

Uluslararası hukuk, egemen devletler ile hukuken uluslararası aktörler olarak tanınan diğer kuruluşlar arasında geçerli olan hukuk kuralları, normlar ve standartlar bütünüdür. Bu terim İngiliz filozof Jeremy Bentham (1748-1832) tarafından icat edilmiştir.
1. Uluslararası Hukukun Doğası ve Gelişimi
1.1. Tanım ve kapsam
Bentham’ın klasik tanımına göre uluslararası hukuk, devletlerarasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu orijinal tanımın, modern uluslararası hukukun en dinamik ve hayati unsurlarından ikisi olan bireyleri ve uluslararası kuruluşları dışarıda bırakması, uluslararası hukukun ne kadar geliştiğinin bir işaretidir. Dahası, uluslararası hukuku yalnızca bir kurallar bütünü olarak görmek artık doğru değildir; daha ziyade, giderek karmaşıklaşan yapılar ve süreçlerle birleşen, hızla gelişen bir kurallar ve etkili (doğrudan bağlayıcı olmasa da) ilkeler, uygulamalar ve iddialar kompleksidir. Uluslararası hukuk en geniş anlamıyla, uluslararası aktörlere, yani öncelikle egemen devletlere, aynı zamanda giderek artan şekilde uluslararası kuruluşlara ve bazı bireylere normatif yönergelerin yanı sıra yöntemler, mekanizmalar ve ortak bir kavramsal dil sağlar. Uluslararası hukuk ile doğrudan ilgili konu ve aktörlerin kapsamı önemli ölçüde genişlemiş; klasik savaş, barış ve diplomasi sorunlarının ötesine geçerek insan haklarını, ekonomik ve ticari konuları, uzay hukukunu ve uluslararası kuruluşları da kapsayacak şekilde genişletmiştir. Her ne kadar uluslararası hukuk etik değil de hukuki bir düzen olsa da, özellikle insan hakları alanında etik ilkeler ve kaygılardan önemli ölçüde etkilenmiştir.
Uluslararası hukuk, devletlerin nezaket amacıyla benimsediği hukuken bağlayıcı olmayan uygulamaları içeren uluslararası nezaketten farklıdır (örneğin denizde yabancı savaş gemilerinin bayraklarının selamlanması). Buna ek olarak, uluslararası hukuk veya uluslararası kamu hukuku çalışması, yabancı unsurların yer aldığı farklı ülkelerin iç hukuk kurallarıyla (uluslararası hukukçuların devletlerin iç hukuku dediği gibi) ilgilenen kanunlar ihtilafı veya uluslararası özel hukuk alanından ayrılır.
Uluslararası hukuk, belirli devletlerin hukuki düzenlerinin dışında var olan bağımsız bir hukuk sistemidir. Birçok bakımdan ulusal hukuk sistemlerinden farklılık göstermektedir. Örneğin ‘190’ kadar ülkenin temsilcilerinden oluşan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, dıştan bakıldığında yasama organı görünümünde olsa da bağlayıcı kanun çıkarma yetkisine sahip değildir. Aksine, BM bütçesinin belirlenmesi, BM’ye yeni üyelerin kabul edilmesi ve Güvenlik Konseyi’nin katılımıyla Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) yeni yargıçların seçilmesi gibi BM sistemi içindeki belirli durumlar ve belirli amaçlar dışında, kararları yalnızca tavsiye niteliğindedir. Ayrıca uluslararası hukukta kapsamlı yargı yetkisine sahip bir mahkeme sistemi de bulunmamaktadır. Uluslararası Adalet Divanı’nın çekişmeli davalardaki yargı yetkisi, ilgili devletlerin rızasına dayanmaktadır. Uluslararası polis gücü ya da kapsamlı bir kolluk kuvvetleri sistemi bulunmadığı gibi, yüksek yürütme makamı da yoktur. BM Güvenlik Konseyi, devletleri kendi kararlarına uymaya zorlamak amacıyla güç kullanımına yalnızca belirli ve sınırlı durumlarda izin verebilir; esas olarak önceden bir saldırı eyleminin veya böyle bir eylem tehdidinin olması gerekir. Ayrıca, bu türden herhangi bir yaptırım eylemi, konseyin beş daimi üyesinden (Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) herhangi biri tarafından veto edilebilir. Daimi bir BM ordusu bulunmadığından, ilgili kuvvetlerin geçici olarak üye devletlerden toplanması gerekir.
Uluslararası hukuk, uluslararası ilişkilerin genel yapısının ayırt edici bir parçasıdır. Belirli bir uluslararası duruma verilecek yanıtları düşünürken devletler genellikle ilgili uluslararası yasaları dikkate alır. Her ne kadar uluslararası hukuk ihlallerine büyük bir dikkat odaklanmış olsa da, devletler genellikle eylemlerinin uluslararası hukukun kural ve ilkelerine uygun olmasını sağlamaya dikkat ederler çünkü aksi takdirde hareket etmek uluslararası toplum tarafından olumsuz karşılanacaktır. Uluslararası hukuk kuralları nadiren askeri araçlarla, hatta ekonomik yaptırımlarla uygulanır. Bunun yerine sistem, karşılıklılık veya aydınlanmış bir kişisel çıkar duygusuyla ayakta tutulur. Uluslararası kuralları ihlal eden devletler, diğer devletler ile gelecekteki ilişkilerinde onlara zarar verebilecek güvenilirlikte bir düşüşe maruz kalır. Bu nedenle, bir anlaşmanın bir devlet tarafından kendi yararına ihlal edilmesi, diğer devletlerin diğer anlaşmaları ihlal etmesine ve dolayısıyla asıl ihlalciye zarar vermesine neden olabilir. Ayrıca, tutarlı kural ihlallerinin sistemin devletler topluluğuna, uluslararası kuruluşlara ve diğer aktörlere sağladığı değeri tehlikeye atacağı genel olarak kabul edilmektedir. Bu değer, uluslararası ilişkilerde tüm uluslararası aktörler tarafından kabul edilen bir dizi kuralın varlığından kaynaklanan kesinlik, öngörülebilirlik ve ortak amaç duygusundan oluşur. Uluslararası hukuk aynı zamanda uluslararası etkileşim için bir çerçeve ve prosedürler dizisinin yanı sıra bunu anlamak için ortak bir kavramlar dizisi de sağlar.
1.2. Tarihsel gelişim
Uluslararası hukuk, neredeyse tamamen bağımsız egemen devletlerin uluslararası sistemdeki tek ilgili aktörler olduğu fikrine dayanan bir dünya sisteminin kuruluşunu ve daha sonra değiştirilmesini yansıtır. Her ne kadar kökenleri tarihin derinliklerinde yatsa ve antik Orta Doğu’daki halklar arasındaki işbirliği anlaşmalarına kadar izlenebilse de, uluslararası hukukun temel yapısının haritası Avrupa Rönesans’ı sırasında çizilmiştir. Bu antlaşmaların en eskileri arasında, yaklaşık olarak MÖ 2100 yılında Lagaş ve Umma (Mezopotamya bölgesinde) hükümdarları arasında yapılan bir antlaşma ve Mısır firavunu II. Ramses ile Hitit kralı III. Hattuşili arasında MÖ 1258 yılında imzalanan bir antlaşma yer almaktadır. Daha sonra çeşitli Orta Doğu imparatorlukları tarafından bir dizi antlaşma müzakere edilmiştir. Eski İsrail’in, Hint Yarımadası’nın ve Çin’in uzun ve zengin kültürel gelenekleri de uluslararası hukukun gelişmesinde hayati önem taşıyordu. Ayrıca, antik Yunan siyaset felsefesinin sağladığı yönetim, siyasi ilişkiler ve bağımsız birimlerin etkileşimi ile Yunan şehir devletleri arasındaki ilişkilere dair temel kavramlar, uluslararası hukuk sisteminin gelişimi için önemli kaynakları oluşturmuştur.
Bugün uluslararası hukuk düzeninin temelini oluşturan kavramların birçoğu Roma İmparatorluğu döneminde oluşturulmuştur. Örneğin jus gentium (Latince: “uluslar hukuku”), Romalılar tarafından yabancıların statüsünü ve yabancılarla Roma vatandaşları arasındaki ilişkileri düzenlemek için icat edilmiştir. Romalılar benimsedikleri Yunan doğal hukuk kavramına uygun olarak ‘jus gentium’u evrensel uygulamaya sahip olarak tasarladılar. Bugün uluslararası hukuk düzeninin temelini oluşturan kavramların çoğu, Orta Çağ’da, Yahudi filozof Moses Maimonides (1135-1204) ve ilahiyatçı St. Thomas Aquinas’ın (1224/25-1274) yazıları aracılığıyla dini ilkelerle aşılanan doğal hukuk kavramıydı ve egemen devletlerarasındaki ilişkilere uygulanan doğal hukukun bir parçası olarak kabul edilen yeni uluslar hukuku disiplininin entelektüel temeli haline geldi.
MS 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Avrupa, yaklaşık 500 yıl boyunca sık sık savaşların acısını çekmiştir. Sonunda, bir grup ulus devlet ortaya çıkmış ve devletlerarası ilişkileri yönetmek için kanon/kanun/genel kural hukuku, tüccar (tacirler) hukuku (ticareti yöneten) ve çeşitli deniz hukuku kuralları dâhil olmak üzere bir dizi uluslarüstü kurallar dizisi geliştirilmiştir: örneğin, adını Fransa’nın batı kıyısındaki bir adadan alan 12. yüzyıldan kalma Rolls of Oléron ve 1361 yılına kadar Hansa Birliği’nin merkezi olan Wisby Kanunları (Visby). 15. yüzyılda Yunan bilim adamlarının çökmekte olan Bizans İmparatorluğu’ndan Avrupa’ya gelişi matbaanın ortaya çıkışı bilimsel, hümanist ve bireyci düşüncenin gelişimini teşvik ederken, Avrupalı kâşiflerin okyanus navigasyonunu genişletmesi Avrupa normlarını tüm dünyaya yaymış ve Batı Avrupa’nın entelektüel ve coğrafi ufuklarını genişletmiştir. Avrupa devletlerinin artan zenginlik ve hırslarla daha sonra konsolidasyonu, ticaretteki büyümeyle birleştiğinde, ilişkilerini düzenlemek için bir dizi kuralın oluşturulmasını gerektirmiştir. 16. yüzyılda egemenlik kavramı, gücün kralın şahsında sağlamlaştırılmasına bir temel oluşturmuş ve daha sonra kralların ilahi hakkının yerini anayasal olarak parlamenter veya temsili yönetim biçimlerine bırakmasıyla kolektif egemenlik ilkesine dönüşmüştür. Egemenlik aynı zamanda rakip ulus devletlerden oluşan bir sistem içindeki bağımsızlığa atıfta bulunarak dışsal bir anlam da kazanmıştır.
Kurumsal yönetişim ve uluslararasındaki ilişkiler ile ilgilenen ilk yazarlar arasında; modern uluslararası özel hukuk çalışmasının kurucusu olarak kabul edilen İtalyan hukukçular Bartolo da Sassoferrato (1313/14-1357) ve uluslararası özel hukuka ilişkin modern çalışmanın kurucusu olarak kabul edilen ve ünlü bir öğretmen, papalık danışmanı ve Roma ve feodal hukuk konusunda otorite olan Baldo degli Ubaldi (1327-1400) vardı. Ancak yeni yaklaşımın özü daha doğrudan 16. ve 17. yüzyıllardaki İspanyol Altın Çağı filozoflarına kadar uzanabilir. Hem fetheden İspanyol kuvvetlerinin Güney Amerika’nın yerli halklarına yönelik muamelesiyle özellikle ilgilenen Francisco de Vitoria (1486-1546) hem de Francisco Suárez (1548-1617), uluslararası hukukun doğa hukuku üzerine kurulduğunu vurgulamıştır. Uluslararası hukukta laik düşünce ekolünün yaratıcısı olarak kabul edilen İtalyan hukukçu Alberico Gentili (1552-1608), 1598 yılında, savaş yasaları ve antlaşmalar hakkında kapsamlı bir tartışmayı içeren ‘De jure belli libri tres’i (1598; Savaş Hukuku Üzerine Üç Kitap) yayınlamıştır. Gentili’nin bu çalışması doğa kanununun teolojik bir kavramdan akla dayalı seküler bir felsefe kavramına dönüşümünü başlatmıştır. Hollandalı hukukçu Hugo Grotius (1583-1645), uluslararası hukukun babası olarak ününün belki de abartılmış olmasına rağmen, alanın gelişimini başka hiçbir teorisyenin erişemeyeceği ölçüde etkilemiştir. Grotius, özellikle ‘De Jure Belli ac Pacis’te (1625; Savaş ve Barış Hukuku Üzerine) teolojiyi uluslararası hukuktan çıkarıp kapsamlı bir sistem halinde düzenlemiştir. Grotius, dünya çapında kapsamlı keşif ve kolonileştirme misyonlarına girişen kuzey Avrupalı güçler arasında hızla kabul gören bir kavram olan açık denizlerin özgürlüğünü vurgulamıştır.
