Sürdürülebilir Koruma, Sürdürülebilir mi? Van Gölü Havzası Örneği

Çevrenin korunması, yalnızca siyasal bir tercih değil; Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu pozitif bir ödevdir. Bu ödev, özellikle ekolojik hassasiyeti yüksek alanlar söz konusu olduğunda, daha güçlü, bağlayıcı ve önleyici hukuki araçların kullanılmasını gerektirir.

Van Gölü, sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı statüsüne sahip bir alan olan olarak tescil edilmiştir. Bu süreç, 1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 109/2. maddesi uyarınca[1] 27 Mayıs 2022 tarihli ve 311 sayılı Van Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu kararı ile Van ve Bitlis illeri sınırları içindeki Van Gölü Potansiyel Doğal Sit Alanı’nın “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilmiştir.

Ancak şu soru önemini korumaktadır: “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” (SKKKA) statüsü ile hangi değerler korunmaktadır ve hangileri koruma kapsamı dışında bırakılmaktadır ve bu statü Van Gölü Havzasını korumak için yeterli midir?

Van Gölü Havzası ve “Sürdürülebilir Koruma” Yaklaşımı

Van Gölü, yalnızca bölgesel değil; ulusal ve hatta küresel ölçekte ekolojik öneme sahip, kapalı bir havzadır. Endemik türleri, su rejimi ve çevresindeki yoğun yerleşim baskısı dikkate alındığında, Göl’ün korunması yüksek derecede önleyici ve sıkı bir hukuki rejim gerektirir. Buna karşın Van Gölü için uygun görülen “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı”[2] statüsü, doğası gereği koruma ile kullanımı birlikte ele almakta; mutlak yasaklar yerine düşük yoğunluklu turizm, yerleşim ve ekonomik faaliyetlere izin verilmesini esas almaktadır.[3]  Sorun da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Ekolojik olarak son derece kırılgan bir alan için, esnek, yoruma açık ve idarenin takdirine geniş alan bırakan bir koruma statüsü tercih edilmiştir.

Bu koruma statüsünün, Van Gölü çevresindeki sulak alanlar üzerindeki yapılaşma baskısına karşı koruma sağlamadığı açıktır. Örneğin, Van Büyükşehir Belediyesi tarafından Edremit–İpekyolu–Tuşba sahil hattında sahil yolu ve rekreasyon alanı projeleri kapsamında sazlıklar ve sulak alanlar kurutularak dolgu yol inşa edilmiş, bu çalışmaların Göl ekosistemine ve kuş habitatlarına zarar verdiği çevrecilerce eleştirilmiştir. Sazlıkların ayrılmasıyla birçok su kuşu türünün doğal yaşam alanı tahrip olmuş, sulak alanlarla Göl suyu arasındaki ekolojik bağlantı zayıflamıştır.

SKKKA statüsü idari planlama ve kontrollü kullanım yaklaşımını temel alırken, uygulamada bu statü ekolojik hassasiyeti güçlü biçimde korumayan altyapı ve yerleşim kararlarının önünü açan bir çerçeveye dönüşebilmektedir.

Van Gölü’nün Ramsar Niteliği: Bilimsel Gerçek ile Hukuki Tercih Arasındaki Mesafe

Ramsar Sözleşmesi’ne göre bir sulak alanın uluslararası öneme sahip sayılabilmesi için nadir veya özgün bir sulak alan tipini temsil etmesi ya da biyolojik çeşitlilik bakımından kritik habitat işlevi görmesi yeterlidir.[4] Van Gölü’nün ekolojik niteliği yalnızca ulusal koruma rejimleri çerçevesinde değil, aynı zamanda uluslararası sulak alan kriterleri bakımından da değerlendirilmesi gereken bir alandır. Gölün endemik türleri, kapalı havza sistemi, biyolojik çeşitliliği [5] ve 36’dan fazla sulak alanı kapsayan ekosistem bütünlüğü, Ramsar Sözleşmesi’nde öngörülen kriterlerin önemli bir bölümünü karşılayan niteliktedir. [6] (Ramsar Convention Secretariat, 2013).  Ayrıca, inci kefali (Alburnus tarichi) gibi endemik türlerin varlığı ve göl çevresindeki kuş çeşitliliği, habitat sürekliliği ve sulak alan ekosistemi işlevi üzerine yapılan çalışmalarda belgelenmiştir.[7] İnci kefalinin üreme döneminde tatlı su kaynaklarına göç etmesi ve göl–akarsu bağlantısına bağımlı ekolojik döngüsü, havza bütünlüğünün korunmasını zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen Van Gölü’nün resmî Ramsar Alanları listesine alınmamış olması, koruma rejiminin uluslararası düzeyde güçlendirilmesini engelleyen bir tercih olarak değerlendirilebilir.[8]

