. Bu da yetersiz beşeri sermaye ve yetersiz kalkınma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde gerek cumhuriyetin ilk yıllarındaki iktisat kongrelerinde gerekse1960 dan sonra planlı kalkınma hedefleri doğrultusunda oluşturulan beş yıllık kalkınma planlarında eğitime mutlak yer verilmiştir. Özellikle beşeri sermayenin gelişmesi adına kalkınma planlarında eğitimin yeri giderek artmıştır. Ancak beşeri sermaye yapılan yatırımın etkisinin uzun vadelerde ortaya çıkması sebebi ile maalesef ki hükümetlerin ekseriyetle eğitim alanında daha popülist yaklaşımlar sergilediği gözlemlenmiştir. Başka bir değişle eğitim politikaları devlet politikası olarak ele alınmayıp hükümet politikası olarak ele alındığı gözlemlenmiştir. Öyle ki; zaman zaman aynı hükümetin değişen Milli Eğitim Bakanları farklı eğitim politikaları düzenleyerek hayata geçirmeye çalışmış olmaları Türk eğitim sisteminde büyük yaralar açmıştır. Eğitimi ve kalkınma ilişkisini ele alan literatür ve doktrin taramalarında ortak olarak eğitim, en önemli beşeri sermaye bileşeni olarak gösterilmiş, yine eğitim alanında yapılan pozitif iyileştirmelerin, kalkınmayı doğrudan etkilediği tartışmasız olarak konsensüs şeklinde kabul görmüştür. Toplumlarda eğitim seviyesinin yükseltilmesi; özellikle gelişmekte olan ülkelerde işsizlik ve yoksullukla mücadelede etkin bir politika aracı olarak öne çıktığı konusunda mutabık olunduğu gözlemlenmiştir. Eğitim seviyesinin yükselmesi işgücü ve verimliliğin artmasını tetiklemekte olduğu; ülkelerin rekabet gücünü olumlu etkilediği ve ülkelerin dışa açılmalarını kolaylaştırdığı çoğunlukla kabul görmüştür. Eğitim düzeyindeki farklılıklar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki ekonomik performans farklılığının temel nedenleri arasında yer aldığı kabul edilmiştir.

Kalkınma ve eğitim ilişkisinin Türkiye özelinde etkilerini yukarıda kısaca bahsetmiştik. Bu çerçevede Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren gerek iktisat kongreleri gerekse planlı kalkınma dönemi ile başlayan 5 yıllık kalkınma planları ve mevcut veriler ışığında yapılan çalışmalarda:a  Doktrin,a  kalkınma planlarında öngörülen hedefler ile hedeflerin gerçekleşmesinin örtüşmediği, eğitime yapılan yatırımların yeterli seviyede olmadığı, bu sebeple kalkınmanın ve beşeri sermayenin istenilen seviyeye ulaşılmadığı bunun için genel bütçede eğitime ayrılan payın beklenenin çok daha üzerinde olması gerektiği hususu ekseriyetle kabul gördüğü gözlemlenmiştir. Türkiye’nin eğitim endeksi verileri iyileşme içerisinde yer almasına rağmen bu iyileşme eğitim seviyesini yeterli düzeye ulaştıramamıştır. Zira gelişmiş ülkelerde eğitime yapılan yatırımlar çok daha üst seviyede olmaktadır. Bu kapsamda kalkınma ve çağın gerekliliklerini ve toplumsal refahın sağlanması için Türkiye’de eğitim alanında çağdaş eğitim politikaları geliştirilmesi kaçınılmazdır. Politika yapıcıların yürürlükteki eğitim faaliyetlerine nitelik kazandırılarak çağdaş ve ilerici uygulamalar getirilerek eğitim seviyesinde artışı sağlanması ve eğitim alanında yeniliklere olanak sağlayacak çözümler üretilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda nicelikli sayılara odaklanmayan, nitelikli sonuçların hedeflendiği eğitim politikalarının oluşturulması; ulaşılması hedeflenen kalkınmanın birincil şartıdır.