Grotius’u takip eden bilim adamları iki ekolde (okulda) toplanabilir: Doğa bilimcileri ve pozitivistler. Eski kampta doğa hukukunun üstünlüğünü vurgulayan Alman hukukçu Samuel von Pufendorf (1632-94) vardı. Buna karşılık, İngiltere’de Richard Zouche (1590-1661) ve Hollanda’da Cornelis van Bynkershoek (1673-1743) gibi pozitivist yazarlar, İncil kaynaklarından, Yunan düşüncesinden veya Roma hukukundan türetilen kavramlar üzerinden çağdaş devletlerin fiili uygulamalarını vurguladılar. Bu yeni yazılar aynı zamanda savaş hukukundan ziyade barış hukukuna ve devletlerarası ilişkilerin yönetimine daha fazla odaklanmış; zira uluslararası hukukun odak noktası, deniz hukuku ve ticari antlaşmalar gibi alanlarda giderek karmaşıklaşan devletlerarası ilişkilerle başa çıkmak için güce başvurmayı haklı çıkarmak için gerekli koşullardan uzaklaşmıştır. Pozitivist okul yeni bilimsel yöntemi kullanmış olup; bu bakımdan o zamanlar Avrupa’da kabul görmeye başlayan deneyci (ampirist) ve tümevarımsal felsefe yaklaşımıyla tutarlıydı. Hem pozitivizmin hem de doğal hukukun unsurları, Alman filozof Christian Wolff (1679-1754) ve İsviçreli hukukçu Emerich de Vattel’in (1714-67) eserlerinde görülür ki; her ikisi de her iki okulun aşırılıklarından kaçınan bir yaklaşım geliştirmeye çalışmıştır. 18. yüzyılda natüralist okul, pozitivist gelenek tarafından yavaş yavaş gölgede bırakılırken, aynı zamanda Amerikan ve Fransız devrimlerinde önemli bir rol oynayan doğal haklar kavramı, uluslararası politikada hayati bir unsur haline geliyordu. Ancak uluslararası hukukta doğal haklar kavramı 20. yüzyıla kadar yalnızca marjinal bir öneme sahipti.
Pozitivizmin etkisi yayılmacı ve endüstriyel 19. yüzyılda zirveye ulaşmış; devlet egemenliği kavramı, münhasır iç yargı yetkisi ve diğer devletlerin işlerine karışmama fikirleriyle -Avrupalı emperyal güçler tarafından tüm dünyaya yayılmış fikirlerle- desteklenmiştir. Ancak 20. yüzyılda pozitivizmin uluslararası hukuktaki hâkimiyeti, iki dünya savaşının etkisiyle, uluslararası örgütlerin (örneğin 1919 yılında kurulan Milletler Cemiyeti ve 1945 yılında kurulan BM) büyümesiyle zayıflamıştır. İnsan haklarının önemi artmaktadır. Avrupalı güçlerin sömürgeci yayılımı sayesinde coğrafi olarak uluslararası hale gelen uluslararası hukuk, sömürgecilikten kurtulmanın çok sayıda yeni bağımsız devletin kurulmasıyla sonuçlandığı II. Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk on yılda gerçek anlamda uluslararası hale gelmiştir. Bu devletlerin değişen siyasi ve ekonomik çıkarları ve ihtiyaçları, farklı kültürel geçmişleriyle birlikte, şimdiye kadar Avrupa’nın hâkim olduğu uluslararası hukuk ilkelerine ve uygulamalarına yeni etkiler katmıştır.
Uluslararası hukukun gelişimi -hem kuralları hem de kurumları- kaçınılmaz olarak uluslararası siyasi olaylar tarafından şekillendirilir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1990’lara kadar uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden olayların çoğu, Sovyetler Birliği ile müttefikleri ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) liderliğindeki Batı ittifakı arasındaki Soğuk Savaş ile bağlantılıydı. BM Güvenlik Konseyi, bir tarafın önerdiği kararların diğer taraf eliyle veto edilme ihtimali nedeniyle amaçlandığı gibi çalışamamıştır. İki kutuplu ittifak sistemi, örneğin Sovyetler Birliği tarafından düzenlenen Varşova Paktı ve ABD tarafından kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) gibi bölgesel örgütlerin gelişimini ve Kore, Vietnam ve Berlin dâhil olmak üzere iki bloğun çevre bölgelerinde çatışmaların yayılmasını teşvik etmiştir. Dahası, insan haklarının korunmasına yönelik normların gelişimi, keskin ideolojik bölünmeler nedeniyle yavaşlayarak eşitsiz bir şekilde ilerlemiştir.
Soğuk Savaş aynı zamanda, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Sovyetler Birliği’nin hevesle destek aradığı, “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan, bağlantısız ve çoğu zaman yeni sömürgecilikten arındırılmış bir grup devletin birleşmesine de yol açmıştır. Gelişmekte olan dünyanın artan önemi, dikkatleri bu devletlerin çıkarlarına, özellikle de sömürgecilikten kurtulma, ırk ayrımcılığı ve ekonomik yardıma yöneltmiştir. Aynı zamanda uluslararası politikada ve uluslararası hukukta daha fazla evrenselliği teşvik etmiştir. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı’nın tüzüğü, mahkeme teşkilatının medeniyetin ana biçimlerini ve dünyadaki başlıca hukuk sistemlerini yansıtması gerektiğini beyan ediyordu. Benzer şekilde, BM üyeleri arasında yapılan gayri resmi bir anlaşma, Güvenlik Konseyi’ndeki kalıcı olmayan sandalyelerin bölgesel temsilin adil olmasını sağlayacak şekilde paylaştırılmasını gerektirir ki; 10 sandalyeden 5’i düzenli olarak Afrika veya Asya’ya, ikisi Latin Amerika’ya, geri kalanı ise Avrupa veya diğer devletlere gitmiştir. Diğer BM organları da benzer şekilde yapılandırılmıştır.
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ve Kuzey Yarımküredeki müttefikleri arasındaki siyasi işbirliğini artırmış, ancak kuzey ve güney devletleri arasında özellikle ticaret, insan hakları ve deniz hukuku gibi konularda gerilimler de artmıştır. Teknoloji ve küreselleşme (mallar, hizmetler, para birimi, bilgi ve kişilerdeki uluslararası hareketin hızla artan büyümesi), uluslararası işbirliğini teşvik eden ve dünyayı bölen ideolojik engelleri bir ölçüde azaltan önemli güçler haline gelmiş; ancak küreselleşme aynı zamanda ABD ve Avrupa Birliği (AB) gibi müttefikler arasında ticari gerilimlerin artmasına da yol açmıştır.
1980’li yıllardan itibaren küreselleşme, uluslararası ve bölgesel örgütlerin sayısını ve etki alanını artırmış ve uluslararası hukukun bu aktörlerin hak ve yükümlülüklerini kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektirmiştir. Karmaşıklığı ve etkilediği çok sayıda aktör nedeniyle, yeni uluslararası hukuk artık sıklıkla neredeyse evrensel fikir birliğine ihtiyaç duyan süreçlerle oluşturulmaktadır. Örneğin çevre alanında, ikili müzakereler çok taraflı müzakerelerle desteklenmiş ve bazı durumlarda bunların yerini almış; bireysel devlet rızası süreci toplumsal kabule dönüştürülmüştür. Bu fikir birliği oluşturma süreci aracılığıyla çeşitli çevre anlaşmaları ve Deniz Hukuku anlaşması (1982) müzakere edilmiştir. Uluslararası hukuk bir sistem olarak karmaşıktır. Prensipte devletlerin eşitliği kavramına (uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri) dayanması anlamında “yatay” olmasına rağmen gerçekte bazı devletler uluslararası hukukun yaratılması ve sürdürülmesinde diğerlerinden daha önemli olmaya devam etmektedir.
1.3. Uluslararası hukuk ve iç/yerel hukuk [international law and municipal law]
Prensipte, uluslararası hukuk yalnızca uluslararası düzeyde işler ve yerel hukuk sistemleri içerisinde işlemez ki; bu, uluslararası hukuku ve iç hukuku ayrı ve bağımsız sistemler olarak tanıyan pozitivizmle tutarlı bir bakış açısıdır. Tersine, doğal hukukun savunucuları, yerel hukukun ve uluslararası hukukun tek (yeknesak) bir hukuk sistemi oluşturduğunu ileri sürer; bu yaklaşım bazen monizm (tekçilik) olarak da adlandırılır. Tekçilere göre böyle bir sistem, ya evrensel insan haklarını vurgulayan birleşik bir etik yaklaşımdan ya da hem uluslararası hukuku hem de iç hukuku destekleyen temel bir normun varlığını öne süren biçimci, hiyerarşik bir yaklaşımdan ortaya çıkabilir.
Hem uluslararası içtihat hukukunda (örneğin, Amerikan İç Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri ile Birleşik Krallık arasındaki Alabama davaları) hem de antlaşmalarda (örneğin, Antlaşmalar Hukukuna İlişkin 1969 Viyana Sözleşmesi’nin 27. Maddesi) kabul edilen bir ilke şudur: hiçbir yerel kurala uluslararası hukukun ihlalinin gerekçesi olarak dayanılamaz [“no municipal rule may be relied upon as a justification for violating international law”]. Uluslararası hukukun iç hukuk içindeki konumu daha karmaşıktır ve bir ülkenin iç mevzuatına bağlıdır. Özellikle, anlaşmaların uluslararası geleneksel hukuktan ayrılması gerekir. Antlaşmalar, taraflarca imzalanıp onaylanan ve bağlayıcı olan yazılı anlaşmalardır. Uluslararası gelenek hukuku, devletlerin uygulamaları sonucunda ortaya çıkan kurallardan oluşur.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası (Madde VI, Kısım 2) anlaşmaların “Ülkenin [ABD] en üstün Kanunu olacağını” belirtmektedir. Antlaşmalar başkan tarafından müzakere edilir ancak başkanın kendi yetkisiyle yaptığı yürütme antlaşmaları hariç, yalnızca Senato’nun üçte ikisinin onayıyla tasdik edilebilir (Madde II). Ayrıca, bir antlaşma, antlaşmanın yürürlüğe girmesi için iç mevzuatın çıkarılması gerekip gerekmediğine bağlı olarak, kendi kendini uygulayan veya yürütmeyen olabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, kendi kendine uygulanan antlaşmalar, başka bir işleme gerek kalmadan doğrudan ülkenin en yüksek hukukunun parçası olarak uygulanır. Bir antlaşmanın kendi kendine yürürlüğünün kabul edilip edilmeyeceği, imzalayanların niyetine ve mahkemelerin yorumuna bağlıdır. Örneğin, Sei Fujii – Kaliforniya Eyaleti (1952) davasında, Kaliforniya Yüksek Mahkemesi, BM Şartı’nın kendi kendini uygulamadığına, çünkü insan haklarına ilişkin ilkelerinin, özel kişiler için yargılanabilir haklar oluşturmak için gerekli zorunlu kalite ve onaylanması üzerine özel kişiler için yargılanabilir hakların yaratılması için gereken kesinlik, o zamandan bu yana karar Amerika Birleşik Devletleri’ndeki diğer mahkemeler tarafından tutarlı bir şekilde uygulanmıştır. Buna karşılık, ABD Yüksek Mahkemesi’nin uluslararası hukukun ABD Donanması’nın el koyduğu Küba balıkçı gemilerini savaş ödülü olarak satmasını yasakladığına karar verdiği Paquette Habana davasında (1900) uluslararası gelenek hukuku federal hukukun bir parçası olarak yorumlanmıştır. Uluslararası hukuku ihlal etse bile ABD’de yerel mevzuat üstündür; ancak hükümet uluslararası düzeyde bu tür bir ihlalden sorumlu tutulabilir. Böyle bir ihtimalin azaltılması için ABD Kongresi’nin ülkenin uluslararası yükümlülüklerine aykırı yasa çıkarmayacağı varsayımı vardır.