Ramsar statüsü yalnızca sembolik bir uluslararası tanımlama değil; taraf devletlere sulak alanların “ekolojik karakterini koruma” yükümlülüğü yükleyen, düzenli raporlama ve bozulma riskine karşı önleyici tedbirler alma zorunluluğu getiren bağlayıcı bir çerçeve sunmaktadır.[9] Nitekim Ramsar Rehber İlkeleri, sulak alanların kullanımında “wise use” (akılcı kullanım) ilkesini benimsemekte; bu ilkeyi ekosistem temelli planlama ve ihtiyat yaklaşımı ile birlikte değerlendirmektedir.[10] Bu çerçeve, idarenin takdir alanını daraltan ve çevresel korumayı iç hukukun sınırlarının ötesine taşıyan uluslararası bir denetim mekanizması oluşturur.

Mevcut durumda ise koruma, uluslararası bağlayıcı bir rejimden ziyade idari planlama ve sınıflandırma tercihlerine bırakılmış görünmektedir.  Bu durum hukuki bir zorunluluktan değil, normatif bir tercih ekseninden kaynaklanmakta; gölün ekolojik karakterinin korunması, uluslararası yükümlülüklerle desteklenen sıkı bir rejim yerine idarenin takdirine daha açık bir çerçeve içinde yürütülmektedir.

Van Gölü Doğal Sit Alanı’nın “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilmesine ilişkin idari karar da bu tartışmanın merkezindedir. Alanın daha yüksek koruma kategorileri olan “kesin korunacak hassas alan” veya “nitelikli doğal koruma alanı” olarak ilan edilmesi gerekirken daha düşük koruma yoğunluğuna sahip bir statüye tabi tutulmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürülen davada Van 3. İdare Mahkemesi, [11] ise teknik bilirkişi raporlarına dayanarak sürdürülebilir koruma statüsünün hukuka ve teknik değerlendirmelere uygun olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ancak burada belirleyici olan husus, bilirkişi raporlarının koruma kategorileri arasındaki yoğunluk farkını ve anayasal çevre koruma ödevinin gerektirdiği asgari standardı tartışıp tartışmadığıdır.

Bilirkişi raporları ve ekolojik değerlendirmeler, Van Gölü’nün hassas ve korunması gereken bir ekosistem olduğunu açıkça ortaya koymakta; ancak bu gerekliliğin hangi yoğunlukta bir koruma rejimi gerektirdiği tartışılmadan, asgari düzeyde bir koruma kategorisi yeterli kabul edilmektedir. Oysa bilirkişi raporlarında ortaya konan (kapalı havza sistemi, endemik türler -ör. inci kefali-, sulak alan bütünlüğü, yerleşim ve turizm baskısı)  nitelikler daha sıkı bir koruma rejimini gerekçelendirmek için yeterlidir. Bilimsel raporların, ekolojik hassasiyeti ortaya koymakla birlikte, bu hassasiyetin zorunlu kıldığı en yüksek koruma modelini önermemesi (bir bilirkişi hariç)[12]; bilimsel bilginin, korumayı azami düzeye çıkarmak yerine, kontrollü kullanımı teknik olarak mümkün kılan bir çerçeveye indirgenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bilirkişi raporlarında sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı statüsünün “yeterli” olduğu yönünde açık bir tespit bulunmamaktadır. Bilirkişi raporlarında “kararın olumlu” olduğu yönündeki ifadeler,[13] söz konusu statünün hukuken mümkün olduğuna işaret etmekte; ancak alanın ekolojik hassasiyeti bakımından en yüksek koruma düzeyinin gerekip gerekmediği hususunda bir değerlendirme içermemektedir. Bu bağlamda bilirkişi değerlendirmeleri çoğunlukla “yeni bir koruma rejiminin varlığı”nı olumlu bir gelişme olarak kabul etmekte; Van Kalesi ve Çevresinin 1. Derece doğal sit alanı olarak tescil edilmiş olmasına rağmen düşük koruma statüsünü “olumlu” bir gelişme olarak görmekte ancak koruma yoğunluğunun anayasal çevre hakkı, ihtiyat ilkesi ve kamu yararı bakımından optimal seviyede olup olmadığını tartışmamaktadır. [14]