Ülkelerin eğitim alanına yapılan harcamaları kalkınmışlık düzeyleri ile doğru orantılı olduğu bilinmektedir.a  “Norveç’te eğitime yapılan toplam kamu harcamalarının GSYİH içerisindeki oranı %8,7, Yeni Zelanda’nın %7,4, Türkiye’nin %4,1, Arjantin %6,3 ‘dür. İnsani kalkınmışlık seviyesinde Norveç 1. sırada, Yeni Zelanda 7. sırada, Türkiye 69. sırada ve Arjantin 49. sırada yer almaktadır ( OECD, 2014) Eğitim, kalkınmanın temel göstergeleri olan ekonomi, sağlık ve sosyokültürel gelişmişliği doğrudan etkiler. Bir ülkenin kalkınmışlık düzeyini belirlemede kullanılan en önemli ölçütlerden biri, o ülkenin sahip olduğu insan kaynaklarının niteliğidir. Ekonominin ihtiyaç duyduğu işgücünü yeterli sayı ve nitelikte yetiştirmiş olan ülkelerin, gelişmiş ülkeler olduğu görülmektedir. Buna karşılık geri kalmış ülkelerin çoğu, ekonomilerinin ihtiyaç duyduğu işgücünü yetiştirme konusunda ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Türkiye’de eğitim yatırımlarının artmasının gerekliliği, sürekli tartışılan bir konudur. Ancak eğitimde politik ve yasal anlamda gelişme çabaları sürdürülmekte ise de eğitim yatırımları beklenen düzeyde olmamıştır. Kalkınma stratejileri arasındaki temel farklılık eğitime bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Kısacası kalkınmakta olan ülkeler eğitim politikalarını kalkınma stratejilerinde bir araç olarak kullanırlar.

Eğitimin kalkınma üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla yapılan çalışmalar, iktisat teorisinde önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’de de, cumhuriyetin kuruluşundan beri eğitim ve kalkınma arasında çok sıkı bir ilişki kurulmuş ve modernleşme sürecinde eğitimin önemli bir işlev gördüğü vurgulamıştık. Eğitime yüklenen işlev ve eğitimden beklentiler tanımlanan kalkınma hedeflerine göre değişirken, eğitim ve kalkınma ilişkisi de yeniden biçimlenmiştir. Bu durum yapılan 5 yıllık ulusal kalkınma planlarında da gözlemlenmiştir.a  Türkiye İstatistik Kurumunun 2019 yılı verilerine göre, bir önceki yıla göre Eğitim Harcamaları %18,2 artarak 259 milyar 220 milyon TL yükseldiği. 2019 yılında bir önceki yıla göre eğitim harcamalarının en çok yükseldiği eğitim düzeyleri; %31,9 ile ilkokul, %26,4 ile ortaokul olduğu görülmektedir.

Eğitim harcamaları temel göstergeleri, 2011-2019

Ekonominin genel yapısı, eğitimle kişisel gelir dağılımı arasındaki ilişkiyi etkilemektedir. Eğitime ayrılan pay artığında gelir dağılımı adaleti ve milli gelir artışı yükselmektedir. Bununla birlikte eğitim kademeleri arasındaki oran da etkili olmaktadır. Eğitim kademelerini gösteren piramit ne kadar düzgün olursa eğitimin gelir dağılımını ve milli gelir artışını etkilemesi de o derecede yüksek olmaktadır.

Yine TÜİK verilerine göre Eğitim harcamasının gayrisafi milli hasıla incelendiğinde, eğitimin yurtiçi hasıla içindeki payı %6,0 olduğu görünmektedir. Eğitim harcamasının gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı 2018 yılında %5,8 iken, 2019 yılında %6,0 olduğu. Devletin eğitim harcamasının gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı ise 2018 yılında %4,3 iken, 2019 yılında %4,4 yükseldiği gözlemlememiştir. Ayrıca Devlet kurumları en büyük eğitim harcamasını yükseköğretime yaptığı gözlemlenmiştir. Tabi bu harcamaların kalkınmış ülkelerin harcamalarının çok gerisinde kaldığı tartışmasız bir gerçektir.