Birleşik Krallık, uluslararası örf ve adet hukukunun örf ve adet hukukunun bir parçası olduğunu savunan “şirketleşmeci” bir bakış (incorporationist view) açısına sahiptir. Ancak İngiliz hukuku, anlaşmaları yasama kararlarından ziyade tamamen yürütme kararları olarak görmektedir. Dolayısıyla bir antlaşma ancak ilgili mevzuatın kabul edilmesi halinde iç hukukun parçası haline gelir. Aynı prensip, İngiliz gelenek hukukunun kabul edildiği diğer ülkelerde de geçerlidir (örneğin, İngiliz Milletler Topluluğu devletlerinin çoğunluğu ve İsrail). Her ne kadar bu şirketleşmeci görüş, örf ve adet hukukunu ülke hukukunun bir parçası olarak görse ve yerel yasaların uluslararası hukukla tutarsız olmaması gerektiğini varsaysa da, çatışma durumlarında yerel yasalar uluslararası hukuktan önce gelir. Yazılı bir anayasa benimseyen bu örfi hukuk ülkeleri, uluslararası hukukun iç hukuka dâhil edilmesi konusunda genel olarak biraz farklı pozisyonlar almışlardır. Örneğin İrlanda Anayasası, ülkenin ulusal yasama organının izni olmadan kamu fonlarını içeren hiçbir anlaşmaya bağlı olmayacağını belirtmekte olup; Rum Kesimi ve Kuzey Türk Kesiminden oluşan Kıbrıs’ta anayasaya uygun olarak imzalanan anlaşmalar, karşılıklılık şartıyla iç hukuktan daha üstün bir statüye sahiptir.
Medeni hukukun egemen olduğu ülkelerin çoğunda, bir antlaşmanın kabulü bir yasama işlemidir. İç hukuk ile uluslararası hukuk arasındaki ilişki değişiklik gösterir ve uluslararası bir antlaşmanın iç hukuktaki statüsü ülkenin anayasal hükümleri ile belirlenir. Federal sistemlerde uluslararası hukukun uygulanması karmaşıktır ve uluslararası hukuk kuralları genellikle federal hukukun bir parçası olarak kabul edilir. Bir antlaşma genellikle yalnızca ulusal bir yasama organı tarafından onaylandığında yürürlüğe girse de, AB ülkeleri, AB kurumlarından çıkan düzenlemelerin ve kararların, bu tür yasa yapımına (kodifikasyon) izin veren mevzuat hariç olmak üzere, mevzuata gerek kalmadan doğrudan uygulanabilir olduğu konusunda anlaşmışlardır. Bu, ülkenin birliğe girişiyle kabul edilir (örneğin, Britanya’nın 1972 yılında Avrupa Toplulukları Yasası’nı kabul etmesi).
2. Uluslararası Hukukun Kaynakları
Uluslararası Adalet Divanı tüzüğünün 38(1) no.lu Maddesi uluslararası hukukun üç kaynağını tanımlar: antlaşmalar, gelenekler ve genel ilkeler [treaties, custom, and general principles]. Uluslararası hukuk sistemi yatay ve merkezi olmayan bir yapıya sahip olduğundan, uluslararası yasaların oluşturulması kaçınılmaz olarak yerel sistemlerde yasaların oluşturulmasından daha karmaşıktır.
2.1. Antlaşmalar
Antlaşmalar, sözleşmeler, anlaşmalar, paktlar, genel yasalar, tüzükler ve akitler [conventions, agreements, pacts, general acts, charters, and covenants] gibi çeşitli terimlerle bilinir ve bunların tümü, katılımcıların (her zaman olmasa da genellikle devletlerin) müzakere edilen şartlara bağlı kalmayı kabul ettiği yazılı belgeleri ifade eder. Bazı antlaşmalar iç hukuka tabidir (örneğin devletler ve uluslararası şirketler arasındaki ticari antlaşmalar), bu durumda uluslararası hukuk uygulanamaz. Gayri resmi, bağlayıcı olmayan siyasi beyanlar, anlaşma kategorisinin dışındadır.
Antlaşmalar ikili veya çok taraflı olabilir. Bir dizi tarafla yapılan antlaşmaların uluslararası öneme sahip olma olasılığı daha yüksektir, ancak en önemli antlaşmaların çoğu (örneğin, Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmelerinden çıkanlar) iki taraflı olmuştur. Cenevre Sözleşmeleri (1949) ve Deniz Hukuku antlaşması (1982; resmi olarak Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) gibi bir dizi çağdaş antlaşmanın ‘150’den fazla tarafı vardır ki; bu da uluslararası hukukta bir genel mevzuat yöntemi olarak antlaşmanın önemini ve gelişimini yansıtır. Diğer önemli antlaşmalar arasında Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme (1948), Diplomatik İlişkilere İlişkin Viyana Sözleşmesi (1961), Antarktika Antlaşması (1959) ve Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Tüzüğü (1998) yer almaktadır. Bazı antlaşmalar uluslararası örgütler oluşturur ve bunların anayasalarını oluştururken (örneğin, 1945 BM Şartı), diğerleri daha sıradan konuları (örneğin, vize düzenlemeleri, seyahat düzenlemeleri ve ikili ekonomik yardım) ele alır.
Bir antlaşmayı imzalamayan ve onaylamayan ülkeler onun hükümlerine bağlı değildir. Bununla birlikte, söz konusu hükmün bu tür bir genelleme yapabilmesi veya Uluslararası Adalet Divanı’nın Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı vakalarındaki [North Sea Continental Shelf cases] süreç olarak adlandırdığı şekliyle “temel olarak norm oluşturucu nitelikte” [of a fundamentally norm-creating character] olması koşuluyla, antlaşma hükümleri belirli durumlarda uluslararası bir geleneğin temelini oluşturabilir. Bir antlaşma, tarafların rızasına dayanır, bağlayıcıdır ve iyi niyetle yerine getirilmelidir. Latince pacta sunt servanda (‘anlaşmalar korunmalıdır’) formülüyle bilinen kavram, uluslararası hukukun tartışmasız en eski ilkesidir. Böyle bir kural olmadan hiçbir uluslararası antlaşma bağlayıcı veya uygulanabilir olmayacaktır. Pacta sunt servanda, devletlerarasındaki antlaşmaları ilgilendiren Antlaşmalar Hukuku Viyana Sözleşmesi (1969) ve Devletler ile Uluslararası Kuruluşlar Arasındaki veya Uluslararası Kuruluşlar Arasındaki Antlaşmalar Hukukuna İlişkin Viyana Sözleşmesi (1986) de dâhil olmak üzere, antlaşmaları düzenleyen birçok uluslararası antlaşmada doğrudan anılmaktadır.
Antlaşmaların yapılması veya sonuçlandırılması için önceden belirlenmiş bir form veya prosedür yoktur. Bunlar devlet başkanları arasında veya hükümet daireleri arasında hazırlanabilir. Bir antlaşmanın imzalanmasındaki en önemli unsur, imza, belge değişimi, onay veya katılım yoluyla yapılabilecek olan devletin rızasının sinyalidir. Onaylama, rıza beyanının olağan yöntemidir; antlaşma düşük düzeyde olmadığı sürece, bu durumda bir imza genellikle yeterlidir. Onaylama prosedürleri ülkenin anayasal yapısına bağlı olarak değişiklik göstermektedir.
Antlaşmalar, imzacıların belirli bir hükmün dışında kalmalarına izin verebilir ki; bu, bir antlaşmanın temel ilkelerini kabul eden ülkelerin, ikincil konular ile ilgili endişeleri olsa bile ona taraf olmalarını sağlayan bir taktiktir. Bu endişeler, bağlayıcı etkisi olmayan yorumlayıcı beyanlardan ayrılan “çekinceler” (reservations) olarak anılmaktadır. Devletler, antlaşmanın bunu engellemediği durumlarda ve çekincenin antlaşmanın amaç ve konusuyla bağdaşmaması koşuluyla, bir antlaşmaya çekince koyabilirler. Diğer devletler (ise) bu tür çekinceleri kabul edebilir veya itiraz edebilir. İlk durumda, çekincelerin koşullarıyla değiştirilen antlaşma, ilgili devletlerarasında yürürlüğe girer. İkinci durumda antlaşma, çekincelerin ilgili olduğu hükümler ve çekincelerin kapsamı dışında, ilgili devletlerarasında yürürlüğe girer. Bu sistemin bariz bir kusuru, çekincelerin caiz olup olmadığına her hükümetin karar vermesi ve çekincenin caiz görülmesi halinde hukuki sonuçları konusunda anlaşmazlıkların yaşanabilmesidir.
Antlaşmaları yorumlamak için bir dizi kural geliştirilmiştir. Bir antlaşmanın, bağlamı, amacı ve hedefi göz önüne alındığında, iyi niyetle ve terimlerinin olağan anlamlarına uygun olarak yorumlanması beklenir. Antlaşma metninin belirsiz olması durumunda, ‘travaux préparatoires’ın (Fransızca: “hazırlık çalışmaları”) kullanımı ve antlaşmanın imzalanmasını çevreleyen koşulların değerlendirilmesi de dâhil olmak üzere tamamlayıcı yorumlama araçları kullanılabilir. Bazı durumlarda, etkililik ilkesine dayanan daha esnek bir anlaşma yorumu yöntemi (yani, söz konusu hükmün yararsız hale getirilmesine izin vermeyecek bir yorum) ile daha geniş amaçlı bir yaklaşım (yani, belirli bir hükmün yorumlanmasında antlaşmanın temel amaçları) kabul edilmiştir. Antlaşmanın aynı zamanda uluslararası bir örgütün anayasal belgesi olduğu durumlarda, örgütün değişimle başa çıkmasına yardımcı olmak amacıyla daha programatik veya amaç odaklı bir yaklaşım kullanılır. Bir uygulama sistemi kuran insan hakları sözleşmeleri gibi “yaşayan araçlar” [living instruments] olarak tanımlananlar için de amaç odaklı bir yaklaşım uygun görülmüştür; 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi örneğinde bu yaklaşım, sözleşmenin imzalandığı dönemde norm olmasına rağmen eşcinselliğin suç sayılmasının çağdaş dönemde bir insan hakları ihlali olarak görülmesine olanak sağlamıştır.