Dolayısıyla yargısal denetim, idari kararın teknik uygunluğunu incelemekle sınırlı kalmakta; koruma kategorisinin daha yüksek bir rejimi gerektirip gerektirmediğine ilişkin normatif ve anayasal değerlendirme ikinci plana itilmektedir. Bir koruma rejiminin getirilmiş olması” ile “anayasal ve ekolojik olarak yeterli bir koruma rejiminin tesis edilmiş olması” birbirinden farklı kavramlardır.

Koruma–Kullanma Dengesi Bağlamında Takdir Yetkisi ve Normatif Belirlilik Sorunu

“Sürdürülebilir koruma” yaklaşımının en sorunlu yönlerinden biri, koruma–kullanma dengesinin önceden ve bağlayıcı biçimde tanımlanmamış olmasıdır. Hangi durumda korumanın üstün tutulacağı, hangi faaliyetlerin mutlak olarak yasaklanacağı açıkça ortaya konulmadığında, bu denge idari kararlarla şekillenir. Bu, ekonomik ve turistik önceliklerin çevresel kaygıların önüne geçmesine yol açar.

Anayasa Mahkemesi benzer bir normatif yapıyı E.2019/5, K.2019/53 sayılı kararında incelemiş; Kanun’a ekli kroki ve listelerle belirlenen alanlarda kıyı rejimine ilişkin hangi ilke ve sınırlamaların uygulanacağının düzenlenmemesinin denetimsiz bir alan yarattığını vurgulamıştır. Kararda, söz konusu alanlarda yapılacak yapıların hangi ilkelere ve sınırlamalara tabi olacağının açıkça belirlenmemiş olmasının Anayasa’nın 43. ve 56. maddeleri kapsamında devlete yüklenen kıyıları ve çevreyi koruma görevini zayıflattığı ifade edilmiştir. Bu doğrultuda Anayasa Mahkemesi, 7162 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na eklenen Ek 2. madde ve ekli kroki/listelerde yer alan yapılaşma muafiyetlerini hukuki belirsizlik yarattığı ve devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmesini engellediği gerekçesiyle Anayasa’nın 2., 43. ve 56. maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir.[15]

Bu durum, koruma rejiminin anayasal güvence düzeyini tartışmalı hale getirmektedir. Anayasa’nın 56. maddesi devlete çevreyi koruma yönünde pozitif bir ödevi, yalnızca hukuka aykırılığı önlemek değil; çevresel değerleri etkin biçimde güvence altına almak anlamına gelir. Oysa koruma–kullanma dengesinin bağlayıcı normlarla değil, idari plan ve izin mekanizmasıyla kurulması, takdir yetkisini genişletmekte ve özellikle ekonomik veya turistik önceliklerin çevresel kaygıların önüne geçmesi riskini artırmaktadır. SKKKA statüsü, “kesin korunacak hassas alan” kategorisinden farklı olarak, mutlak ve önceden belirlenmiş yasaklar öngörmemekte; koruma–kullanma dengesini büyük ölçüde planlama süreçlerine ve idari takdire bırakmaktadır. Sürdürülebilir koruma-kullanma statüsü Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararında vurgulanan belirlilik ve norm açıklığı sorunlarını bütünüyle gidermemektedir. Zira yalnızca bir alanın “sürdürülebilir koruma-kullanma” olarak nitelendirilmesi, bu nitelendirmenin somut planlama rejimi, yapılaşma sınırları, denetim mekanizmaları ve yaptırım araçları bakımından açık ve bağlayıcı kurallarla desteklenmediği sürece hukuki belirsizliği ortadan kaldırmamaktadır.