Toplam eğitim harcaması, 2011-2019

Finans kaynaklarına göre eğitim harcamalarının dağılımı (%), 2019

Yine Türkiye’de 2019 yılında yapılan eğitim harcamalarının %74’ü devlet tarafından finanse edildi. Eğitim harcamaları içerisinde hane halklarının yaptığı harcamaların payınına  %20,8, olduğu Özel kurumlarca yapılan harcamaların ise %10,9 ü olduğu belirlenmiştir.

Eğitim düzeylerine göre öğrenci başına yapılan harcama tutarı (TL), 2019

Eğitim düzeylerine göre değerlendirildiğinde, 2019 yılında öğrenci başına harcamanın en yüksek olduğu eğitim düzeyi 18 bin 830 TL ile yükseköğretim olduğu tespit edilmiştir. Okullaşma oranlarının bir türlü yeterli hale gelmemesinin nedenlerinden biride yine dengesiz gelir dağılımıdır. TÜİK verilerine göre (tablonun çok büyük olması sebebi ile paylaşılamadı) okullaşma oranı son 10 yılda süreçte 12 yıllık zorunlu eğitim de dikkate alındığında sadece orta eğitim ( lise) seviyesinde belirgin bir artış gözlemlenmekte, Yükseköğretim dahil diğer kademelerde belirgin bir artış gözlenmemektedir.a  Türkiye’de Özellikle bölgeler arasındaki gelir dağılımı dengesizliği, önemli sorunlarından birisi gibi görünmekte, düşük gelirlere sahip bölgelerdeki okur-yazarlık oranlarının düşüklüğü, gelir dağılımının okullaşmanın önünde bir engel oluşturduğunun kanıtıdır. Geleneksel eğitim sistemleri, bilim ve teknolojide hızlı gelişmeler, sosyoekonomik küreselleşme ve bilgisayar kullanımı, toplumun dönüşümü ve çağın değişmesiyle değerini kaybetmektedir. Bu nedenle eğitim kavramlarının amaçlarına yönelik eğitim reformu için kapsamlı bir plan hazırlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu planın uygulamaya konulmasında halkın desteği ve planı anlaması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görülmektedir. Günümüz toplumları ve örgütler hızla gelişen ve değişen bir dünyada yer almaktadır. Dünya, teknolojideki akıl almaz hızlı değişim, küreselleşme ve artan rekabetle ve aşırı tüketim toplumu olma olguları ile karşı karşıyadır. Bu gelişmeler karşısında ülkelerin en fazla önem vermesi gereken alan eğitim olması kaçınılmazdır. Çünkü bu süreci bu aşamaya getiren, oluşturan temel kaynak da eğitimdir. Eğitim teknolojiyi, teknoloji rekabeti ve artan bu rekabet de zaman içinde küreselleşmeyi beraberinde getirmektedir. Günümüz toplumlarının yoğun ve sürekli biçimde yaşadığı hızlı değişim süreci, birçok toplumsal kurumun ve ekonomik hayatın basit iyileştirmelerle değil, köklü reformlarla yeniden yapılandırılmasını gerektirmiştir. Eğitimi kişilerin yetenek ve becerilerini geliştiren, onların bilgi ve beceri edinmesini ve sosyalleşmelerini sağlayan bir süreç olmakla birlikte toplumunda kalkınmışlığını doğrudan arttırdığı artık kesin olarak bilinmektedir. Kalkınmanın sağlanması için gerekli insan gücünü yetiştirmek, geliştirmek ve bireyleri bilgi ve teknoloji çağında üretici hale getirmek hedef olarak alındığında, bu hedefe ulaşmak için kullanılacak araç mutlaka eğitim olacaktır.a  Artık bilgi ekonomik alanda sermaye ve emek faktörlerinin önüne geçmiştir. Üretim artışı ve ekonomik gelişme bilgi aracılığıyla çok daha kolay ve ucuz bir şekilde sağlanmaktadır. Günümüzde bir ülkenin, bir örgütün uluslararası rekabet gücü, yüksek katma değerli mal ve hizmet üretmesiyle mümkündür. Bu da ancak eğitim ile gerçekleşir. Eğitim ülkelerin kalkınmasında önemli bir role sahiptir. Bir taraftan kalkınma sürecinde ihtiyaç duyulan nitelik ve nicelikte işgücü sağlama fonksiyonunu yerine getirirken; diğer taraftan bilgi üretme ve yayma fonksiyonu ile ülkelerin modern üretim teknolojilerini takip etme, geliştirme ve üretim sürecine aktarmasına katkı sağlamaktadır. Eğitim seviyesi yükseldikçe işgücünün verimliliğinin artması; ülkelerin rekabet gücünü olumlu etkilemekte ve dışa açılmalarını kolaylaştırmaktadır. Toplumlarının bilgi ekonomisi aşamasına geçmiş olması ve bu aşamaya geçişte eğitimin üstlendiği rol, gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin eğitim harcamalarını artırma konusunda teşvik eden önemli bir faktör olmalıdır. Gelişmiş, rekabet gücü yüksek ülkelerin en önemli avantajı; iyi eğitilmiş, nitelikli, üretim sürecindeki değişimlere ayak uydurabilen işgücüne ve yüksek bilgi üretme kapasitesine sahip olmalarıdır.

Özetle, değişen sermaye birikimi sürecine paralel kalkınma yaklaşımları değiştikçe, kalkınma-beşeri sermaye-eğitim ilişkisi de yeniden şekillenmekte, İnsani gelişmişlik endeksi de aynı şekilde evrimleşerek yeni şekil almaktadır. Sonuç olarak bu durum da “eğitimin” olmazsa olmaz bir faktör olduğu görülmektedir. Kalkınmanın ekonomik büyüme ekseninde tanımlandığı günümüzde insan sermayesine yapılan bir yatırım olarak eğitim, ekonomik büyümeyi sağlayan önemli bir faktör olarak görülmektedir.a  Ekonomik büyüme merkezli kalkınma yaklaşımlarının gerilemesiyle birlikte insan sermayesi yaklaşımı gözden düşse de, 70 li yıllardan itibaren tekrardan yenilenerek gündeme gelmiştir. Sonuç olarak baktığımızda ulusal kalkınma ekonomik, siyasal ve sosyal alanda sağlanan gelişmeler ile üç boyutlu bir çerçevede gerçekleşir diyebiliriz. Unutulmamalıdır ki Ekonomik sosyal ve siyasal alandaki gelişmelere yani ulusal kalkınmaya bir bütün olarak katkıda bulunan tek bir unsur varsa o da eğitimdir. Kalkınmış ve gelişmiş ülke olmanın tek yolu, eğitim politikalarının popülist yaklaşımlar bir kenara bırakılarak hükümet politikası olmaktan çıkartılarak devlet politikası haline dönüştürülmesi ve yeni bir eğitim seferberliği ile mümkün olacaktır.

Av. Oğuz Can BAHAR

İSTEK EĞİTİM KURUMLARI HUKUK MÜŞAVİRİ

Kaynakça

  1. Yenilmez, U , Taş, U , Yenilmez, F . (2008). TÜRKİYE’DE EĞİTİMİN KALKINMA ÜZERİNDEKİ ROLÜ VE EĞİTİM YATIRIMLARININ GERİ DÖNÜŞ ORANI . Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi , 9 (1) , 155-186 .
  2. Uçan, O , Yeşilyurt, H . (2016). TÜRKİYE’DE EĞİTİM HARCAMALARI VE BÜYÜME İLİŞKİSİ . Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 9 (2) , 179-185
  3. Çalışkan, Ş , Karabacak, M , Meçik, O . (2013). Türkiye’de Eğitim-Ekonomik Büyüme İlişkisi: 1923-2011 (Kantitatif Bir Yaklaşım) . Yönetim Bilimleri Dergisi , 11 (21) , 29-48. Retrieved from
  4. Doç. Dr., Anadolu Üniversitesi, İİBF, İktisat Bölümü. E-posta: ceydae@anadolu.edu.tr ** Bu makale, yazarın “Türkiye’de Mesleki ve Teknik Eğitimin İktisadi Kalkınmadaki Yeri ve Önemi” (Anadolu Üniversitesi, SBE, Mayıs 2007) adlı doktora tez çalışmasından türetilmiştir.
  5. Gövdeli, T . (2016). TÜRKİYE’DE EĞİTİM-EKONOMİK BÜYÜME İLİŞKİSİ: YAPISAL KIRILMALI BİRİM KÖK VE EŞBÜTÜNLEŞME ANALİZİ . Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 9 (3) , 223-238 . Retrieved from
  6. Akça, Y , Şahan, G , Tural, A . (2017). Türkiye’nin Kalkınma Planlarında Eğitim Politikalarının Değerlendirilmesi . Uluslararası Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi (UKSAD) , Special Issue 2 , 394-403
  7. EndNote’a AktarZotero’ya AktarMendeley’e AktarBibtexPDFa  a  a  a  a  MUHARREM AFŞARa (Anadolu Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü, Eskişehir, Türkiye)
  8. Altundemir, M . (2012). KALKINMA PLANLARINDAN EĞİTİME BAKIŞ: KAMUSAL MALLAR TEORİSİ PERSPEKTİFİNDEN . Bilgi Ekonomisi ve Yönetimi Dergisi , 7 (1) , 94-105 .
  9. Erdoğan, D , Yıldırım, A . (2009). TÜRKİYE’DE EĞİTİM ”“ İKTİSADİ BÜYÜME İLİŞKİSİ ÜZERİNE EKONOMETRİK BİR İNCELEME . Bilgi Ekonomisi ve Yönetimi Dergisi , 4 (2) , 11-22 .
  10. Kalkınma ve Eğitim İlişkisi: İnsani Gelişme Endeksine Göre Türkiye’nin Eğitim Düzeyinin Değerlendirilmesi Asst. Prof. Dr. Emine Fırat (Aksaray University, Turkey) Emre Ürün (Aksaray University, Turkey) Aytaç Aydın (Aksaray University, Turkey)
  11. Milli Eğitim Bakanlığınca açıklanan Yıllık istatistikler ve raporlar
  12. 5 yıllık kalkınma planları (1960 dan günümüze 11 adet kalkınma planı)
  13. Türkiye İstatistik Kurumu verileri

1969 yılında Van’da doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimimi İzmir’de Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. Lisans eğitimi ile birlikte 30 yılı aşkın hukuk ve 25 yıla yakın avukatlık mesleğinin yanı sıra uzun yıllar üst düzey yöneticilik yaptı. Farklı disiplinlerde 2 yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen doktora eğitimine devam etmektedir. Halen Yeditepe Üniversitesi ve İstek Eğitim kurumlarında Hukuk Müşaviri olarak çalışmalarına devam etmektedir. Özellikle 2547 sayılı Kanun kapsamında Vakıf Yükseköğretim Kurumları ile 5580 sayılı Kanun ve k12 seviyesinde örgün eğitim konusunda yaklaşık 15 yıllık birikim ve tecrübeye sahip olarak, gerek eğitim hukuku gerekse eğitim yönetimi konusunda deneyim ve birikime sahip olan Av. Oğuz Can Bahar, bu deneyim ve birikimlerimi çeşitli yazı ve makaleler ile zenginleştirmektedir. Çalıştığı kurumlarda akademik ve idari personelin hukuku statülerine yönelik birçok içtihadın oluşumunu sağlayarak akademik çalışmalarını uygulama ile de birleştirmeyi başarmış bir hukukçudur.