Bir antlaşma, hükümlerinden birine (varsa) uygun olarak veya tarafların rızasıyla feshedilebilir veya askıya alınabilir. Durum böyle değilse, diğer hükümler geçerli olabilir. İkili bir antlaşmanın esaslı bir ihlali meydana gelirse, masum taraf bu ihlali antlaşmayı feshetme veya onun işleyişini askıya alma gerekçesi olarak ileri sürebilir. Çok taraflı antlaşmaların feshi daha karmaşıktır. Oybirliğiyle yapılan bir antlaşmayla, tüm taraflar antlaşmayı tamamen veya kısmen feshedebilir veya askıya alabilir ve bir ihlalden özellikle etkilenen bir taraf, kendisi ile temerrüde düşen devlet arasındaki antlaşmayı askıya alabilir. Antlaşmanın, esaslı bir ihlalin, antlaşma kapsamındaki yükümlülüklere ilişkin olarak her bir tarafın konumunu kökten değiştirecek nitelikte olduğu durumlarda, diğer herhangi bir taraf, anlaşmanın tamamını veya bir kısmını askıya alabilir. Örneğin Uluslararası Adalet Divanı, 1971 yılında Genel Kurul’un Güney Batı Afrika’ya yönelik yetkiyi sona erdirmesini meşru kabul eden tavsiye niteliğinde bir görüş yayınlamıştır. Bir antlaşmanın ihlali, bir antlaşmanın izin verilmeyen bir şekilde reddedilmesi veya antlaşmanın konusu veya amacı için gerekli olan bir hükmün ihlali söz konusu olduğunda, genellikle önemli olarak kabul edilir.
Rebus sic stantibus (Latince: “bu şekilde -ayakta- durmak”) kavramı, şartlarda köklü bir değişiklik olması durumunda, bir tarafın söz konusu antlaşmadan çekilebileceğini veya söz konusu antlaşmayı feshedebileceğini öngörmektedir. Açık bir örnek, ilgili bir adanın sular altında kalması olabilir. Bununla birlikte, orijinal koşulların mevcudiyeti, tarafların antlaşmayla bağlanma rızasının esaslı bir temeli olmadıkça ve değişiklik, hâlâ yürürlükte olan yükümlülüklerin kapsamını kökten değiştirmedikçe, koşullardaki köklü bir değişiklik, fesih veya geri çekilme için yeterli değildir. Bu istisna, antlaşmanın bir sınır belirlemesi veya temel değişikliğin, kendisine başvuran tarafın antlaşma kapsamındaki bir yükümlülüğünü veya antlaşmanın diğer taraflarına karşı borçlu olduğu diğer herhangi bir uluslararası yükümlülüğü ihlal etmesinden kaynaklanması durumunda geçerli değildir.
2.2. Gelenek
Uluslararası Adalet Divanı’nın tüzüğünde, uluslararası hukukun ikinci kaynağı olarak “hukuk olarak kabul edilen genel bir uygulamanın kanıtı olarak uluslararası gelenek” [international custom, as evidence of a general practice accepted as law] ifadesine atıfta bulunulmaktadır. Önemi uluslararası sistemin merkezi olmayan doğasını yansıtan gelenek, iki temel unsuru içerir: devletlerin fiili uygulamaları ve bu uygulamaların devletler tarafından hukuk olarak kabul edilmesi [the actual practice of states and the acceptance by states of that practice as law]. Devletlerin fiili uygulamaları [“maddi gerçek” (material fact) olarak adlandırılır], devletlerin belirli bir tür davranışının süresi, tutarlılığı, tekrarı ve genelliği dâhil olmak üzere çeşitli unsurları kapsar. Bu tür unsurların tümü, bir uygulamanın bağlayıcı bir uluslararası geleneğin temelini oluşturup oluşturamayacağının belirlenmesinde önemlidir. Uluslararası Adalet Divanı, uygulamaların bağlayıcı sayılması için “sürekli ve tek tip kullanım” veya “kapsamlı ve neredeyse tek tip” olmasını şart koşmuştur. Her ne kadar tüm devletler yeni veya değiştirilmiş bir geleneğin geliştirilmesine katkıda bulunsa da, süreçte hepsi eşit değildir. Büyük devletler genellikle geleneklerin oluşturulmasında daha büyük bir öneme sahiptir. Örneğin, 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, uzay hukuku ile ilgili geleneklerin geliştirilmesinde, bu alanda çok az uygulaması olan veya hiç uygulaması olmayan devletlere göre çok daha önemli bir rol oynadılar. Bir uygulama oluştuktan sonra, ikinci bir unsur, salt kullanımı bağlayıcı bir geleneğe dönüştürür; uygulama, opinio juris sive necessitatis (Latince: “bir eylemin hukukun üstünlüğü gereği gerekli olduğu görüşü” -opinion that an act is necessary by rule of law-) olarak kabul edilmelidir. Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı davalarında Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu uygulamanın “hukukun üstünlüğünün veya yasal yükümlülüğün söz konusu olduğuna dair genel bir kabulü gösterecek şekilde gerçekleşmiş olması” [occurred in such a way as to show a general recognition that a rule of law or legal obligation is involved] gerektiğini belirtmiştir.
Bir uygulama bir gelenek haline geldiğinde, uluslararası toplumdaki tüm devletler, tek tek devletler açıkça rıza göstersin veya vermesin, buna uymakla yükümlüdür; bir devletin geleneğin başlangıcından itibaren itiraz ettiği durumlar hariç, bu, sıkı bir testle kanıtlanır. Belirli bir uygulama, belirli bir grup devletle (örneğin Latin Amerika devletleri) veya hatta iki devletle sınırlı olabilir ki; bu durumlarda gelenek olarak kabul edilme standardı genellikle yüksektir. Gelenek, genelleştirilebilir bir antlaşma hükmünden gelişebileceği gibi, bağlayıcı bir örfi kural ile aynı konuya ilişkin çok taraflı bir antlaşma hükmü (meşru müdafaa hakkı gibi) aynı anda mevcut olabilir.
2.3. Hukukun genel ilkeleri
Uluslararası Adalet Divanı’nın tüzüğünde tanımlanan uluslararası hukukun üçüncü kaynağı, “uygar uluslar tarafından tanınan hukukun genel ilkeleridir.” Bu ilkeler esas olarak, hâlihazırda antlaşma hükümlerine veya bağlayıcı geleneksel kurallara tabi olmayan uluslararası sorunları ele alacak bir mekanizma sağlar. Bu tür genel ilkeler, iç hukuk ya da uluslararası hukuk yoluyla ortaya çıkabilir ve birçoğu aslında usule ilişkin ya da delil niteliğindeki ilkeler ya da adli sürecin işleyişiyle ilgili olanlardır -örneğin, Chorzow Fabrikasında (1927-28) oluşturulan ilke, Taahhüdün ihlalinin bir tazminat yükümlülüğü içerdiğini ifade eder. Buna göre, Chorzow Fabrikası davasında Polonya, bir fabrikanın hukuka aykırı olarak kamulaştırılması nedeniyle Almanya’ya tazminat ödemek zorunda kalmıştır.
Belki de uluslararası hukukun en önemli ilkesi iyi niyettir [good faith]. Yasal yükümlülüklerin oluşturulmasını ve yerine getirilmesini yönetir ve anlaşma hukukunun temelini oluşturur. Bir diğer önemli genel prensip, uluslararası hukukun uygulanmasında ve icrasında bir dereceye kadar esnekliğe sahip olmasına izin veren eşitlik [equity] ilkesidir. Örneğin Deniz Hukuku antlaşması, kıyıları karşılıklı veya bitişik olan devletlerarasında münhasır ekonomik bölgelerin ve kıta sahanlıklarının eşitliği temelinde sınırlandırılması çağrısında bulunuyordu.
2.4. Diğer kaynaklar
Uluslararası Adalet Divanı tüzüğünün 38(1) no.lu Maddesi de yargı kararlarını ve bilimsel yazıları hukukun belirlenmesinde yardımcı araçlar olarak kabul etmektedir. Hem yerel hem de uluslararası yargı kararları yeni ilke ve kuralların oluşturulmasına hizmet edebilir. Yerel davalarda uluslararası hukuk kuralları, birçok devletin mahkemeleri tarafından tutarlı bir şekilde uygulanmasıyla netleşebilir. Bununla birlikte, daha net bir hukuk belirleme yöntemi, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı, Hamburg’daki (Almanya) BM Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi ve uluslararası tahkim mahkemeleri gibi organların uluslararası adli kararları marifetiyle oluşturulmuştur.
Uluslararası hukuk dolaylı olarak diğer mekanizmalar yoluyla ortaya çıkabilir. Örneğin BM Genel Kurulu kararları -belirli organizasyonel prosedürler dışında- bağlayıcı değildir ancak son derece etkili olabilirler. Kararlar, uygulamanın devletler tarafından “kanun olarak” (opinio juris) kabul edildiğini ortaya koyarak, hem devlet uygulaması açısından hem de gelenek oluşturma sürecinde yeni örf kurallarının oluşturulmasına yardımcı olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi için bir kararın genelleştirilebilir hükümler içermesi ve farklı ideolojik, kültürel ve siyasi perspektiflere sahip ülkelerden önemli destek alması gerekir. Bu tür kararların örnekleri arasında Sömürge Ülkeleri ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildirge (1960), Devletlerin Uzayın Keşfi ve Kullanımında Faaliyetlerini Yöneten Yasal İlkeler Bildirgesi (1963) ve Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi (1970) yer almaktadır.
Bir devletin tek taraflı eylemleri, devletin bu yükümlülüğe uyma niyetinin açık olduğu ve bu niyetinin kamuya açıklandığı durumlarda hukuki yükümlülük doğurabilir. Böyle bir duruma örnek olarak, Fransa’nın, Uluslararası Adalet Divanı’nda kendisi ile Avustralya ve Yeni Zelanda arasında bu tür testlerin yasallığı konusunda açılan dava sırasında atmosferik nükleer testlerini durdurma kararı (1974) verilebilir. Tek taraflı açıklamalar aynı zamanda bir devletin belirli bir konuya ilişkin görüşlerinin de kanıtını oluşturabilir. Bir belge hukuki bir zorunluluk içermese bile uluslararası toplum içerisinde etkili olabilir. Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerilimi azaltmaya çalışan Helsinki Antlaşmaları (1975) açıkça bağlayıcı değildi ancak çok büyük siyasi etkileri olmuştur. Çevre hukuku ve ekonomi hukuku gibi belirli alanlarda, bir dizi öneri, kılavuz, uygulama kuralları ve standartlar, “yumuşak hukuk” [soft law] olarak adlandırılan, yani kesin bir hukuki değeri olmayan ancak önemli bir hukuki değer oluşturan bir belge üretebilir.
2.5. Kaynak ve norm hiyerarşileri
Genel ilkeler, antlaşma hukuku ve geleneklerin tamamlayıcısıdır. Daha yeni kökenli kaynaklar genellikle daha güvenilir olarak kabul edilir ve belirli kurallar genel kurallara göre önceliklidir. Jus cogens (Latince: “zorlayıcı yasa”) kuralları, devletlerin dışına çıkamayacağı emredici normlardır; jus dispositivum’dan (Latince: “tarafların takdirine bağlı hukuk”) veya normal uluslararası kurallardan daha yüksek bir statüye sahiptirler ve yalnızca aynı statüye sahip daha sonraki normlar ile değiştirilebilirler. Birinci kategorideki kurallar soykırımın, köleliğin ve korsanlığın yasaklanmasını ve saldırganlığın yasa dışı ilan edilmesini içermektedir. Jus cogens kurallarının diğer örnekleri daha tartışmalıdır. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (Madde 53), bir antlaşmanın, imzalandığı sırada genel uluslararası hukukun emredici bir normuyla çelişmesi durumunda geçersiz olacağını öngörmektedir. Ayrıca, eğer eylem genel uluslararası hukukun emredici bir normu tarafından gerekli kılınıyorsa, bir devletin eyleminin hukuka aykırılığı önlenmiş olur. Bir jus cogens normunun yaratılabilmesi için, bu ilkenin öncelikle bir uluslararası hukuk kuralı olarak tesis edilmesi ve daha sonra uluslararası toplum tarafından, hiçbir sapmaya izin verilmeyen, emredici bir hukuk kuralı olarak tanınması gerekir.