Her ne kadar davada SKKKA statüsünün Kıyı Kanunu’na aykırılık iddiası karşısında Kıyı Kanunu hükümlerini ortadan kalkmadığı ve   birlikte uygulanıyor olduğu kabul edilmiş olsa da[16] bu birliktelik teorik olarak birden fazla koruma katmanı yaratmamaktadır. Her iki düzenlemenin de müdahaleyi bütünüyle dışlayan kesin yasaklar yerine plan ve izin rejimine dayanması, sulak alan tahribatının önlenmesinde yeterli bir güvence oluşturamamaktadır. Sorun norm çatışması değil; bu normların koruma düzeyi bakımından yeterli ve bağlayıcı olup olmadığıdır. Doğal sit statüsünün belirlenmesi, kıyı alanlarına ilişkin kamu hukuku rejimini düzenleyen 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun uygulanmasına engel teşkil etmez. Ancak, düzenlemelerin amacı farklıdır.  Kıyı Kanunu kıyıları “kamu yararı ve erişim” açısından korur; doğal sit rejimi ise “ekolojik bütünlük” açısından korur.

Kıyı Kanunu’nun amacı, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu güvence altına almak, özel mülkiyeti engellemek ve herkesin kıyıdan eşit yararlanmasını sağlamaktır. Bu düzenleme esasen bir “kamu kullanım rejimi” kurmaktadır. Kanun, belirli plan ve izin süreçleri çerçevesinde dolgu, rekreasyon alanı ve turizm tesislerine imkân tanıyabilmektedir. Dolayısıyla kıyıyı mutlak dokunulmaz bir ekosistem olarak değil, sınırlı ve kontrollü kullanım alanı olarak düzenler. Buna karşılık doğal sit statüsünün amacı, ekosistem bütünlüğünü, habitat sürekliliğini, biyolojik çeşitliliği ve özellikle sulak alan işlevlerini korumaktır. Özellikle kapalı havza niteliği taşıyan, endemik tür barındıran ve sazlık ekosistemleri içeren Van Gölü gibi alanlarda mesele yalnızca kıyıya erişim değil; ekolojik sürekliliğin korunmasıdır. Bu nedenle Kıyı Kanunu’nun varlığı, ekolojik koruma ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Kıyı Kanunu “kimin kullanabileceğini” düzenler. Sit statüsü “ne ölçüde kullanılabileceğini” sınırlar. Eğer kıyı kanunu kıyıları yeterli biçimde korusaydı, aynı alan için ayrıca doğal sit koruma kategorilerine ihtiyaç duyulmazdı. Bu durum, kıyı rejiminin ekolojik koruma bakımından tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Van Gölü gibi kapalı havza, endemik tür barındıran, sulak alan niteliği olan, sazlık ekosistemine sahip bir alanda, kıyı kanunu yalnız başına yeterli değildir. Kıyı kanunu sazlığı “habitat” olarak değil, “kıyı alanı” olarak görmektedir.

Sonuç olarak, Van Gölü Havzası bakımından sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı statüsü, koruma–kullanma dengesini önceden belirlenmiş kesin yasaklar yerine idari planlama süreçlerine bırakmakta; bu yönüyle Anayasa Mahkemesi’nin işaret ettiği normatif belirsizlik riskini taşımaktadır.

Aynı Havza, Farklı Hukuk: Erçek Gölü Kararı Ne Gösteriyor?

