Kadına Yönelik Şiddet ve Devletin Sorumluluğu

ÖZ

Kadına yönelik şiddet çok büyük bir insan hakları ihlalidir. Devletler bu şiddeti ortadan kaldırabilmek için toplumdaki cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırarak herkese eşit haklar tanıması gerekmektedir. Taraf olduğumuz İstanbul sözleşmesiyle ulusal mevzuatımız değiştirilerek hem şiddet öncesi hem de şiddet sonrası gerekli tedbirleri  almakla yükümlüdür. İstanbul sözleşmesiyle toplumda görülen cinsiyet eşitliğinin sağlanması devletin temel görevidir. Opuz v. Türkiye kararına konu olayda Türkiye aile içi ev şiddetinde ceza alan ilk ülke olmuştur.

ABSTRACT

Violence against women is a huge violation of human rights. In order to eliminate this violence, states should eliminate gender inequality in society and give equal rights to everyone. With the Istanbul convention to which we are a part of, our national legislation shall be changed and it is obliged to take necessary precautions both before and after violence. Ensuring gender equality in society with the Istanbul convention is the fundamental duty of the country. In the decision named Opuz v. Turkey, Turkey is the first country for criminal domestic violence in family.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET KAVRAMI

Şiddet, Türk Dil Kurumu’na göre; Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik; Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma olarak tanımlanmaktadır.[1] Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ne göre ise şiddet ‘‘Kendine, bir başkasına, bir gruba veya bir topluluğa karşı kasıtlı kuvvet veya güç kullanımı sonucunda yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, çarpıklık veya yoksunluk ile sonuçlanma olasılığı yüksek olan şey’’ olarak tanımlamaktadır.[2] Kadına yönelik şiddet ise cinsiyet ayrımından dolayı kadına sadece kadın olduğu için uygulanan, kadının haklarını kısıtlayan her türlü tutum ve davranışlardır. Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nin 1. maddesi  kadınlara yönelik şiddet kavramını ‘‘Bu deklerasyonun amacı doğrultusunda “kadına karşı şiddet” terimi, toplumsal cinsiyete dayanan ve sonucunda fiziksel, cinsel veya zihinsel zarara veyahut kadının ızdırap çekmesine sebep olan veya sebep olması muhtemel olan davranışlardır ve bununla birlikte toplum içinde ya da özel hayat sınırları içerisinde gerçekleştirilmesi fark etmeksizin yukarıda sayılan sonuçları oluşturabilecek eylemlerin gerçekleştirileceği yönünde tehdit, cebir ya da hürriyeti tahdit de bu kapsamın dahilindedir’’ olarak tanımlamaktadır.[3] Tanımda her ne kadar açıkça ifade edilmemişse de tanımı yorum yoluyla genişletilerek kadını, kasıtlı iradeyle ekonomik yönden yoksun bırakılması da kadına yönelik şiddet sayılabilmektedir. Kadına yönelik şiddet toplumun her alanında varolan cinsiyet eşitsizliğinin bir yansıması olarak karşımıza çıktığı için kadına yönelik şiddet sadece Türkiye’nin değil aksine bütün dünyanın büyük bir sorunudur.[4]

KADINA YÖNELİK ŞİDDET’İN TÜRLERİ

Kadına yönelik şiddet, kadınların temel hak ve özgürlüklerini açık bir şekilde ihlal eden ve kadın ile erkeğin arasında erkek lehine olan bir güç dengesizliği yani cinsiyet eşitsizliği sonucu ortaya çıkmaktadır. Keza kadının aile içindeki eşitsizliğe dayanan konumu ve ev içindeki ataerkil zihniyet yüzünden kadının emeğinin değersiz sayılması ve emeğinin sömürülmesine müsait varlık olarak algılanması sonucu kadın aile içinde şiddete maruz kalabilmektedir. Kadına yönelik şiddeti sadece fiziksel şiddet olarak ele almak yapılabilecek en büyük hatadır. Bu sebeple bu şiddet olgusunu geniş olarak ele almak gerekmektedir. Kadına yönelik şiddet ve bunun bir alt türü olan kadına yönelik aile içi şiddet genelde fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik şiddet olmak üzere 4 türdür.

FİZİKSEL ŞİDDET: Kadına zorla bir şey yaptırmaya veya yaptırmamaya çalışmak için kullanılan zarar verici fiziksel eylemlerdir. Genelde en sık olarak fiziksel şiddet kullanılır. Kadında korku ve panik yaratmak amacıyla genelde bedene yönelik yapılan saldırıdır. Evlilik içi veya evlilik dışı kadının tartaklanması, itilip kakılması, dövmek(tekme-tokat atmak, kolunu sıkmak, saçlarını çekmek gibi), kesici, delici ve vurucu aletlerle (bıçak, makas, her türlü patlayıcı ve yaralayıcı aletler) kimyasal madde dökmek (kezzap gibi) hatta hasta olan ve tedavisinin hastanede yapılması (ameliyat olması veya hekimin müdahalesi gerektirecek durumların olması gibi) gereken kadının tedavisinin yapılmaması için hastaneye gitmesine izin verilmemesi de fiziksel şiddet sayılmaktadır.

DUYGUSAL (PSİKOLOJİK) ŞİDDET: Bu şiddet türü fiziksel şiddetten farklı olarak bedene değil kadının psikolojisine etki etmektedir. Duygusal şiddette kadının kendisini değersiz hissetmesi, kendine olan saygısını yitirmesi etkileri görünür. Bu şiddet türlerine örnekler verecek olursak;

·         Rejection dediğimiz reddetme yani kadının düşüncelerini, fikirlerini veya görüşlerini reddetmek olarak tanımlanabilir. Bir bakıma kadını yok saymaktır.

·         Isolation dediğimiz kadını izole etme şiddeti vardır. Bu şiddet genelde kadının aile bireyleri veya arkadaşlarıyla görüşmesini, iletişim kurmasına engel olmaktır. Normalde yaptığı spor, çalıştığı iş yeri veya okuduğu okula gitmesine engel olmak bu kapsamda sayılmaktadır. Bu şiddet tipi flört aşamalarında başlayabilmektedir. Flört aşamasında bu ‘‘romantik’’ gözüken davranış aslında şiddetin bir türüdür.

·         Put-downs dediğimiz ise küçültücü davranışlar kadına (fahişe, aptal, beceriksiz.. ) gibi isimler takmak, toplum önünde herkesin içerisinde utandırmaktır.

·         Bir de Causing Fear dediğimiz korkuya neden olma şiddeti vardır. Kadın korkutup tehdit altında bırakmaktır. Böylece kadını dilediği gibi kontrol etmekte ve kadının özgürlüklerini kısıtlamaktır.[5]

CİNSEL ŞİDDET: Cinsel şiddete saldırganın amacı kadının cinselliğinden faydalanmaktan ziyade kadını kontrol edebilme ve aşağılama amaçlıdır.[6] Toplumda ar, ahlak, namus, haysiyet gibi kavramların hüküm sürdüğü yani cinselliğin tabu olduğu toplumlarda görülen bir şiddet türüdür. Kadının iradesi olmadan cinsel ilişkiye girme, sesli veya sözlü olarak taciz kapsamına giren eylemlerin tümüdür. Kadına cinsel yolla bulaşan hastalık bulaştırmak, kadının iradesi olmadan veya iradesi sakatlanarak istemediği şekilde ve zamanlarda cinsel ilişkiye girmek, cinsel ilişkide kadına zarar vermek amacıyla yapılan eylemler bu kapsama girer.[7]

EKONOMİK ŞİDDET: Ekonomik şiddet (Financial abuse), ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların sıkça karşılaştığı şiddet türüdür. Kadının parasızlık ile tehdit edilmesi buna örnek verilebilir. Kadının elindeki paraya el koymak veya denetlemek, yetersiz para ile yetinmesini beklemek, erkeğin çalışmayıp kadının zorla çalıştırması buna örnek verilebilir. Kadının eğitim almasına engel olmakta kadına yönelik ekonomik şiddet içerisinde sayılabilmektedir. Çünkü kadının eğitim almasıyla birlikte ekonomik bağımsızlığını kazanabilmekte eğer eğitim hakkından mahrum kalırsa ekonomik olarak ya aile büyüklerine ya da eşine sonuna kadar bağlı olacaktır. Aile içinde ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların sürekli olarak maruz kaldığı şiddet türüdür. Bu sebeple ekonomik özgürlüğü olmayan kimi kadınlar boşanamamakta ve şiddete sessiz kalmaktadır.[8]

KADINA YÖNELİK ŞİDDETTE DEVLETİN KORUMASI GEREKEN HUKUKSAL DEĞERLER: YAŞAM HAKKI VE EŞİTLİK İLKESİ

Devlet dediğimiz tüzel kişilik, aslında bireyleri iç ve dış tehditlerden korunma ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Bu sebeple devlet, bünyesinde bulunan bireylerin haklarını korumak ve refah, hukuka uygun bir yaşam vermesi gerekmektedir. Kadına yönelik şiddet aslında çok ciddi insan hakkı ihlalidir. Bu sebeple devletin kadına yönelik şiddet konusunda kesin ve net kararlar almak zorundadır. Kadının şiddete uğramasıyla yaşam hakkı ihlal edilmekle birlikte ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesi de ihlal edilmektedir. Yaşam hakkı birincil haktır. İnsanın en temel hakkıdır. Temel hak ve özgürlüklerin uygulanması için öncelikle yaşama hakkının olması gerekmektedir.

Yaşama hakkında, kişinin yaşamına yönelen herhangi bir riskin veya tehditin ortadan kaldırılması için kamusal makamlardan kamusal koruma talep edebilmeyi de içermektedir. Kamusal koruma hem negatif yükümlülük (yaşam hakkına saygı duymak) hem de pozitif yükümlülük (şiddetin önlenmesi bakımından gerekli ve yeterli tedbirleri almak) söz konusudur. Yaşam hakkının korunması için yasal düzenleme ve başvuru yollarının olması önemli değil, önemli olan bu hakkın korunması için etkili ve sonuç alınabilir bir mekanizmanın olması gerekmektedir.[9] Çünkü yaşam hakkının ihlal edildiği bir olayda yargıya başvurup, etkin bir sonuç alınamaması sonucunda devletin yaşam hakkını korumaya çalıştığını söylemek çok zor olacaktır.

Eşitlik ilkesi kavramı, Anayasa Mahkemesinin yaptığı tanıma göre ‘‘herhangi bir nesnel ve makul dayanağı olmaksızın aynı durumdaki bireylere farklı muamelede bulunulmamasına ilişkin gerekliliği’’ belirtmektedir.[10] Yani eşitlik ilkesi kavramı herkesin eşit olması anlamına gelmemektedir. Makul dayanağı varsa belirli durumlarda kişiler arasında bir fark yaratılabilir. Buna pozitif ayrımcılık denmektedir. Ayrımcılık ise eşitliğin bir diğer yüzüdür. Bu yüzden eşitlik ilkesi zarar görürse ayrımcılık yasağı da ihlal edilmiş sayılır. Anayasamızın 10. maddesi Kanun Önünde Eşitlik başlığında ayrımcılıkla ilgili herhangi bir tanıma yer vermemiştir. Keza Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 14. maddesinde Ayrımcılık Yasağı başlığıyla ayrımcılık yasağını düzenlemiş ancak burada da ayrımcılıkla ilgili herhangi bir tanıma yer vermemiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlarında ayrımcılığın tanımı yapılmıştır. Buna göre ayrımcılık, makul dayanağı veya meşru bir amacı yoksa yapılan her türlü ayrım olarak tanımlanır.[11]

KADINA YÖNELİK ŞİDDETTE DEVLETİN SORUMLULUKLARI

Yukarıda değindiğim kamusal koruma 2 başlıkta incelenir. İlki pozitif yükümlülük, ikincisi ise negatif yükümlülüktür. Negatif yükümlülük ise devlete yasaların izin verdiği haller dışında hakka müdahale etmeme görevidir. Pozitif yükümlülük devletin aksiyona yani eyleme geçme yükümlülüğüdür yani temel haklardan etkili bir biçimde yararlanılmasını sağlamak için devletin aktif önlemler alma yükümlülüğü anlamına gelmektedir.[12] Yani devlet bireyin hakkını koruması için uygun tedbirler alması anlamına gelmektedir.[13] Devlet kadına yönelik şiddetin önlenmesi için gerekli tedbirleri almak zorundadır. Bunlara örnek vermek gerekirse şiddete uğrayan kadınlar için acil destek hattı kurulup psikolojik destek veya şiddet sonucunda ne yapması gerektiği hakkında bilgi verilebilir, şiddet mağduru kadının, şiddet gördüğü erkek tarafından tekrar şiddete maruz kalmaması için ev veya iş yerlerinin kolayca değiştirme imkanı verilebilir, ekonomik destek sağlanması veya kadının can güvenliği yok ise o zaman uygun bir koruma tedbirine hükmedilmesi gibi tedbirlerdir.

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR TÜRKİYE’NİN TARAF OLDUĞU ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER VE ULUSAL MEVZUAT

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi bakımından Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler;

·         Convention on the Elimination of Discriminitaion Against Women- CEDAW olan yani Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, gerçek eşitliği sağlamaya çalışan ve bu sözleşmeye taraf olan devletlerin kadın haklarının güvence altına alınıp, geliştirilmesi sağlayan bir sözleşmedir. Devletlere yüklenen görev ise kadınlara karşı yapılan ayrımcılığı, toplumsal cinsiyet eşitliğini ortadan kaldırmaya ve kadınlar üzerinde kalıplaşmış önyargıları kaldırılmasıdır. Bu sözleşme BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edilmiş ve 1981 yılında yürürlüğe girerken Türkiye bu sözleşmeye 1985 yılında taraf olmuştur.

·          Çin’in başkenti Pekin’de gerçekleştirilen ve 15 Eylül 1995 yılında kabul edilen Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planına[14] Türkiye çekince koymadan kabul etmiştir. Bu eylem planın amacı cinsiyet eşitliğin ortadan kaldırılması ve daha az şiddet daha çok adalettir.

·         Avrupa Konseyi tarafından 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açılan Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşmeyi ilk Türkiye imzalamış ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin kısa adı ise İstanbul Sözleşmesidir.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi bakımından en önemli mevzuatımız 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur. Bunun dışında Anayasamızın;

·         10. maddesi Kanun Önünde Eşitliği düzenlemektedir. Buradaki düzenlemeye göre kanun önünde din, dil, ırk, yaş, cinsiyete bakmaksızın herkes kanun önünde eşittir ve yine aynı düzenlemenin 2. fıkrasında ‘‘Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.’’ demektedir. Yani Türkiye’de erkeklerin kadınlardan üstün bir hakkı bulunmadığı ve herkesin eşit hakları sahip olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu yüzden devletin en temel görevi toplumdaki cinsiyet eşitsizliğini minimum düzeye indirerek ortadan kaldırmaktır.

·         17. maddesi yaşam hakkını düzenlemektedir. Yaşam hakkı zaten birincil bir haktır.

·         41. maddesine göre ‘‘Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.’’ Bu hüküm aile içi şiddetin önlenmesi bakımından vardır ancak bu hükme göre aile içindeki şiddetin korunmaya değer olabilmesi için sadece ‘‘aile’’ olması gerektiği anlamı çıkmakta ve aile içinde şiddete maruz kalan kişinin de ‘‘anne’’ olması sıkıntılı bir durum ortaya çıkartmaktadır. Aile içi şiddetin önlenmesi bakımından anayasal güvence altına alınabilmesi için sadece aile ve şiddet gören kişi için anne kavramlarından ziyade daha geniş kavram kullanılması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu hal ile aslında eşitlik ilkesi ciddi bir biçimde zedelenmektedir. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi gereği kadını her türlü şiddetten korumak devletin aslı görevidir.

5237 sayılı Ceza Kanunumuzun;

·         86. maddesi Kasten Yaralama suçunu düzenlemektedir. Aynı maddenin 3/a’ya göre eşe karşı işlendiğinde ceza yarı oranında artırılır demektedir.

·         96. maddesinde de Eziyet suçu düzenlenmiştir. 96.maddenin 2.fıkrasında hamile kadına veya çocuğa karşı ve eşe karşı işlendiğinde ceza oranı artmaktadır.

·         102. maddede Cinsel Saldırı suçu düzenlenmiştir. Bu maddenin 2. fıkrasına göre  eşe karşı işlenmesini de düzenliyor ancak eşin şikayetine bağlı olarak düzenlenmiştir. Yani eşe karşı cinsel suçun soruşturulup kovuşturulabilmesi şikayete tabiidir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İLE BERABER 6284 SAYILI KANUNUN ÖNEMİ

Türkiye’de kadına karşı şiddetin önlenmesi için 1998 yılında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun 1. maddesine göre yararlanabilecek kişiler sadece eşlerden biri veya çocukları veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleridir.  Burada korunan aslında sadece ev içerisinde yaşayan kadın değil Türk Medeni Kanununda belirtilen şekilde evlilik gerçekleşmiş olması şartıyla aile idi. Yani nikahsız aynı evde yaşayan veya dini nikahı olan çiftler bu kanun kapsamında sayılmamaktaydı.[15] Yani kanun kadını tek başına bir birey olarak kabul etmemekteydi. Kadın cinayetlerin artması ve bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Opuz v Türkiye[16] davasında Türkiye’yi mahkum etmesi yeni ve etkili bir mevzuatın yapılması ihtiyacı hasıl olmuştur.[17] Opuz v Türkiye  kararı önemli bir karardır çünkü AİHM, kadına yönelik aile içi şiddet bakımından tarihinde ilk defa bir devleti, şiddet gören bir kadını koruyamadığı gerekçesiyle mahkum etmiştir. Karara göre, ‘‘…savcı veya sulh ceza hakimi, talep olmaksızın kendi takdir yetkisine göre 4230 sayılı kanunun 1. ve 2. bölümlerde yer alan koruyucu tedbirlere karar verebilirdi. ….mağdur Opuz’un yaşadığı şiddetin ağırlığını göz önüne alındığında Cumhuriyet Savcısı, Opuz’un talebi olmaksızın 4320 sayılı kanunu takdir yetkisine dayanarak uygulamalıydı.’’[18] Netice itibariyle bu kanun etkili bir şekilde uygulanmamış ve başvurucu Opuz’un annesi hayatını kaybetmiştir. Bu sebeplerden dolayı yasal mevzuatımızın etkin bir mevzuat olmadığı gerekçesiyle 2011 yılında Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi diye geçen kısaca İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasından sonra TBMM tarafından 8 Mart 2012 tarihinde kabul edilen 6284 sayılı Ailenin Korunası ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girmiş ve yine bu kanunun 23. maddesi, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

İstanbul sözleşmesi önemlidir çünkü bu sözleşme kadına yönelik şiddeti, insan hakları ihlali ve kadına yönelik ayrımcılık türü olarak görmektedir. Sözleşme, toplumun, kadınlar ve erkekler için özel roller biçtiğini ve toplum tarafından dayatılan bu roller yüzünden toplum içerisinde cinsiyet eşitsizliğinin ortaya çıktığı ve bu sebeple şiddetin gerçekleştiğini belirtmektedir. Ayrıca toplumsal cinsiyet kavramını tanımlayan ilk uluslararası sözleşme olma özelliğini taşımaktadır.[19] İstanbul Sözleşmesine göre aralarında cinsiyet eşitsizliği bulunan kadın ve erkeğin hukuki ve fiili eşitliğin sağlamakla şiddetin azalacağını benimsemektedir.  Bu sözleşmeyi önemli kılan unsur ise kadına yönelik, evlilik, hukuki ve biyolojik bağı sorgulanmaksızın her türlü şiddete karşı koruma sağlamaktır. (Örneğin sadece mevcut evlilik yapan eşleri değil, eski eşiler, evlilik dışı birlikte yaşayan çiftleri de korumaktadır.) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin mağdurlarını korumak ve yardım edilebilmesi için devletin kapsamlı politika ve tedbirler almasını gerektiğini belirtmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla birlikte 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun 8 Mart 2012 tarihinde yürürlüğe girmiş ve böylece Türkiye hem ulusal hem de uluslararası metinlerle negatif yükümlülüğünü yerine getirmiştir. Bu İstanbul Sözleşmesiyle ilgili yapılan eleştiriler de vardır. Genellikle çeviri yapılırken orijinal metne bağlı kalmamaktan dolayı yapılan eleştirilerdir.  Bu çevirilere örnek verilecek olursak;

·         Sözleşmenin orijinal metninde domestic violence (ev içi şiddet) bulunurken Türkçe’ye aile içi şiddet,

·         Domestic unit (ev içinde) ifadesi aile birliğinde,

·         Eşler veya partnerler ifadesi eşler veya ebeveynler olarak çevrilmiştir.

Bu isteyerek veya istemeyerek yapılan hatalı çevirilerin tekrardan değerlendirilip yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Çünkü İstanbul Sözleşmesi amacı zaten evli olan veya olmayan herkesi şiddete karşı korumayı amaçlarken Türkçe çevirisine bakıldığında sadece evli olan çiftler arasında yaşanan şiddeti yasaklamış anlamı çıkmaktadır. Sözleşme çevirisi yapılırken 36, 46 ve 59. maddelerde orijinalliğe sadık kalınmıştır. Buna göre;

·         Irza Geçme de Dahil Olmak Üzere Cinsel Şiddet Eylemleri başlıklı 36. maddenin 3. fıkrasına göre ‘‘….aynı zamanda iç hukukta kabul edilmiş olan, eski veya mevcut eşlere veya birlikte yaşayan bireylere (partnerlere) karşı gerçekleştirilmiş eylemler…’’

·         Cezayı Ağırlaştırıcı Koşullar başlıklı 46. Maddenin a bendi ‘‘….eski veya mevcut bir eşe veya birlikte yaşanan bireye (partnerlere) karşı, aile fertlerinden biri tarafından, mağdurla birlikte ikamet eden…’’

·         Göç ve İltica başlıklı 59. Maddenin 1. fıkrasında ‘‘….tanınan eş veya birlikte yaşanan bireye (partnerlere) bağlı olan mağdurlara, evliliğin veya ilişkinin (evli olmayan çiftlerin) bozulması durumunda….’’ Aynı maddenin 2. fıkrasında ise eş veya birlikte yaşanan bireye bağlı demektedir. Bu 3 madde de orijinal metin çevirileri korunmuştur.[20]

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadın Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda olmayan bir takım yenilikler gelmiştir. Buna göre;

·         4320 sayılı kanun kapsamındakiler aile bireylerinden birisinin aile içi şiddet mağduru olması gerekmekteydi. Yani burada aile bireyi dışındakiler korunmamaktaydı ancak getirilen 6284 sayılı kanun ile bu ifade genişletilmiştir. 6284 sayılı kanuna göre, ‘‘şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişiler’’dir. Korumadan yararlanabilecekler sadece şiddete uğrayanlar değil, şiddete uğrama tehlikesi olanlarda yararlanabilmektedir.

·         6284 sayılı kanunla şiddet mağdurlarını korumak adına acil durumlarda ve süreli olarak tedbir kararı verilebilmektedir. Bu tedbirler 2’ye ayrılabilmekte birisi Mülki Amir Tarafından Verilecek Koruyucu Tedbirlerdir. Diğeri ise Hakim Tarafından Verilebilecek Koruyucu Tedbirlerdir.[21]  Mülki amirin tarafından verilecek koruyucu tedbir ilgili kanunun 3. Maddesinde yazmaktadır. Bunlar;

o   Kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara, bulunduğu yerde veya başka bir yerde uygun barınma yeri sağlanması.

o   Diğer kanunlar kapsamında yapılacak yardımlar saklı kalmak üzere, geçici maddi yardım yapılması.

o   Psikolojik, meslekî, hukukî ve sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi.

o   Hayatî tehlikesinin bulunması hâlinde, ilgilinin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alınması.

o   Gerekli olması hâlinde, korunan kişinin çocukları varsa çalışma yaşamına katılımını desteklemek üzere dört ay, kişinin çalışması hâlinde ise iki aylık süre ile sınırlı olmak kaydıyla, on altı yaşından büyükler için her yıl belirlenen aylık net asgari ücret tutarının yarısını geçmemek ve belgelendirilmek kaydıyla Bakanlık bütçesinin ilgili tertibinden karşılanmak suretiyle kreş imkânının sağlanmasıdır.

·         Hakim tarafından verilecek koruyucu tedbirler ise ilgili kanunun 4. Maddesinde düzenlenmiştir. Bunlar ise;

o   Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması.

o    Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.

o    Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.

o   Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması.

o   Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması.

o   Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi.

o   Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi.

o   Bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etmesi.

o   Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi.

o   Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması

gibi önleyici tedbirlerden birine veya birkaç tanesine veya uygun görülecek benzer tedbirlere hakim karar verebilir. [22]

SONUÇ

Kadına yönelik şiddetin sıradan basit(!) şiddet yerine aslında nefret suç kapsamına girmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü nefret suçu “failin din, dil, ırk, etnik köken, engelli olma, cinsiyet ve cinsel yönelime dair sahip olduğu önyargı ile bu özelliklerden birine sahip olduğunu bildiği veya varsaydığı bir diğer kişiye karşı gerçekleştirdiği suç” olarak açıklanmaktadır.  Yani nefret suçunun olabilmesi için failin, mağdurun özelliklerine karşı duyduğu önyargı ile suç işlemesi gerekmektedir. Kadına yönelik şiddet eğer kadının kadın olduğu için işleniyorsa burada nefret suçu oluşabileceği göz önüne alınması gerekmektedir. ABD’de 1994 yılında kabul edilen Violence Against Women Act yani Kadına Karşı Şiddet Yasası’na göre kadına yönelik şiddet suçu eğer ki toplumsal cinsiyet merkezli olduğuna ilişkin bir tespit yapıldığı anda ayrımcılık suçunun oluştuğu ve federal medeni hakların ihlal edilip olarak kayıtlara geçerek artık suç federal bir suç haline geleceği kabul edilmiştir.[23]  Ancak bizim kanunlarda kadına yönelik şiddet nefret suçu kapsamına girmemektedir.

Devletin, sadece yasal düzenlemeler veya uluslararası anlaşmalar yapmakla kadına yönelik şiddet mücadelesinin yükümlülüğünü tam olarak yerine getirmiş sayılmaz. Bu mücadelenin yükümlülüğünü tam olarak yerine getirebilmek için mutlaka etkin yargı yollarını da sağlaması ve süreci hızlı ve güvenli bir şekilde işletmesi gerekmektedir. Çünkü yasa tek başına yeterli değildir. Hem kamu hem de özel alanda cinsiyet eşitliğinin bir an önce sağlanması ve kadına yönelik şiddetin azalması hatta bitmesini görmeyi ümit ve temenni ediyorum.

[1] Sozluk.gov.tr Erişim tarihi 28.07.2020
[2] https://www.who.int/violenceprevention/approach/definition/en/ Erişim tarihi 28.07.2020
[3] Declaration on the Elimination of Violence against Women Article 1
[4] Fatma BAŞAR, Nurdan DEMİRCİ, ‘‘Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Şiddet’’ s.43
[5] https://au.reachout.com/articles/what-is-emotional-abuse Erişim Tarihi 09.08.2020
[6] Prof. Dr. Oğuz POLAT ‘‘Şiddet’’ Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi’’ Cilt.22 Sayı.1, 2017
[7] Doç. Dr. İbrahim AKKAŞ – Doç. Dr. Zeki UYANIK ‘‘Kadına Yönelik Şiddet’’ Nevşehir Hacı Bayram Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 6 (1) 2016 syf. 39
[8] https://www.haberler.com/ekonomik-ozgurlugu-olmayan-kadin-siddet-goruyor-haberi/ Erişim Tarihi 04.08.2020
[9] Fatih DÜĞMECİ, Esin GÜRSEL Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Hususunda Devletin Yükümlülükleri ve Sorumluluğu, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C:21 S.2, 2019, Syf. 845
[10] AYM, Aziz Turhan Kararı, B. No. 2012/1269, 08.05.2014, para 38
[11] CASE “RELATING TO CERTAIN ASPECTS OF THE LAWS ON THE USE OF LANGUAGES IN EDUCATION IN BELGIUM” v. BELGIUM
[12] Sadık KOCABAŞ ‘‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Taraf Devletlere Yüklediği Pozitif Yükümlülükler’’ (Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı, 2009) s.20
[13] Lopez- Ostra- İSPANYA, 9 Ekim 1994
[14] Konferans tarafından kabul edilen kararlara buradan ulaşabilirsiniz. ‘’ https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/docs/pekin.pdf’’ Erişim Tarihi 16.08.2020
[15] Mehmet ERDEM ‘’Aile İçi Şiddet ve 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’’ TBB Dergisi, Sayı 73, 2007 syf.51
[16] Opuz/Türkiye 33401/02 Karar 9.6.2009 (3. Daire) https://hudoc.echr.coe.int/tur#{%22itemid%22:[%22001-92945%22]} Erişim tarihi 17.08.2020
[17] Necla ÖZTÜRK ‘‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun Getirdiği Bazı Yenilikler ve Öneriler’’ İnönü Üniversitesi Hukuk fakültesi Dergisi 8(1) syf. 4-5 (2017) DOI: 10.21492/inuhfd.298121 Erişim Tarihi 28.08.2020
[18] Hüsamettin UĞUR ‘‘ Kadın ve Aile Bireylerine Yönelik Şiddete Karşı 6284 sayılı Kanunun Getirdikleri’’  http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2012-101-1208 Erişim Tarihi 28.08.2020
[19] https://www.dogrulukpayi.com/bulten/istanbul-sozlesmesi-kadinlara-yonelik-siddetle-mucadele?gclid=EAIaIQobChMI-cvwy6W96wIVgteyCh0zPwkvEAAYASAAEgJRRvD_BwE Erişim Tarihi 28.08.2020
[20] Prof. Dr. Kadriye BAKIRCI ‘‘İstanbul Sözleşmesi’’ Ankara Barosu Dergisi, Sayı 4, Yıl 2015, Syf. 137-138
[21] Necla ÖZTÜRK ‘‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun Getirdiği Bazı Yenilikler ve Öneriler’’ İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, syf. 6-14 Yıl 2017
[22] 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun
[23] D. Çiğdem SEVER ‘‘ Kadına Karşı Eviçi Şiddette Devletin Sorumluluğu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Opuz v. Türkiye Kararı, Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, syf.23, 2011

1994 yılında İsviçre'nin Bern şehrinde doğdu. Ortaokul, liseyi İstanbul'da bitirdi. 2019 yılında Özyeğin Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. Üniversitede eğitim görürken farklı alanlarda uzman birçok hukuk bürolarında yaz stajını yapmıştır. Lisans eğitiminde birçok sertifika programlarına katılmıştır. Sorumluluk Hukuku-1, Sınai Mülkiyet Hukuku Güncel Gelişmeler, Etik Lider Akademisi sertifikalarına sahiptir. Keza İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Sertifika Programı, NATO NME Simülasyon Programı, Karşılaştırmalı Hukukta Yapay Zeka ve Sorumluluk Hukuku Sempozyumuna katılım belgeleri mevcuttur. Yine lisans döneminde 2 yıl boyunca UMUT (Uluslararası Medya ve Uyanış Topluluğu) kulübünde görevler almış ve başkan yardımcılığı görevini üstlenmiştir. İstanbul Barosuna bağlı stajını yaparken ''Siber Zorbalık'' isimli makalesi İstanbul Barosu Dergisi Mart- Nisan 2020 sayısında yayınlanmıştır. İstanbul Barosu bünyesinde Çocuk Hakları Merkezi ve Bilişim Hukuku Komisyon üyeliği yapmaktadır. Bahçeşehir Üniversitesi'nin düzenlediği Yapay Zeka Hukuku Araştırma Grubu Makale Okuma Toplantıları-VIII'na katılmış ve orada konuşmacı olarak yer almıştır. Bir internet sitesinde köşe yazarlığı yapmakta keza açtığı blog sayfasında güncel yazılarını yazmaktadır.