Uluslararası hukuk aynı zamanda tüm devletler için geçerli olan bir erga omnes (Latince: “herkese karşı”) yükümlülükler kategorisi oluşturmuştur. Olağan yükümlülüklerde temerrüde düşen devlet belirli ilgili devletlere (örneğin antlaşmanın ihlal edilen diğer taraflarına) karşı sorumluluk üstlenirken, erga omnes yükümlülüklerinin ihlali durumunda tüm devletlerin çıkarı vardır ve buna karşılık olarak uygun önlemleri alabilir.
3. Uluslararası Hukukta Devletler
Her ne kadar devletler uluslararası hukuki statüye sahip yegâne varlıklar ve münhasır uluslararası aktörler olmasalar da, uluslararası hukukun temel konularıdırlar ve en geniş hak ve yükümlülük yelpazesine sahiptirler. Hak ve yükümlülüklere otomatik olarak sahip olan devletlerin aksine, uluslararası örgütler, bireyler ve diğerleri, uluslararası hukuktaki hak ve görevlerini doğrudan belirli belgelerden alırlar. Örneğin bireyler, her ikisi de 1976 yılında yürürlüğe giren Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi kapsamında uluslararası hukuk kapsamındaki haklarını ileri sürebilirler.
3.1. Devlet olma [statehood]
3.1.1. Devletlerin yaratılması/kurulması (creation of states)
Yeni devletlerin yaratılması süreci, belirli olgusal koşulların oluşturulmasını ve ilgili kurallara uyulmasını içeren, olgu ve hukukun bir karışımıdır. Devlet olmanın kabul edilen kriterleri, bir devletin kalıcı bir nüfusa, tanımlanmış bir bölgeye, bir hükümete ve uluslararası ilişkileri yürütme kapasitesine sahip olması [a permanent population, a defined territory, a government, and the capacity to conduct international relations] gerektiğini öngören Montevideo Sözleşmesi’nde (1933) ortaya konmuştur.
Kalıcı bir nüfusa ve tanımlanmış bir bölgeye olan ihtiyaç açıktır, ancak sınır anlaşmazlıkları (örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Arnavutluk ve 1948’deki İsrail ile ilgili olanlar) devlet olmayı engellemez. Uluslararası toplum (BM dâhil) bazı devletleri iç savaşa bulaşmışken tanımış (örneğin 1960’ta Kongo ve 1975’te Angola), böylece etkin hükümet kriteri aşınmıştır. Hırvatistan ve Bosna-Hersek de 1992 yılında uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından yeni devletler olarak tanınmış olup, o zamanlar her ikisi de topraklarının önemli bir kısmı üzerinde etkili bir kontrol uygulayamıyordu. Bağımsızlık gerekli olmasına rağmen, bunun resmi anayasal bağımsızlıktan daha fazlası olması gerekmez.
Devletler birleşme (1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen), emilim (Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin eyaletlerinin 1990’da Federal Almanya Cumhuriyeti’ne katılması) ve 1993 yılında Çekoslovakya’dan ayrı Çek ve Slovak cumhuriyetlerinin kurulması, daha büyük devletin kimliğini sürdüren bölgesel olarak daha küçük bir devletle sınırlı parçalanma ve ikincisinin topraklarının bir kısmından yeni devletlerin ortaya çıkması (1991 yılında Sovyetler Birliği) veya tarihsel olarak ilhak (1938 yılında Nazi Almayasının Avusturya Anschluss’u) yoluyla dağılma ve yeni ve ayrı devletler olarak yeniden kurulma marifetiyle yok olabilirler [merger, absorption, dissolution and reestablishment as new and separate states].
3.1.2. [Devlet olarak] Tanıma [recognition]
Tanıma, devlet olma, yeni edinilen topraklar üzerindeki egemenlik veya vatandaşlık verilmesinin uluslararası etkileri gibi belirli gerçeklerin kabul edildiği ve belirli bir yasal statüye sahip olduğu bir süreçtir. Devlet olma kriterlerine uygun yeni bir varlığın devlet olarak tanınması süreci siyasi bir süreçtir; her ülke bu tür bir tanımayı uzatıp uzatmamaya kendisi karar verir. Normal egemenlik ve diplomatik dokunulmazlıklar genellikle yalnızca bir devletin yürütme otoritesinin başka bir devleti resmen tanımasının ardından uzatılır. Uluslararası tanınma, devlet olmanın fiili kriterlerinin gerçekten yerine getirildiğinin önemli bir kanıtıdır. Çok sayıda tanınma, devlet olma koşullarının kusurlu bir şekilde yerine getirildiği durumlarda bile (örneğin 1992’de Bosna-Hersek) devlet olma iddiasını destekleyebilir. Uluslararası uygulamalarla desteklenen “beyan edici” [declaratory] tanıma teorisine göre, tanıma eylemi, hâlihazırda var olan fiili bir durumun, yani devlet olma kriterlerine uygunluğun kabul edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Bunun tersine, “kurucu” [constitutive] teori, tanıma eyleminin kendisinin aslında devleti yarattığını ileri sürer.
Devletler, tanıma vermeden önce ek koşulların yerine getirilmesini talep edebilir. Örneğin Avrupa Topluluğu (ki, en sonunda yerini AB aldı) 1991 yılında Doğu Avrupa’da, eski Sovyetler Birliği’nde ve Yugoslavya’da yeni oluşan devletler hakkında, diğerlerinin yanı sıra, azınlık haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı ve silahsızlanma ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik taahhütler gerektiren bildiriler yayınlamıştır. Herhangi bir tanımanın zamanlaması çok önemlidir; özellikle de kısmen mevcut bir devletten yeni bir devlet kurulduğunda. Ayrılma durumunda erken tanınma, bir devletin iç işlerine müdahale anlamına gelebilir ve bu, uluslararası hukukun temel ilkelerinden birinin ihlali anlamına gelebilir. Hükümetlerin tanınması bir devletin tanınmasından farklıdır. Çağdaş eğilim aslında artık hükümetleri resmi olarak tanımak değil, bunun yerine diplomatik ilişkilerin sürdürülmesine (veya sona erdirilmesine) odaklanmaktır. Bu değişiklikle devletler, anayasaya aykırı yollarla iktidara gelen yeni rejimleri “tanıyıp tanımayacağına” karar vermenin getirdiği siyasi zorluklardan kaçınmaya çalışmaktadır.
Her ne kadar devletler, devlet olmaya hak kazanan yeni kişileri tanımak zorunda olmasalar da, bazen bir devleti tanımamayı pozitif bir görev haline getiren koşullar ortaya çıkabilir. 1930’larda ABD Dışişleri Bakanı Henry Stimson, saldırganlık sonucu ortaya çıkan durumların tanınmaması doktrinini ortaya atmış ve bu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana pekişmiştir. 1960’lı yıllarda BM Güvenlik Konseyi, tüm devletlere Rodezya’daki beyaz azınlık rejiminin bağımsızlık ilanını tanımamaları yönünde “çağrıda bulunmuş” ve ekonomik yaptırımlar uygulamıştır. Benzer bir uluslararası eylem, 1970’lerde ve 80’lerde, Güney Afrika’nın, beyaz azınlık hükümetinin ayrımcı/ırkçı (apartheid) politikasının bir parçası olarak “bağımsız devletler” olarak belirlediği bölgeler olan Bantustanları veya anavatanları yaratmasına yanıt olarak gerçekleştirilmiştir. Güvenlik Konseyi ayrıca, Türk egemenliği[1] altındaki Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığını “yasal olarak geçersiz” ilan etmiş (1983) ve Irak’ın Kuveyt’i ilhakını da “hükümsüz ve geçersiz” ilan etmiştir (1990). BM ayrıca İsrail’in (1967’de Suriye’den işgal edilen) Golan Tepeleri’ni ilhakının geçersiz olduğunu ilan etmiş ve İsrail’in yetki alanını daha önce Ürdün kontrolündeki Doğu Kudüs’e genişletmesi konusunda da benzer şekilde karar vermiştir.
3.1.3. Devletlerin sorumluluğu
Uluslararası hukukta devletlere tanınan haklar sorumlulukları da beraberinde getirir. İhlalin bizzat devlete atfedilebilmesi şartıyla, devletler yükümlülüklerinin ihlalinden sorumludur. Bir devlet, uluslararası hukukun doğrudan ihlallerinden (örneğin, bir antlaşmanın ihlali veya başka bir devletin topraklarının ihlali) sorumludur. Bir devlet, kendi iç hukukunda nasıl tanımlanmış olursa olsun, devlet yetkisini kullanan kendi iç kuruluşları ve kişiler tarafından ve devletin yönlendirmesi veya kontrolü altında hareket eden kişiler tarafından gerçekleştirilen ihlallerden de sorumludur. Bu sorumluluklar, organ veya kuruluş yetkisini aşsa dahi mevcuttur. Ayrıca devlet, kişilerin özel faaliyetlerinden, sonradan devlet tarafından benimsendiği ölçüde, uluslararası düzeyde sorumludur. Örneğin 1979 yılında İran hükümeti, ABD büyükelçiliğinin militanlar tarafından ele geçirilmesini ve ardından diplomatların ve diğer büyükelçilik personelinin rehin tutulmasını resmen desteklemiştir. Bir devletin eylemi, genel uluslararası hukukun emredici bir normu tarafından gerekli kılınıyorsa, BM Şartı kapsamındaki meşru müdafaa hakkına uygun olarak yapılıyorsa, başka bir devlete uluslararası yükümlülüklerine uyma konusunda baskı yapmak için meşru bir önlem teşkil ediyorsa, devletin kontrolü dışındaki bir mücbir sebep sonucu alınmışsa, bir hayat kurtarmak için makul olarak önlenemiyorsa veya yükümlülüğün mevcut olduğu devletlerin hiçbir temel çıkarının zarar görmediği durumlarda, devletin temel çıkarlarını ciddi ve yakın bir tehlikeye karşı korumanın tek yolunu oluşturuyorsa, bir devletin uluslararası sorumluluğu yoktur.
Bir devlet, uluslararası düzeyde sorumlu olduğu yasa dışı bir eylemin yol açtığı her türlü zararı tam olarak tazmin etmelidir. Tazminat, mümkünse orijinal durumun eski haline getirilmesinden, bunun mümkün olmadığı durumlarda tazminattan veya her ikisinin de mümkün olmadığı durumlarda tatminden (yani ihlalin kabul edilmesi ve özür dilenmesinden) oluşur.
Uluslararası hukukun tartışmalı yönlerinden biri, Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun 1996 tarihli Devlet Sorumluluğu taslağında yaptığı, devletlerin “uluslararası suçlardan” (bir devletin bir devlet tarafından ihlal edilmesinden kaynaklanan uluslararası hukuka aykırı eylemlerden oluşan) sorumlu tutulabileceği önerisi olmuştur. Uluslararası topluluğun temel çıkarlarının korunması açısından çok önemli olan uluslararası yükümlülük, bunun ihlalinin söz konusu topluluk tarafından suç olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Verilen örnekler arasında saldırganlık, sömürgeci hâkimiyet kurma ve soykırım [aggression, colonial domination, and genocide] yer alıyordu. Devletlerin (bireylerden farklı olarak) bu tür suçlardan suçlu olamayacağı argümanına ek olarak, ciddi tanımsal sorunlar ortaya çıkmış ve bu tür suçların devletler açısından sonuçları konusunda endişeler oluşmuştur. Buna göre, Uluslararası Hukuk Komisyonu, nihayet 2001 yılında kabul edilen taslak maddelerinde, bu siyasi açıdan bölücü yaklaşımdan vazgeçmiş ancak daha ciddi bir uluslararası yanlış biçimi olduğu fikrini korumuştur. Anılan Komisyon, uluslararası hukukun emredici bir normundan (yani jus cogens kuralları veya temel uluslararası çıkarların korunması için gerekli görülen kurallar) kaynaklanan yükümlülüklerin ciddi ihlalleri kavramını vurgulamıştır. Bu durumda tüm devletlerin bu durumu tanımama ve sona erdirme konusunda işbirliği yapma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Devletler, başka bir devletin eylemlerinden veya ihmallerinden dolayı zarar gören kişilerin taleplerini üstlenebilirler. Bu durumda mağdurların, etkisiz kalmadıkları sürece devleti sorumlu tutacak tüm iç hukuk yollarını tüketmiş olmaları; ayrıca, yaralanan kişinin, iddiayı kabul eden devletin vatandaşı olması gerekir. Vatandaşlık verme hakkına tek başına devletler sahip olsa da, eğer talep başka bir devlete karşı ileri sürülürse, vatandaşlık verilmesi uluslararası hukukun gerekliliklerine uygun olmalı ve özellikle birey ile ilgili devlet arasında gerçek bir bağın varlığını kanıtlamalıdır.