Somut bir örnek olarak 2632 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Van İli, İpekyolu ve Tuşba ilçeleri sınırları içindeki Erçek Gölü, “Potansiyel Doğal Sit Alanı” statüsünden çıkarılarak “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak tescil edilmiştir.[17] (LEXPERA) Bu statü kapsamında: yapılaşma ve ekonomik faaliyetler kural olarak yasaktır, idarenin izin verme yetkisi önceden sınırlandırılmıştır, kamu yararı değerlendirmesi normatif düzeyde belirlenmiştir. Bu kararın gösterdiği şey açıktır: aynı havza coğrafyasında daha sıkı koruma rejimi getirilebilmekteyken, Van Gölü için esnek bir statü tercih edilmiştir. Bu, söz konusu uygulamanın hukuki bir zorunluluk değil, idari bir tercih olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu karar, çevrenin korunmasında idarenin başvurabileceği en sıkı koruma rejimlerinden birinin uygulandığı nadir örneklerden biridir. “Kesin Korunacak Hassas Alan” statüsü, koruma–kullanma dengesinin artık kurulmadığı, korumanın mutlak öncelik kazandığı bir rejimi ifade eder. Bu yönüyle 2632 sayılı karar, çevrenin korunmasını idarenin günlük takdirine bırakmamakta; takdir yetkisini baştan daraltan bir normatif tercih ortaya koymaktadır. Bu, çevre hukukunun önleme ve ihtiyat ilkeleriyle uyumlu bir yaklaşımdır.

Erçek Gölü, Van Gölü Havzası’nın bir parçasıdır ve Van Gölü’ne ekolojik açıdan doğrudan bağlıdır. Buna rağmen Erçek Gölü, “Kesin Korunacak Hassas Alan” statüsünde kabul edilmişken Van Gölü “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak kabul edilmiştir. Bu durum, hukuki açıdan ciddi bir tutarlılık sorununa işaret eder. Ekolojik bütünlük ilkesi gereği, aynı havza içinde yer alan alanların farklı yoğunlukta koruma rejimlerine tabi tutulması, bilimsel gerekçelerle açıkça temellendirilmedikçe çevresel korumayı zayıflatır.

Aynı yürütme yetkisiyle Erçek Gölü için mutlak koruma öngörülebilmiş, Van Gölü için ise esnek, yoruma açık ve kullanımı önceleyen bir rejim tercih edilmiştir. Bu karşılaştırma, Van Gölü Havzası SKKS’ne yöneltilen eleştiriyi güçlendirir: Van Gölü için daha sıkı bir koruma statüsü hukuken mümkündür, ancak siyasal ve idari tercihler bu yönde kullanılmamıştır CBK, çevresel yasaklar getiren ve faaliyetleri açıkça sınırlayan bir metin olmaktan ziyade; yetkilerin hangi idari birimler arasında paylaştırılacağını ve sürecin nasıl koordine edileceğini düzenlemektedir. Başka bir ifadeyle, metin çevreyi doğrudan koruyan normlar üretmekten çok, çevrenin nasıl yönetileceğini belirlemektedir. Bu yaklaşım, çevrenin korunmasını hukuki bir zorunluluk olmaktan çıkararak idarenin takdirine açık bir alana dönüştürmektedir.

Peki, “Tam Koruma” Nasıl Sağlanabilir?

Tescil kararı ve Erçek Gölü hakkındaki Cumhurbaşkanı Kararı, çevrenin korunmasına ilişkin bir irade beyanı olarak önemlidir. Ancak “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” statüsü nedeniyle, güçlü ve bağlayıcı bir koruma rejimi kuramamaktadır. Van Gölü gibi hassas ekosistemlerin korunması, Cumhurbaşkanı Kararı ya da diğer idari kararlarla değil; kanunla, üst düzey koruma statüleriyle ve çok katmanlı mevzuatın birlikte uygulanmasıyla mümkündür.

Van Gölü gibi hassas ekosistemlerin korunması, tek bir idari-düzenleyici işlemle mümkün değildir. Gerçek anlamda bir “tam koruma” için:

  • Kanun merkezli bir koruma rejimi kurulmalı,
  • Ramsar Alanı veya Kesin Korunacak Hassas Alan gibi üst düzey statüler tercih edilmeli,
  • Kıyı Kanunu, Çevre Kanunu ve imar mevzuatı üstün koruma ilkesiyle birlikte uygulanmalıdır.

[1] Van Gölü’nün doğal sit olarak tescil kararı, 1 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 109/2 Maddesi’ne göre, 21 Temmuz 2022 tarih ve 4157995 sayılı Bakanlık Makamı Olur’u ile onaylanmış, 30 Temmuz 2022 tarih ve 31908 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

[2] Bu sınıflandırma, 20/07/2022 tarih ve 31898 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının 01/07/2022 tarih ve 113 sayılı Doğal Sit Alanları Koruma ve Kullanma Koşulları İlke Kararında; “Kesin Korunacak Hassas Alanlar: Ulusal ve uluslararası öneme sahip tür, habitat ve ekosistemleri bünyesinde barındıran, biyolojik, jeolojik ve jeomorfolojik özellikleri açısından ekosistem hizmetlerine katkı sağlayan, insan faaliyetleri sonucu bozulma veya tahrip olma riski yüksek olan, bitki örtüsü, topoğrafya ve siluetin korunması ve gelecek nesillere aktarılması gereken ve Cumhurbaşkanı Kararı ile ilan edilen kara, su ve deniz alanlarıdır. Nitelikli Doğal Koruma Alanı: Doğal yapısı değişmemiş veya az değişmiş, modern yaşam ve önemli ölçüde insan faaliyetleri tarafından etkilenmemiş, doğal süreçlerin hâkim olduğu, koruma amaçlarına uygun olarak yörede yaşayanların alanın mevcut kaynaklarını kullanmasını sağlayarak doğal hayata dayalı geleneksel yaşam şekillerinin korunduğu kara, su, deniz alanlarıdır. Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı: Bu alanlar; ulusal, bölgesel ve yerel seviyelerde doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımına ve kalkınmaya destek olan, insanlar ve doğa arasında dengeli ilişkilerin geliştirilmesine ve muhafaza edilmesine katkıda bulunan, ekonomik ve sosyal boyutları dikkate alarak doğal kaynakların sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanımına elverişli yerlerdir.” şeklinde yapılmıştır.

[3] 20.7.2022 tarih ve 31898 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 113 sayılı ilke kararında “Doğal Sit Alanları Koruma ve Kullanma Koşulları” belirlenmiştir. Buna göre ilke kararları incelendiğinde A. Kesin Korunacak Hassas Alanlar (Bilimsel amaçlı araştırma, eğitim ve izleme faaliyetleri dışında herhangi bir faaliyete izin verilmeyen alanlar);   B- Nitelikli Doğal Koruma Alanı (yapılaşma olmaksızın, tarım, beton vb. kullanmadan açık alan rekreasyonel faaliyetler, kamp vb. faaliyetlere izin verilen alanlar);  C- Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı (koruma önlemleri/koşulları belirlenmek  kaydıyla turizm, maden, yerleşim, sanayi, altyapı tesisi vb. her türlü faaliyete izin verilen alanlar)  olarak kademelendirilmiştir.

[4]  Ramsar kriterli için bkz. Ramsar Convention Secretariat, The Ramsar Convention Manual: A Guide to the Convention on Wetlands, 6th ed., 2013.; Ramsar Convention Secretariat, Strategic Framework and Guidelines for the Future Development of the List of Wetlands of International Importance, Ramsar Handbook 17, 2010.

[5] Bkz. Aşur, F., Van Kenti Yakın Çevresi Kıyı Alanı Örneğinde Sulak Alanlar ve Görsel Peyzaj Kalite Değerlendirmesi, Türk Tarım ve Doğa Bilimleri Dergisi 4(4): 506–515, 2017; Ayrıca bkz. Adızel, Ö., Yıldız, M. Z., Ünal, M., Azizoğlu, E., Özturk, F., & Akman, B., Van Sazlığı’nın Biyoçeşitliliği, Commagene Journal of Biology, 1(1), 31–41, 2017, https://doi.org/10.31594/commagene.392128;

[6] Doğaya Güç Kat Ağı, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü-Sonuç Bildirgesi,  https://dogayaguckat.org/2023/02/06/2-subat-dunya-sulak-alanlar-gunu-sonuc-bildirgesi/

[7] Bkz. Elp, M., Atıcı, A. A., Şen, F., & Duyar, H. A., Distribution of Fish Species in the Van Lake Basin, Yuzuncu Yıl University Journal of Agricultural Sciences, 26(4), 563–568, 2016, https://doi.org/10.29133/yyutbd.282808; Şen, F., Atıcı, A. A., & Elp, M., Van Gölü Havzası Endemik Balık Türleri, YYÜ Tarım Bilimleri Dergisi (YYU J Agric Sci), 28 (özel sayı): 63–70, 2018.