3.2. Devletlerin mekânsal tanımı
3.2.1. Bölge/Toprak (Territorya)
Bir devletin egemenliği, devletin münhasır yargı yetkisine tabi olan ve uluslararası hukuk tarafından diğer devletlerin ihlallerine karşı korunan, belirli bir toprak parçasıyla sınırlıdır. Sınır anlaşmazlıkları belirli bir devletin egemenliğini veya bağımsızlığını azaltmasa da, devlet otoritelerinin etkin kontrolüne tabi olan bir çekirdek bölgenin olması devlet olmanın doğasında vardır. Devletler, diğer devletlerden feragat yoluyla (1928 yılındaki Palmas Adası davası); terra nullius (Latince: “hiç kimsenin toprağı”) olan toprakların işgal edilmesiyle yani başka bir devletin ya da toplumsal ya da siyasal olarak örgütlenmiş bir grubun egemenliği ya da kontrolü altında olmayan topraklar veya bir devletin sürekli bir tartışmasız egemenlik dönemi boyunca toprak edinmesi durumunda zaman aşımıyla, ilave toprak edinebilir.
BM Şartı uyarınca, toprak üzerindeki egemenlik hakkı yalnızca ve basit bir şekilde güç kullanımıyla elde edilemez. Güç kullanımının yasal olup olmadığına bakılmaksızın, uluslararası hukuka göre zorla elde edilen toprakların tanınması için açık veya zımni rıza [express or implied consent] gereklidir. Mevcut ülkelerin dağılmasından veya parçalanmasından devletler yaratıldığında, yeni devletlerin sınırlarının daha önceki iç idari bölümlerin sınırlarına uyacağı varsayılır. Uti possidetis (Latince: “sahip olduğun gibi”) olarak bilinen bu doktrin, sömürge sınırları sıklıkla keyfi olarak çizilen bağımsızlığını yeni kazanmış devletlerin istikrarını sağlamak için oluşturulmuştur.
3.2.2. Deniz alanları ve sınırları [maritime spaces and boundaries]
Bir devletin egemen toprakları, tanınmış kara sınırlarına ve bunların üzerindeki hava sahası ve dış uzay sınırına kadar uzanır. Kıyı sınırı olan bir devlet aynı zamanda denizin de belirli alanlarına sahiptir. Su kütleleri üzerindeki egemenlik dört ayrı 1958 tarihli sözleşme ile düzenlenmektedir: Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Denizler Sözleşmesi ve Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi.
Devletlerin toprakları, devletin tam egemenliğe ve münhasır yargı yetkisine sahip olduğu iç suları (yani karasuları ve diğer deniz bölgelerinin ölçüldüğü esas hattın kara tarafında bulunan limanlar, göller ve nehirler) içerir. Deniz Hukuku anlaşması ve artık uluslararası geleneksel hukuk kapsamında, bir devlet, esas hatlardan (esasen ilgili devletin kıyıları etrafındaki alçak su işareti) itibaren ‘12’ deniz miline kadar karasularında hak iddia edebilir. Sahilin çok girintili çıkıntılı olduğu durumlarda, çıkıntılı noktalardan bir dizi düz esas çizgi çizilebilir. Bir devletin kendi karasuları üzerinde egemenliği vardır, ancak bunlar zararsız geçiş hakkına, yani geçişin sakıncalı olmaması koşuluyla tüm gemi taşımacılığının devletlerin karasularından geçme hakkına tabidir. Önyargılı davranış örnekleri arasında güç kullanma tehdidi veya kullanımı, casusluk, kasıtlı ve ciddi kirlilik, gümrük, sağlık, kamu maliyesi [fiscal] ve göçmenlik düzenlemelerinin ihlali ve balıkçılık yer alır. Kıyı devletleri, karasularında zararsız geçiş yapan yabancı gemilere ilişkin olarak sınırlı derecede cezai yargı yetkisini kullanabilirler (örneğin, iddia edilen suçun sonuçlarının kıyı devletini de kapsadığı veya bu tür tedbirlerin yasa dışı uyuşturucu trafiğinin bastırılması).
1958 tarihli Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, devletlerin, açık denizlerin bir kısmı ile açık denizin diğer kısmı veya yabancı bir devletin karasuları arasında uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlardan yabancı gemilerin zararsız geçişini askıya alamayacağını öngörmektedir. 1982 tarihli anlaşma ise, açık denizlerin veya münhasır ekonomik bölgenin bir kısmı ile diğeri arasında uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda sürekli ve hızlı geçiş amacıyla yeni bir transit geçiş hakkı tesis etmiştir. Bazı uluslararası boğazlar özel rejimlere tabidir. Örneğin tartışmalı Boğazlar Sorunu [controversial Straits Question], 19. ve 20. yüzyıllarda, Karadeniz’i Marmara Denizi ve Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı’na deniz yoluyla erişimin Karadeniz’e sınırı olan ülkelerle sınırlandırılmasına ilişkin kısıtlamalarla ilgiliydi.
Bir dizi başka deniz bölgesi karasularının ötesine uzanmaktadır. Üzerinde hak iddia edilmesi gereken ve karasularının aksine otomatik olarak var olmayan bitişik bölge, kıyı devletlerinin kendi toprakları veya karasuları içinde ve ötesinde gümrük, sağlık, kamu maliyesi ve göç düzenlemelerinin ihlallerini önlemek ve cezalandırmak için gerekli kontrolü uygulamasına olanak tanır. Bölge başlangıçta esas hatlardan 12 deniz mili kadar uzanıyordu ancak 1982 anlaşmasıyla ikiye katlanmıştır. Münhasır ekonomik bölge [exclusive economic zone], balıkçılık bölgelerine yönelik hak iddialarından doğmuştur. 1982 anlaşması, devletlerin, denizlerin ve deniz yatağının doğal kaynaklarını araştırmak, işletmek, korumak, muhafaza etmek ve yönetmek için egemen haklara sahip olacakları ve yapay tesisler ve bilimsel araştırmalar üzerinde yargı yetkisini kullanacakları, esas hatlardan 200 deniz mili kadar uzanan böyle bir bölge üzerinde hak iddia etmelerine izin vermiştir. Bölge kavramı, Uluslararası Adalet Divanı’nın 1985 yılında Libya ile Malta arasındaki kıta sahanlığının sınırlandırılmasına dair anlaşmazlığa ilişkin kararında uluslararası geleneksel hukukun bir parçası olarak kabul edilmiştir.
Bir devlet, bitişik kıta sahanlığında (yani karadan denizin içine ve altından çıkıntı yapan çıkıntılar) doğal kaynakları araştırmak ve işletmek için egemenlik haklarını otomatik olarak kullanma hakkına sahiptir. Sahanlık, kıta kenarının dış kenarına kadar ya da kıta kenarının dış kenarının bu mesafeye ulaşmadığı taban çizgilerinden 200 mile kadar uzanabilir. Böylece uluslararası hukukta kıta sahanlığı kavramı, aslında 200 mil kadar uzanmayan bir hukuki kurguya dönüşmektedir.
Komşu ve karşıt devletlerarasında çeşitli deniz bölgelerinin sınırlandırılması konusunda sorunlar ortaya çıkmıştır. Uluslararası hukuk genellikle denizdeki bölgesel anlaşmazlıkların adil bir şekilde çözülmesini gerektirir. Eşitliğin tanımı açık olmasa da, ilgili faktörler arasında arazi topraklarının doğal uzantısının etkisi(yani kıta sahanlığının kara topraklarının denizdeki devamı olduğu şeklindeki temel prensip), ihtilaflı tarafın kıyı şeridinin uzunluğu ile kontrol ettiği kıta sahanlığının kapsamı arasındaki orantılılık, eşit mesafe ilkesi (yani, söz konusu iki kıyıya eşit uzaklıkta bir çizgi) ve kıyı şeritleri arasında (varsa) adaların varlığı yer almaktadır.
3.3. Yargı yetkisi [jurisdiction]
Yargı yetkisi, bir devletin kendi topraklarındaki kişileri, mülkleri ve koşulları etkileme gücünü ifade eder. Yasama, yürütme veya yargı işlemleri yoluyla kullanılabilir. Uluslararası hukuk özellikle ceza hukuku sorunlarını ele alır ve esas olarak medeni yargı yetkisini ulusal kontrole bırakır. Toprak ilkesine (territorial principle) göre, devletler kendi topraklarında ortaya çıkan cezai meselelerle ilgilenme konusunda münhasır yetkiye sahiptir ki; bu ilke, bir devletteki yetkililerin belirli durumlarda başka bir devlette hareket etmesine izin verecek şekilde değiştirilmiştir (örneğin, Birleşik Krallık ile Fransa arasındaki Manş Tüneli düzenlemeleri ve İsrail ile Ürdün arasındaki 1994 barış anlaşması). Vatandaşlık ilkesi (nationality principle), bir ülkenin, başka bir devlette ceza gerektiren suçlarla suçlanan vatandaşları üzerinde cezai yargı yetkisini kullanmasına izin verir. Tarihsel olarak bu prensip, örf ve adet hukuku sistemlerinden ziyade medeni hukuk sistemleriyle daha yakından ilişkilendirilmiştir; ancak örf ve adet hukuku sistemlerinde kullanımı 20. yüzyılın sonlarında artmıştır (örneğin, Britanya’da 1991 yılında Savaş Suçları Kanunu’nun kabul edilmesi ile 1997 tarihli Seks Suçluları Yasası). Gemiler ve uçaklar, bayrağını taşıdıkları veya kayıtlı oldukları devletin tabiiyetindedir ve bu devletin yargı yetkisine tabidir.
Pasif kişilik ilkesi (passive personality principle), devletlerin, sınırlı durumlarda, yurtdışında işlenen ve kendi vatandaşlarını etkileyen suçlar nedeniyle yabancı uyruklu bir kişiyi yargılama yetkisini talep etmesine olanak tanır. Bu ilke, ABD tarafından teröristleri yargılamak ve hatta daha sonra bir Amerikan mahkemesi tarafından kokain kaçakçılığı, haraççılık ve kara para aklama suçlarından mahkûm edilen Panama’nın fiili lideri Manuel Noriega’yı (1989-90) tutuklamak için kullanılmıştır. Bu ilke, Rehin Alınmasına Karşı Uluslararası Sözleşme (1979), Uluslararası Koruma Altındaki Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme (1973) ve İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme (1984) dâhil olmak üzere bir dizi sözleşmede yer almaktadır. Rehineler ve uçak kaçırma sözleşmelerinde ve Birleşmiş Milletler ve İlgili Personelin Güvenliğine İlişkin Sözleşmede (1994) yer alan koruma ilkesi (protective principle), bir yabancının yurt dışında, vatandaşlarının çıkarlarına zarar vermekten farklı olarak, o devletin çıkarlarına zarar veren bir eylemde bulunması durumunda, bir devlet tarafından ileri sürülebilir (pasif kişilik ilkesi). Son olarak evrensellik ilkesi (universality principle), iddia edilen suçun tüm devletler tarafından kovuşturulabileceği durumlarda (örneğin, savaş suçları, barışa karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar, kölelik ve korsanlık) yargı yetkisinin ileri sürülmesine olanak sağlar.
Yargı bağışıklığı belirli bağlamlarda mevcuttur. Örneğin diplomatik personel, faaliyet gösterdikleri devletteki kovuşturmaya karşı dokunulmazlığa sahiptir. Ancak 1960’lı yıllarda Diplomatik İlişkilere İlişkin Viyana Sözleşmesi ve Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi, dokunulmazlık düzeyinin memurun rütbesine göre değişeceğini öngörüyordu. Dokunulmazlık genellikle ceza davalarında hukuk meselelerine göre daha kapsamlıdır. Bir ülkenin diplomatik misyonu ve arşivleri de koruma altındadır. Uluslararası kuruluşlar, uluslararası sözleşmeler (örneğin, 1946 tarihli Birleşmiş Milletler Ayrıcalıkları ve Dokunulmazlıkları Hakkında Genel Sözleşme) ve yerleşik oldukları devletle imzalanan anlaşmalar uyarınca yerel yargı yetkisinden muaftır. Bazı dokunulmazlıklar aynı zamanda uluslararası mahkemelerin yargıçlarına ve ziyaret eden silahlı kuvvetlere de uygulanır.
3.4. Devletlerarasındaki anlaşmazlıklar [disputes between states]
3.4.1. Barışçıl anlaşmazlık çözümü (peaceful settlement)
Uluslararası hukuk, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi için çeşitli yöntemler sağlar ve bunların hiçbiri diğerine göre öncelikli değildir. Bağlayıcı olmayan mekanizmalar, taraflar arasında doğrudan müzakereleri ve iyi niyet, arabuluculuk, soruşturma ve uzlaşma yoluyla üçüncü tarafların katılımını içerir. Bölgesel ve küresel uluslararası örgütlerin katılımı, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana önemli ölçüde artmıştır; çünkü bu örgütlerin tüzüklerinin çoğu, üye devletlerarasındaki anlaşmazlıklara uygulanabilecek özel barışçıl çözüm mekanizmaları içerir. BM çeşitli düzeylerde kullanılabilir. Örneğin genel sekreter, bir çözümün şartlarını veya yöntemlerini önermek için iyi niyetini kullanabilir ve BM Genel Kurulu, anlaşmazlıkları çözmek için belirli çözümler veya yöntemler önerebilir. Benzer şekilde, Güvenlik Konseyi çözüm önerilerinde bulunabilir (örneğin, Arap-İsrail çatışması ile ilgili 1967 tarihli kararı); uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdit veya ihlal veya bir saldırı eylemi varsa, ekonomik yaptırımlar uygulamak veya askeri güç kullanımına izin vermek (örneğin, 1950 yılında Kore’de ve 1990 yılında Kuveyt’te) için bağlayıcı kararlar verebilir. Amerika Devletleri Örgütü ve Afrika Birliği gibi bölgesel kuruluşlar da devletlerarası anlaşmazlıkların çözümünde aktif rol oynamıştır.
Bağlayıcı anlaşmazlık çözümünün diğer yöntemleri arasında tahkim ve adli çözüm yer alır. Tahkim, ihtilaf halindeki devletlerin uyuşmazlıklarını bağlayıcı bir mahkeme önüne getirmeleri durumunda gerçekleşir. Bazı durumlarda, mahkemenin farklı davacıları içeren bir dizi karar vermesi gerekir (örneğin, ABD ile İran arasında 1979 İran devriminden kaynaklanan anlaşmazlıkta); diğerlerinde ise mahkeme tek bir konu üzerinde yargı yetkisini kullanacaktır. Adli çözümde, bir anlaşmazlık mevcut bağımsız bir mahkemeye sunulur. Bu mahkemelerin en önemlisi ve kapsamlısı, 1920 yılında oluşturulan Daimi Uluslararası Adalet Divanı’nın halefi olan Uluslararası Adalet Divanı’dır. BM Şartı (Madde 92) ile BM’nin temel yargı organı olarak kurulan Uluslararası Adalet Divanı, dünyadaki temel uygarlık biçimlerini ve başlıca hukuk sistemlerini temsil eden 15 yargıçtan oluşur. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından dokuz yıllık süre için seçilirler.
Kararları taraflar için bağlayıcı olan ve genel olarak son derece etkili olan Uluslararası Adalet Divanı, hem ihtilaflı/çekişmeli hem de tavsiye niteliğinde yargı yetkisine (both contentious and advisory jurisdiction) sahiptir. Çekişmeli yargı, ilgili devletlerin rızası olması koşuluyla, mahkemenin devletlerarasındaki davaları görmesine olanak tanır. Bu rıza, söz konusu anlaşmazlığı içeren konularda mahkemeye yargı yetkisi veren bir sözleşme (örneğin soykırım sözleşmesi) veya bir devletin, anlaşmazlık ile ilgili konularda Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisini kabul ettiğini önceden beyan ettiği isteğe bağlı madde aracılığıyla belirtilebilir. Uluslararası Adalet Divanı, Arnavutluk’un kanalda madencilik yapması nedeniyle İngiltere’ye tazminat ödemeye mahkûm edildiği Korfu Kanalı davasından (1949), Uluslararası Adalet Divanı’nın Botsvana’nın Sedudu (Kasikili) Adası üzerindeki iddiasını destekleyen Botswana ile Namibya arasındaki toprak anlaşmazlığına kadar çok sayıda önemli davada kararlar vermiştir (1999). Uluslararası Adalet Divanı’nın tavsiye niteliğindeki yargı yetkisi, BM Şartı tarafından yetkilendirilen veya BM Şartı’na uygun hareket eden herhangi bir organ tarafından kendisine yöneltilen hukuki sorular hakkında görüş bildirmesine olanak tanır.
Diğer önemli uluslararası yargı organları ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Amerika Kıtası İnsan Hakları Sözleşmesi ile oluşturulan Amerika Kıtası İnsan Hakları Mahkemesi ve Deniz Hukuku anlaşması kapsamında kurulan Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi’dir. Dünya ticaretini denetlemek ve serbestleştirmek amacıyla 1995 yılında kurulan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) de anlaşmazlıkların çözümü için mekanizmalar oluşturmuştur.
3.4.2. Güç kullanımı [use of force]
BM Şartı, devletlerin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı veya mezkûr Şartın amaçlarıyla bağdaşmayan herhangi bir şekilde tehdit veya güç kullanımını yasaklamaktadır ki; bu yasaklamalar aynı zamanda uluslararası geleneksel hukukun da bir parçasıdır. Güç, devletler tarafından yalnızca meşru müdafaa amacıyla veya uygun yetkiyi veren bir BM Güvenlik Konseyi kararı uyarınca kullanılabilir (örneğin, 1990-91 yıllarındaki Basra Körfezi Savaşı’nda ABD ve müttefikleri tarafından Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren karar). Meşru müdafaa hakkı (right of self-defense), uluslararası geleneksel hukukta mevcuttur ve devletlerin acil ve karşı konulamaz bir eyleme geçme ihtiyacı olması durumunda güce başvurmalarına izin verir, ancak bu tür güç kullanımının tehditle orantılı olması gerekir. Meşru müdafaa hakkı, Güvenlik Konseyi harekete geçene kadar “silahlı bir saldırı meydana gelmesi halinde doğuştan gelen bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkına” (inherent right of individual or collective self-defence if an armed attack occurs) atıfta bulunan BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamında biraz daha kısıtlanmıştır. ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a düzenlenen terörist saldırıların ardından alınan bir dizi bağlayıcı kararda Güvenlik Konseyi, meşru müdafaa hakkının uluslararası terörizm açısından da geçerli olduğunu vurgulamıştır. Kendilerine yönelik bir saldırının yakın olduğuna makul bir şekilde inanan ülkelerin önleyici saldırıları tartışmalıdır ancak gereklilik ve orantılılık ölçütlerinin (criteria of necessity and proportionality) mevcut olması koşuluyla uluslararası hukuka göre buna izin verilmektedir.
Aşırı dâhili insan hakları ihlalleri durumlarında (örneğin, NATO’nun 1999 yılında Kosova ile ilgili olarak gerçekleştirdiği eylemler veya Hindistan’ın 1971 yılında Doğu Pakistan’a [şimdiki Bangladeş] müdahalesi) BM’nin önceden izni olmadan güç kullanılabileceği iddia edilmiştir. Bununla birlikte, insani müdahaleler son derece tartışmalıdır çünkü diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkesiyle çelişmektedir.
Güç kullanımı uluslararası insancıl hukukun kural ve ilkelerine göre düzenlenir. Cenevre Sözleşmeleri (1949) ve ek protokolleri (1977), diğer konuların yanı sıra, savaş esirleri, hastalar ve yaralılar, denizde savaş, işgal altındaki bölgeler ve sivillere yönelik muameleyi ele almaktadır. Ayrıca bir dizi sözleşme ve bildiride savaşta kullanılamayacak silah türlerinin ayrıntıları verilmektedir. Büyük doku hasarına neden olan “dum-dum kurşunları”, zehirli gazlar ve kimyasal silahlar yasaklanmış ve mayınların kullanımı kısıtlanmıştır. Nükleer silah kullanımının uluslararası hukuka göre başlı başına yasa dışı olup olmadığı bazı tartışmalara yol açmaktadır ki; her hâlükârda gereklilik ve orantılılık ölçütlerinin karşılanması gerekecektir.
3.5. Uluslararası işbirliği
Devletler egemenlik haklarının tahsisi ve düzenlenmesinin ötesinde birçok alanda işbirliği yapmayı tercih etmişlerdir.
3.5.1. Açık denizler ve deniz yatakları [high seas and seabed]
Geleneksel olarak devletlerin karasuları ötesindeki açık denizler herkese açık ve tahsis edilemeyecek nitelikte kabul edilmiştir. Açık denizlerin tanımı, çeşitli deniz bölgelerinin oluşturulmasından bu yana bir miktar değişmiştir ki; böylece artık münhasır ekonomik bölgeye, karasularına veya devletlerin iç sularına veya takımada devletlerinin takımada sularına dâhil olmayan sular olarak kabul ediliyorlar.
Açık denizler tüm devletlere açıktır; her devlet seyrüsefer ve uçuş özgürlüğüne, denizaltı kabloları ve boru hatları döşeme, bilimsel araştırma yapma ve balık tutma özgürlüğüne sahiptir. Açık denizlerdeki gemilerde yargı yetkisi bayrak devleti (yani belirli bir geminin bayrağını dalgalandırdığı devlet) tarafından kullanılır. Bununla birlikte, savaş gemilerinin korsanlık, köle ticareti veya izinsiz yayın yaptığından şüphelenilen bir gemiye çıkma hakkı vardır. Ayrıca, kıyı devletinin kanunlarını ihlal ettiğinden şüphelenilen bir gemiyi alıkoymak amacıyla takip eden devletin karasularından veya ekonomik bölgesinden açık denizlere doğru takibin sürekli olması koşuluyla, “sıcak takip” hakkı [right of hot pursuit] da bulunmaktadır.
Bir kısmının mineraller açısından zengin olduğuna inanılan uluslararası deniz yatağı (yani, ulusal yetki sınırlarının ötesindeki deniz yatağı), ulusal tahsise tabi değildir ve Deniz Yatağını Yöneten İlkeler Bildirgesi (1970) ve Deniz Hukuku anlaşması ile “insanlığın ortak mirası” (common heritage of mankind) olarak belirlenmiştir. “Alan” (the Area) olarak da bilinen uluslararası deniz yatağındaki faaliyetlerin tüm devletlerin ortak çıkarları doğrultusunda yürütülmesi ve faydaların adil bir şekilde paylaşılması beklenmektedir.
3.5.2. Uzay [outer space]
Dış uzay, bir devletin egemen hava sahasının şu anda tanımlanmamış üst sınırının ötesinde yer almaktadır. 1963 tarihli BM Genel Kurulu kararıyla, tüm devletlerin keşif ve kullanımına açık olduğu ve ulusal tahsis edilemeyeceği ilan edilmiştir. Dış Uzay Anlaşması (1967) bu ilkeleri yinelemiş ve uzayın keşfi ve kullanımının tüm ülkelerin yararına yürütülmesi gerektiğini öngörmüştür. Ay Antlaşması (1979) ise, Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin askerden arındırılmasını sağlamış ve Ay’ın ve kaynaklarının “insanlığın ortak mirası” olduğunu ilan etmiştir. Uzay nesneleri (1972 ve 1974) ve astronotların kurtarılması (1968) ile ilgili bir dizi anlaşma da imzalanmıştır.
3.5.3. Antarktika
Antarktika Antlaşması (1959), Antarktika kıtasının militarizasyonunu (askeri alan) önler ve antlaşmanın süresi boyunca devletlerin toprak iddialarını askıya alır. Ancak sona erdirilmesine yönelik bir mekanizma bulunmadığı için sürekli ve ucu açık bir rejim yaratılmıştır. Antarktika’nın çevresini koruyan çeşitli anlaşmalar da bulunmaktadır.
3.5.4. Çevrenin korunması
Devlet sorumluluğu kuralları, hatalı eylemlerin belirli devletlere atfedilmesini gerektirdiğinden (çevreye zarar verilmesi durumunda bunu kesin olarak kanıtlamak zordur), çevreyi korumanın bireysel devlet sorumluluğu dışındaki yollarla gerçekleştirilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Bunun yerine uluslararası işbirliği yaklaşımı benimsenmiştir. Örneğin çeşitli kirletici türleri için devletler, izin verilen emisyonlara kademeli olarak azaltılmış sınırlar getirmeyi kabul etmiştir.
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı tarafından yayınlanan Stockholm Deklarasyonu (1972) ve Rio Deklarasyonu (1992), devletlere, kendi yetki alanları içindeki faaliyetlerin diğer devletlere veya bölgelere çevresel zarar vermemesini sağlamalarını emretmiştir. Diğer anlaşmalar da, potansiyel çevre sorunlarına ilişkin erken istişare, mevcut sorunların bildirilmesi ve çevresel etki değerlendirmelerinin daha geniş çapta kullanılması ihtiyacını ele almıştır. Uzun Menzilli Sınır Ötesi Hava Kirliliği Sözleşmesi (1979), Deniz Kanunu anlaşması, Ozon Tabakasının Korunmasına İlişkin Viyana Sözleşmesi (1985), Kara Kaynaklı Kaynaklardan Kaynaklanan Deniz Kirliliğine ilişkin değiştirilmiş Sözleşme (1986), Sınıraşan Bağlamda Çevresel Etki Değerlendirmesi Sözleşmesi (1991), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (1992), Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (1992) ve Kyoto Protokolü (1997) dâhil olmak üzere bu anlaşmaların birçoğunda denetim ve izleme mekanizmaları da oluşturulmuştur.
4. Uluslararası Hukukta Devlet Dışı Aktörler
4.1. Bireyler
Tarihsel olarak uluslararası hukukun tek konusu devletler idi. Ancak 20. yüzyılda, bireylerin hak ve sorumluluklarını tanımlamaya giderek artan sayıda uluslararası hukuk tahsis edilmiştir. Uluslararası hukuk kapsamında bireylerin hakları çeşitli insan hakları belgelerinde ve sözleşmelerinde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Her ne kadar BM Şartı’nda insan haklarının korunmasına ilişkin atıflar yer alsa da, sürecin temel motoru İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) idi. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (1965), Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (1966), Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Sözleşme Hakları (1966), Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (1979), İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme (1984) ve Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989) dâhil olmak üzere çok sayıda etkileyici uluslararası anlaşmayla desteklenmiştir.
Soykırıma ilişkin sözleşme haricinde, bu antlaşmalarda aynı zamanda, antlaşmanın şartlarına bağlı olarak devletlerden istenen düzenli raporları inceleyebilecek, genel ve devlete özel yorumlar yayınlayabilecek ve bireylerin dilekçelerini değerlendirebilecek izleme komiteleri de kurulmuştur. İşkenceyle Mücadele Komitesi resen soruşturma başlatabilir. Bu sözleşmelerde korunan geniş haklar arasında yaşam hakkı ve adil yargılanma hakkı, ayrımcılık ve işkenceye maruz kalmama hakkı, ifade ve toplanma özgürlüğü yer almaktadır. Kendi kaderini tayin hakkı ve azınlık gruplarına mensup kişilerin hakları, medeni ve siyasi haklara ilişkin sözleşme ile korunmaktadır. Ayrıca BM, İnsan Hakları Komisyonu (2006 yılında yerini İnsan Hakları Konseyi almıştır) dâhil olmak üzere, insan haklarını korumaya yönelik bir dizi organ ve mekanizma kurmuştur.
İnsan haklarının korunması bölgesel düzeyde de mevcuttur. En gelişmiş sistem, ‘40’tan fazla taraf devletin yanı sıra hem devletlerarası hem de bireysel başvuruları görebilen bir mahkemenin bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından kurulmuştur. Diğer örnekler arasında bir komisyonu ve mahkemesi bulunan Amerika Devletlerarası İnsan Hakları Sözleşmesi ve bir komisyonu olan ve bir mahkemesi gelişmekte olan Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı (1982) yer almaktadır.
Uluslararası hukuk bireylere tanınan hakların yanı sıra onlara sorumluluklar da yüklemiştir. Özellikle, Nürnberg Tüzüğü’nün (1945) ve ardından Nazi savaş suçlularını kovuşturmak için bir mahkemenin kurulmasının ardından, bireyler uluslararası cezai sorumluluğa tabi tutulmuş ve ulusal hukuki hususlara bakılmaksızın, uluslararası hukukun ihlallerinden doğrudan sorumlu tutulmuştur. Bireysel sorumluluk, Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokollerinde teyit edilmiş ve Yugoslavya (1993) ve Ruanda (1994) için savaş suçları mahkemeleri oluşturan kanunlarla tasdik edilmiş ve yürürlüğe konulmuştur ki; her ikisi de savaş suçlarıyla suçlanan kişileri yargılamış, mahkûm ve infaz etmiştir. 2002 yılında yürürlüğe giren Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü de bireysel uluslararası ceza sorumluluğunu öngörmektedir.
4.2. Uluslararası organizasyonlar
19. ve 21. yüzyıl uluslararası hukuku arasındaki en büyük fark, uluslararası kuruluşların şu anda işgal ettiği önemli konumdur. Uluslararası kuruluşların büyüklüğü ve kapsamı farklılık göstermektedir. Bunlar iki taraflı, alt-bölgesel, bölgesel veya küresel olabilir ve nispeten dar veya çok geniş endişelere hitap edebilir. Uluslararası kuruluşlara tahsis edilen yetki ve görevler de büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı uluslararası kuruluşlar yasal olarak uluslararası aktörler olarak tanınır ve dolayısıyla uluslararası yasal yükümlülüklerin ihlalinden sorumludur, ancak diğerleri böyle değildir.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, önde gelen uluslararası kuruluş BM olmuştur. Genel Kurul yalnızca bağlayıcı olmayan kararlar alabilse de, BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdit veya uluslararası barış ve güvenliğin ihlali veya bir saldırı eyleminin bulunması durumunda güç kullanımına izin verebilir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana konsey, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit veya ihlal tanımını yalnızca uluslararası çatışmaları değil aynı zamanda iç çatışmaları (örneğin, Yugoslavya, Somali, Liberya ve Ruanda’daki) ve hatta demokratik bir hükümetin devrilmesini ve ardından gelen ayaklanmaları ve mülteci hareketlerini (örneğin Haiti’de) kapsayacak şekilde genişletmiştir.
Diğer uluslararası kuruluşlar uluslararası ilişkilerde önemli roller geliştirmişlerdir. Bunlar arasında ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için yardım sağlayan Dünya Bankası, ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarını yönetmelerine yardımcı olan Uluslararası Para Fonu ve uluslararası ticareti denetleyen ve düzenleyen Dünya Ticaret Örgütü yer alır. AB ve Kanada, Meksika ve ABD arasındaki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması gibi bölgesel kuruluşlar ve antlaşmalar, geleneksel olarak devletlerin yerel yetki alanına giren alanları (örneğin ticaret, çevre ve çalışma standartları) yönetir. 21. yüzyılın başında bireylerin ve uluslararası kuruluşların uluslararası ilişkilerde ve uluslararası hukukta giderek daha hayati bir rol oynayacağı aşikârdı.
5. Uluslararası Hukukta Hâlihazırdaki Eğilimler
Uluslararası hukuk, egemen devletlerin nispeten sınırlı sayıda alanda etkileşime girmesine olanak tanıyan Avrupa merkezli bir sistemden, derin ve giderek işbirliğine dayalı gereksinimleri olan gerçek bir uluslararası düzene dönüşmüştür. Küreselleşme, bölgesel ve küresel uluslararası örgütlerin çoğalmasının da gösterdiği gibi, devletlerin egemenliği doktrininin pratikte değişmesini sağlamıştır. Giderek artan sayıda durumda, devletlerin belirli egemenlik yetkileri uluslararası kurumlara devredilmiştir. Dahası, büyük ticaret bloklarının büyümesi hem bölgesel hem de uluslararası karşılıklı bağımlılığın altını çizmiş, ancak aynı zamanda farklı bloklar arasındaki rekabeti de teşvik etmiş ve kurumsallaştırmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana evrensel insan hakları hareketinin çarpıcı gelişimi, geleneksel kültürel değerleri korumaya devam eden bazı devletlerle esasen çözülmemiş çatışmalara yol açmıştır. Güç kullanımını düzenleyen kurallar özellikle dikkati BM üzerinde yoğunlaştırmış, ancak şiddet içeren anlaşmazlıklar ortadan kalkmamış ve biyolojik, kimyasal ve nükleer silahlar (ki, “kitle imha silahları” olarak adlandırılır) dâhil olmak üzere giderek daha ölümcül hale gelen silahların gelişimi tüm devletleri daha savunmasız bir duruma sokmuştur. Bu tür silahlar, onları kullanan veya kullanmakla tehdit eden devletlerin elinde olduğunda özel zorluklar ortaya çıkar. 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya, Irak’a karşı bir saldırı başlattılar ve Irak hükümetini devirdiler çünkü ülkenin bağlayıcı Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı olarak kitle imha silahlarına sahip olmaya devam ettiğine inanıyorlardı; bu saldırı, konseyin çoğunluğunun açıkça güç kullanımına izin veren bir karar önerisine karşı çıkmasına rağmen devam etmiştir[2]. Terörizm yeni bir olgu olmasa da, neden olabileceği yıkımın giderek artan boyutu ve teröristlerin bilgisayar ve cep telefonu gibi modern iletişim biçimlerini kullanması, uluslararası hukuk açısından ciddi yeni zorluklar ortaya çıkarmıştır. Meşru müdafaa hakkının yorumlanması BM için kritik bir sınav teşkil etmektedir.
* Bu konuda ayrıca lütfen bkz. “Yavuz Akbulak (Türkçeye Çeviren), Uluslararası Hukukun Kaynakları: Giriş, Legal Blog, 15 Nisan 2024”; “Yavuz Akbulak (Türkçeye Çeviren), Uluslararası Hukuk Sisteminde Teşekkül Ettirilen Hukukun Genel İlkeleri?, Legal Blog, 17 Nisan 2024”; “Yavuz Akbulak (Türkçeye Çeviren), Uluslararası Hukukun “Birleşmiş Milletler’in Likidite Krizi” [BM Üyesi Devletlerin ‘Finansal Katkı’ Borçları] İle Ne İlgisi Var?, Legal Blog, 03 Haziran 2024”.
[1] Çevirenin Notu: []İngilizce orijinal metindeki “occupied” sözcüğü için ‘egemenlik’ ibaresi tercih edilmiştir, zira Türk kuvvetlerinin Kuzey Kıbrıs’taki duruş nedeni uluslararası haklılığa sahiptir ve Türkiye asla bir işgalci bir devlet değildir.[]
[2] Çevirenin Notu: Bu konuda sonraki yıllarda saldırı gerekçesinin aksi deliller ortaya çıktığı anlaşılmıştır.
Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.