[8] Bkz. Ramsar Convention Secretariat, The List of Wetlands of International Importance, https://www.ramsar.org/sites/default/files/2023-08/sitelist.pdf.

[9] Ramsar Sözleşmesi, 3(1); Ayrıca bkz. Ramsar COP Resolutions on ecological character (e.g., Resolution VI.1)..

[10] Ramsar Convention Secretariat, Wise Use of Wetlands: Concepts and Approaches, Ramsar Handbook 1.

[11] Van 3. İdare Mahkemesi, E: 2022/2501, K: 2024/1756, 14/11/2024.

[12] Coğrafya Bilirkişisi: “…Coğrafik açıdan önceden hazırlanmış rapor ve belgeler incelenmiş ve saha gözlemleri gerçekleştirilmiştir. Yaptığım bütün incelemelerim sonucunda Van Gölü’nün ve yakın çevresinin kesinlikle bir koruma şemsiyesi altına alınmalıdır. Bu koruma şemsiyesinin özellikle yoğun yerleşmeye maruz kalan sahalarda Nitelikli Doğal Koruma Alanı şeklinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu koruma şemsiyesini hak eden birçok alan bulunmaktadır. Bu alanlardan birisi de Van Kalesi ve çevresidir. Zira söz konusu alan geçmişte 1. Derece Doğal Sit Alanı ilan edilmiş iken yeni düzenlemeyle özellikle kıyı bölgeleri “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” koruma şemsiyesi altına alınmıştır. Oysa bu alanlar morfolojik birim açısından son derece özel bir yapıya sahiptir. Yukarıda ifade edilen birtakım doğal oluşumları bu sahada görmek mümkündür. Ayrıca Van Kalesi ve çevresi sadece doğal oluşumlar açısından değil, tarih ve kültüründe birleştiği bir alandır. Dahası bu alanlar başta Van halkı olmak üzere birçok yerli ve yabancı turistin Gölle temas kurduğu alanlar olarak da ön plana çıkmalıdır. Bütün dünya ziyaretçileri için bu alanın doğallığı muhakkak korunmalıdır. Zira dünyanın birçok ülkesinde kendi halkına rekreatif amaçlı böylesi alanlar yaratmak için çok büyük mali harcamalar yapılmaktadır. Oysa doğal oluşum süreçleri hiçbir masraf yapmadan bu bölgeye büyük bir hazine kazandırmıştır. İnsanların Gölle temas kurmasına, sulak alanlarla tanışmasına, kuşları gözlemlemesine fırsat sunmuştur. Dolayısıyla doğanın bu kente ve halkına bir armağanı olan Van Kalesi ve çevresinin koruma statüsü artırılmalıdır. Van Kalesi ve çevresi, Van Kalesinin güneyinde yer alan Van Sazlığı ve Edremit Sazlıkları ile birlikte, dava dosyasında yer alan Çevre Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından hazırlatılan “Van Gölü ve Civarı Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu (Şubat-2016)” kapsamında yer alan ve davaya konu olan şehir yerleşimlerinin göl ile temas ettiği alanların, Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı çerçevesinde korunamayacağı düşünülmektedir. Dolayısıyla bu alanların COĞRAFİK açıdan mutlaka “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” olarak ilan edilmesi gerekmektedir.” (Vurgu tarafımca eklenmiştir).

[13] Ek bilirkişi raporunun bir kısmında alıntı: “8. Sonuç olarak, Van Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonunun 27.05.2022 tarih ve 311 sayılı kararı ile “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilen alan içinde bulunan korunması gereken kültür varlıklarının, 1. Derece Sit Alanı olmaları ve bazı durumlarda bu alanların çevrelerinin de sınırları belirlenmiş 2. ve 3. Derece Sit alanı olarak tescil edilmiş oldukları düşünüldüğünde, bu yerlerin zaten yukarıda sıralanan yasa ve yönetmeliklerle koruma altında oldukları ortaya çıkar. “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilen Van Gölü kıyıları boyunca, daha önce Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu/ları tarafından ilan edilmiş olan Korunması Gereken Sit Alanlarının dışında kalan her yerin koruma altına alınmasına ve bu alanların kontrollü kullanımının gerektiğine karar verildiği görülmektedir. Bu kararla, zaten yasa ve yönetmeliklerle koruma altında olan Sit Alanlarının tüm doğal kıyı şeridi ile birlikte koruma altında olacağı, dolayısıyla alınan kararın OLUMLU olduğu tespit edilmiştir. Gereğini bilgilerinize saygılarımla arz ederim.”; “…. açısından OLUMLU olduğu, mevcut ve ilerleyen süreçte fayda sağlayacak, koruyacak ve destekleyecek nitelikte olduğu düşünülmektedir.”

[14] 9/07/2012 tarih ve 28358 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmeliğin 5. maddesi 1 fıkra k bendinde; k) Çevre üzerinde ciddi veya tamiri mümkün olmayan tehditlerin varlığında, bilimsel kanıtların ortaya çıkmasını beklemeden gerekli önlemler alınır denilmektedir.

[15] AYM, E 2019/35, K 2019/53, 26/6/2019 R.G. 24/7/2019 – 30841: “Dava konusu kurallarla Kanun’a ekli kroki ve listelerde sınır ve koordinatları gösterilen Çandarlı Limanı, Rize İyidere Lojistik Merkez Limanı, Rize dolgu alanı ve Bitlis Ahlat’taki alanda Kanun’un kıyılar, sahil şeritleri, doldurma ve kurutma yoluyla kazanılan arazilere ilişkin yapı ve yapılaşmaya dair sınırlayıcı hükümlerinin bir bütün olarak uygulanamayacağı belirtilmekle birlikte, söz konusu alanlarda yapılacak yapıların hangi ilkelere, kurallara ve sınırlamalara tabi olacağı düzenlenmemiştir. Bu durum Anayasa’nın 43. ve 56. maddeleri ile devlete verilen çevreyi ve kıyıları koruma görevinin yerine getirilmesine engel oluşturmaktadır.” (prg 25).

[16] Van 3. İdare Mahkemesi kararında, davacı tarafından ileri sürülen “Kıyı Kanunu’na aykırılık” iddiasına karşılık idare, tescil işleminin Kıyı Kanunu hükümlerini ortadan kaldırmadığını savunmuş; mahkeme de bu görüşü dolaylı olarak kabul etmiştir. Karar, Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından hukuka uygun bulunmuştur. Bkz. Erzurum Bölge İdare Mahkemesı̇ 3. İdarı̂ Dava Daı̇resı̇, E 2025/309, K 2025/684, 29/05/2025

[17] EK Van İli, İpekyolu ve Tuşba İlçeleri sınırları içerisinde yer alan Erçek Gölü Potansiyel Doğal Sit Alanı aşağıdaki haritada gösterildiği şekliyle Bakanlık Makamının 09/04/2020 tarihli 85288 sayılı OLUR’u ile “Doğal Sit- Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ve “Doğal Sit- Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilmiştir. 27 Ekim 2017 tarihli ve 30223 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 2. Maddesinin (j) bendinde yer alan “Anıt ağaçlar hariç, tabiat varlıklarının ve doğal sit alanlarının tescil kararları Resmî Gazete’de yayımlanır ve Bakanlığın internet sayfasında bir ay süre ile duyurulur.” hükmü gereği ekteki haritada belirtilen doğal sit alanının tescili tebliğ olunur. Alana ait koordinat ve parsel bilgileri www.says.gov.tr adresinde mevcuttur.

Dr. Züleyha Keskin, idare hukuku alanında çalışmalarını sürdüren bir akademisyendir. Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, lisansüstü eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlamıştır. Hâlen Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde görev yapmaktadır. Çalışmaları idare hukukunun genel teorisi ve ilkeleri, kamu hizmetinde eşitlik, idari yargı denetiminin kapsamı ve yoğunluğu ile iklim değişikliği gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır.