Ne Reform, Ne Yeniden Yapılanma: Uluslararası Hukukun Körelmesi/Köreltilmesi*

Avrupa Uluslararası Hukuk Derneği’nin bu yılki konferansı, 11-13 Eylül 2025 tarihleri arasında Berlin Hür Üniversitesi’nde “Uluslararası Hukukun Yeniden Yapılandırılması” [Reconstructing International Law] sloganıyla gerçekleştirilmiştir. Bu konferansın temasını özetleyen organizatörler Helmut Philipp Aust ve Heike Krieger, “uluslararası hukukun yeniden yapılandırılması” meselesine tarihsel bir yaklaşım getirerek şu iki soruyu ele almışlardır: “Uluslararası hukuk, geçmişteki büyük sistemik krizlerden sonra nasıl bir performans sergiledi? Geçmişte ‘yeni’ uluslararası hukukun (yeniden) yapılandırılmasına yönelik kurumsal ve normatif projelerden neler öğrenebiliriz?”

Bu çok genel olarak formüle edilmiş sorulara (en azından geçici olarak) cevap verebilir miyiz? Uluslararası hukukun mevcut durumunu ve olası geleceğini incelerken geçmişe bakmak, tarihçilerin, geçmişin deneyimiyle bugün belirli hataları tekrarlamaktan kaçınılabileceği ve bunun yerine bu sefer “doğru olan”ın yapılacağı anlamında tarihten bir şey “öğrenilebileceği” konusunda şüpheci oldukları iyi bilinse bile, kesinlikle yararlı ve yerindedir.

“Büyük Sistemik Krizler” ve Uluslararası Hukukun “Yeniden İnşası” [major systemic crises and the reconstruction of international law]

Ön soru, uluslararası hukukun “büyük sistemik krizi” derken neyi kastettiğimizdir. Sonraki açıklamalarımda bu terimi uluslararası hukukun “yeniden inşası” bağlamında kullanacağım: Büyük sistemik kriz, geçmişte “yeniden inşasına” yol açan bir sistem olarak uluslararası hukukun krizidir. Peki, bu ifade ne anlama gelir? Düzenleyici otoritelerin bugünkü açılış oturumunun açıklamasında öne sürdükleri gibi, “yeniden inşa” “reform” ile aynı şey değildir. Yeniden inşa, reformun ötesine geçer. Bu kelime, özünde, bir şeyi yeniden kurma, yeni bir şey inşa etme veya bir şeyi hasardan sonra tekrar bir araya getirme eylemini ifade eder. (Yeniden) inşanın zıttı ise “yıkım”dır [destruction]. Bir reform, iyileştirmeyi amaçladığı belirli bir mevcut referans çerçevesi içinde kalırken ve ondan kopmazken, yeniden inşa mevcut bir düzende köklü bir değişikliğe yol açar -yeni bir şeye, ama muhtemelen geçmişte zaten var olan bir şeye de. Latince kökenli “re-“ öneki, tersine çevirmeyi olduğu kadar tekrarı da ifade edebilir.

Bir diğer ön soru da düşüncelerimizin zaman çerçevesiyle ilgilidir: Uluslararası hukukun önceki sistemik krizlerini incelerken ne kadar geriye gitmek istiyoruz? Bu krizlerle uğraşmak bize bugün bir şey söyleyecekse, belirli genel koşullar (örneğin, siyasi ve ekonomik nitelikte) nispeten benzer veya karşılaştırılabilir olmalıdır. Bu düşünce, örneğin MÖ 4. yüzyılda antik Yunan şehir devletleri döneminin sona ermesine ve bu devletlerin Arkaik ve Klasik dönemlerde kurduğu uluslararası hukuk düzenine de son vermesine atıfta bulunmayı ortadan kaldırır. Ancak Erken Modern Çağ’ın uluslararası hukukunun yapıları ve koşulları bile, o dönemde yaşanan hukuk krizlerinden anlamlı sonuçlar çıkarmak için muhtemelen günümüzden çok farklıdır. 1648 yılında Vestfalya Barışı ile sona eren Otuz Yıl Savaşları [Thirty Years’ War], Avrupalı hükümdarlar ve topluluklar arasındaki ilişkilerin sistemik bir krizi olarak görülebilir, ancak modern uluslararası hukukun kurulduğu dönemi, yani yeniden inşa dönemini değil, sonunu getirmiştir. 18. yüzyılda, 1789 Fransız Devrimi, devrimcilerin geleneksel Avrupa düzenine meydan okuyan ilkeler ortaya koymasıyla, uluslararası hukukta bir krize yol açmıştır; ancak bu, yeniden yapılanmayla çözülebilecek sistemik bir kriz değildi. Diğer Avrupa devletleri içinse, devrimin fikirleri, kabul etmeyi reddettikleri temelsiz ve gayri meşru iddialar olarak kalmıştır.

  1. ve 20. Yüzyıldaki Üç Kriz

Bu bizi 19. ve 20. yüzyıllara götürür. Bu dönemde uluslararası hukukun hangi “büyük sistemik krizlerini” tespit edebiliriz? Sayıları oldukça azdır. Başlıca üç kriz vardır ve hepsi de genellikle büyük savaşlarla bağlantılıdır. İlk kriz, Napolyon’un Kutsal Roma İmparatorluğu’nu dağıtması, hatırı sayılır sayıda devleti (dini bölgelerin tümü dâhil) ortadan kaldırması ve geleneksel Avrupa devlet sistemini Fransa’nın egemen olduğu hegemonik bir düzenle değiştirmeye kalkışmasıyla tetiklenmiştir. İkinci büyük kriz de, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnikli imparatorluklarının çöküşüne, yeni özyönetim ilkesine dayalı çok sayıda yeni “ulus devletin” [nation states] kurulmasına ve Avrupa’nın büyük bir bölümünde monarşik yönetimlerin sona ermesine yol açan Birinci Dünya Savaşı ile temsil edilmektedir. Üçüncü kriz ise İkinci Dünya Savaşı ve Nasyonal Sosyalist Almanya’nın Avrupa devletlerini ve uluslarını boyunduruk altına alma ve demokrasi ile bireysel hakları ortadan kaldırma girişimiyle ilişkilidir.

Her üç krizin de büyük çaplı savaşlarla birlikte yaşandığı dikkat çekicidir. Bu deneyim nedeniyle, uluslararası hukukta “büyük bir sistemik kriz” ile savaşı ilişkilendirir hale geldik. Kriz ve savaşın aynı şey olmadığı doğrudur. Örneğin, Milletler Cemiyeti sistemi, 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden çok önce ciddi bir kriz içindeydi. Ancak şimdiye kadar yalnızca yoğun devletlerarası şiddet, uluslararası hukukun yeniden inşasına yol açacak kadar güçlü bir bozulmaya neden olmuştur. Başka bir deyişle, tarihsel olarak bakıldığında, bugüne kadar uluslararası hukuk sisteminin yeniden inşası, öncesinde büyük bir savaş yaşanmadan gerçekleşmemiştir.

Bu üç krize verilen tepkilerde de benzerlikler bulunmaktadır. Bu tepki, ilgili krizden önceki koşulların veya durumların yeniden tesis edilmesi yönünde girişimlerde bulunulması anlamında kısmen onarıcıydı. Ancak, kısmen de “ilerici” [progressive] nitelikteydi; kriz deneyimi, gelecekte benzer bir krizin ortaya çıkmasını önlemek için tasarlanmış yeni normlar ve kurumlar getirmek için bir delil olarak kullanıldı.

Bahsedilen üç krize bakıldığında, her seferinde ilerici unsurun güçlendiği oldukça basit bir şekilde söylenebilir. 1815 yılında restorasyon hâkim olsa da (Napolyon’un yarattığı şeylerin bir kısmı korundu veya sadece değiştirildi), 1919 yılında Milletler Cemiyeti’nin kurulması ve özellikle savaş açma hakkının sınırlandırılması, anlaşmazlıkların barışçıl çözümü, halkların kendi kaderini tayin ilkesi, yeni manda sistemi ve ulusal azınlıkların korunması konularında Sözleşmesi’nde getirilen yeni kurallarla uluslararası hukuk düzeninde bir yenilenme görülmüştür. Son olarak, 1945 yılında, yenilenme ve değişim yönleri açıkça hâkim olmuştur ki; Birleşmiş Milletler (BM) Şartı [United Nations Charter], devletlerin geleneksel egemenliğinin önemli ölçüde kısıtlanmasını (özellikle savaşın genel olarak yasaklanması ve bireysel insan haklarının teşvik edilmesi yoluyla) ve devletlerin anayasal bir dünya düzenine entegre edilmesini öngörüyordu.

Üç krizden hiçbiri “uluslararası hukukun sonu”na [end of international law] yol açmamıştır. Aksine, uluslararası hukuk her seferinde krizden öncekinden daha güçlü çıkmıştır. Normatif olarak, uluslararası hukuk hem ele alınan konuların genişliği hem de derinliği bakımından gelişmiştir. Ve her krizden sonra, uluslararası hukuku kurumsal olarak güçlendirme girişimlerinde bulunulmuştur. Bu, Napolyon döneminden sonra, Alman Konfederasyonu’nun (Deutscher Bund) kurulması ve güç dengesi leitmotifi altında bir dizi konferans düzenleyen “Avrupa Uyumu” sistemi [system of the Concert of Europe] ile yapılmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslararası hukukun etkinliğini önemli ölçüde artıran, Milletler Cemiyeti ve Uluslararası Çalışma Örgütü gibi onunla ilişkili örgütlerdi.

Uluslararası hukukun her krizden öncekinden daha güçlü çıktığını söylediğimizde, bu, kriz öncesi ve sonrası, yani hukukun “yeniden inşası” öncesi ve sonrası arasında belirli bir süreklilik olduğunu ima eder. Nitekim her üç durumda da (1815’te Avrupa devlet sisteminin yeniden kurulması, 1919 yılında Milletler Cemiyeti’nin [League of Nations] ve 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurulması), uluslararası hukukun 16. ve 17. yüzyıllardan beri Avrupa’da geliştiği şekliyle temel temelleri sorgulanmamıştır. Ancak 1815’te, imparatorluğuyla birlikte Napolyon’un Avrupa uluslararası düzeni vizyonunun altüst olması anlamında yakın geçmişten devrimci bir kopuş yaşanmıştır.

Böylece tuhaf ve aynı zamanda rahatsız edici bir örüntü tespit edebiliriz. Büyük bir kriz, bir savaş ve ardından uluslararası hukukun yeniden yapılandırılması ve kurallarının ve kurumlarının güçlendirilmesi gelir; ta ki bir sonraki kriz, yüz yıl veya sadece yirmi yıl sonra ortaya çıkana kadar. Dolayısıyla, uluslararası hukukçular olarak, böyle bir krizi olumlu değişimin bir hızlandırıcısı olarak memnuniyetle karşılayıp, bir sonrakini iyimserlikle bekleme eğiliminde olabiliriz; eğer bunun gerektirdiği fedakârlıklar bu kadar büyük olmasaydı.

Geçmişin “büyük sistemik krizleri” başlangıçta ve esas olarak siyasi krizlerdi ve bunlar daha sonra uluslararası hukuku da etkileyip yaralamıştır. Hukukun kendisinden kaynaklanmadılar ve farklı bir hukukun bunları engellemesi pek olası değildir. Derin siyasi krizler olarak, yalnızca yasal yollarla çözülemezlerdi. Ampirik olarak konuşursak, askeri yollarla çözüldüler, yani galip savaşan tarafların siyasi hedefleri lehine kararlaştırıldılar. Yeni veya yeniden yapılandırılmış hukuk, bir epifenomen olarak ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle, uluslararası hukuk, geçmiş krizlerden sorumlu tutulamaz, ancak çözümleri için de övülemez.

Uluslararası hukuk şu anda büyük bir sistemik krizin içinde mi?

Bu soruyu cevaplamak için öncelikle hangi ölçütü uygulayacağımıza karar vermemiz gerekir. Eğer bu ölçüt tarihsel olarak belirlenmişse ve krizin ciddiyetini değerlendirmek için Napolyon hegemonyası veya Milletler Cemiyeti hukuk düzeninin çöküşü gibi tarihsel örnekler kullanırsak, cevabın hayır olduğuna inanıyorum. Mevcut durum, geçmişteki bu felaket olaylarıyla kıyaslanamaz veya en azından henüz kıyaslanamaz.

Uluslararası hukuk düzeni, moda bir terimle ifade etmek gerekirse, yüksek düzeyde bir dayanıklılık sergilemektedir. Çöküşünü sağlamak kolay değildir. Bunun temel nedeni, muhtemelen devletlerarası ilişkilerin pratik ihtiyaçlarında, yani hükümet bürokrasilerinin birbirleriyle makul ölçüde güvenilir bir şekilde, yani karşılıklı kabul görmüş kurallar temelinde etkileşim kurma ihtiyacında yatmaktadır. Devletlerin bu alışılmış etkileşiminde, uluslararası hukukun sistematik bir krizi, hükümetlerin mümkün olduğunca uzun süre kaçınmaya çalıştığı çok yüksek maliyetler ve risklerle birlikte gelir.

Analizimiz doğruysa, bu aynı zamanda 1815, 1919 veya 1945’tekine benzer bir uluslararası hukukun kökten yeniden yapılandırılması için zamanın henüz olgunlaşmadığı anlamına gelir. Bunun yerine, bu aşamada uygun hareket tarzı, mevcut sistemi temel koşullarını ve ilkelerini koruyarak ve hatta güçlendirerek yeniden düzenlemek olacaktır.

Ancak, uluslararası hukukun mevcut krizinin bir parçası olarak, son otuz yıldır reform yoluyla böyle bir konsolidasyon gerçekleşmemiştir. “Uluslararası toplum”un [international community] mevcut hukuk sisteminin, özellikle de savaş, soykırım ve ağır insan hakları ihlallerini önlemeye yarayan norm ve kurumların temel unsurlarını reform etmede uzun süredir yetersiz kaldığını gözlemliyoruz. Bir sistemde temel reformlar yapmak artık mümkün olmadığında, sistemin bir noktada çökme olasılığı artar. Böyle bir çöküş, sistemin yeniden inşasına yol açabilir veya açmayabilir. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, yapıcı güçlerin yıkıcı güçlerden daha güçlü olup olmadığına bağlıdır.

Aynı zamanda, 1945 yılından beri çok taraflı antlaşmalarda kabul edilen uluslararası hukukun önemli kısımları aşınma veya yozlaşma belirtileri gösteriyor; devletler uygulanabilir normları açıkça ihlal ediyor veya görmezden geliyor ya da bunları sudan gerekçelerle uygulanamaz ilan ediyor. Bu kademeli aşınma, diğerlerinin yanı sıra, meşru müdafaa hakkının (ius ad bellum) tanımını, uluslararası insancıl hukuku, insan haklarını ve mülteci ve sığınmacı hukukunu etkilemektedir. Mevcut kurallarda yer almayan konular hakkında yeni antlaşmalar üzerinde anlaşmaya varmak çok zorlaşmıştır. Sonuç olarak, uluslararası hukuk, eylemleri ve söylemleriyle ilk etapta yasal normların zayıflamasına katkıda bulunan siyasi aktörler tarafından giderek daha fazla “ilgisiz” [irrelevant] olarak marjinalleştirilmektedir.

Devletlerin, 1945’ten bu yana BM Şartı temelinde geliştirilen uluslararası hukukun temel reformları konusunda anlaşamaması, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin başlıca kurucuları olan devletlerin göreceli zayıflığını göstermektedir. Bu devletlerin, II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturdukları sistemin modernizasyonunu ve yenilenmesini artık gerçekleştiremedikleri açıkça görülmektedir. Bu zayıflık, son yıllarda uluslararası güç dağılımında meydana gelen yapısal değişikliklerin bir sonucudur. “Batılı” devletler grubunun (yani esasen Avrupa ve Kuzey Amerika devletlerinin) siyasi, ekonomik ve askeri gücü, diğer gruplara kıyasla azalmıştır. Geriye dönüp bakıldığında, Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden dönem, Batı için BM Şartı’nın uluslararası hukuk düzenini -belki de son kez- yeniden tesis etmek ve güçlendirmek için kaçırılmış bir fırsat olarak görünmektedir. Batılı devletlerin, uluslararası hukukta da bir “tarihin sonu”nun [end of history] geldiğini varsayarak, göreceli güçlerini abarttıkları anlaşılmaktadır.

Günümüzde krizin bir diğer ve bununla bağlantılı belirtisi, dünyanın birçok yerinde, ekonomik sınırlar da dâhil olmak üzere her türlü sınırı diken ve BM Şartı’nda öngörülen devletlerarası uluslararası işbirliği ve dayanışmaya karşı yönelen artan milliyetçilik veya ulusal egoizmdir. Bu durum, dış politikanın militarizasyonunda ve şiddet dilinin giderek daha fazla kullanılmasında ifadesini bulur. Her milliyetçilik biçimi, 1945 yılında kurulan uluslararası hukuk sistemini sorgulamaz, ancak önemli konularda anlaşmayı engelleyen saldırgan kümülatif milliyetçilik kesinlikle sorgular.

Uluslararası hukukun geçmişteki sistemik krizlerinde, tek tek devletler, meydan okunan düzenin muhalifleri olarak açıkça tanımlanabiliyordu. Örneğin, Mihver Devletleri [Axis Powers (ki, Almanya, İtalya ve Japonya)], Milletler Cemiyeti sistemine karşı savaşmış ve onu “yeni” bir uluslararası düzenle değiştirmeye çalışmıştı. Bugün ise böyle bir çatışma daha az belirgindir, bu da tehdidi daha dağınık hale getirmektedir. Mevcut düzene karşı çıkan devletler grubunun tanımlanması zor olduğu gibi, mevcut düzenin güvenilir ve güçlü destekçileri grubunun tanımlanması da zorlaşmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri hâlâ ne ölçüde bu destekçiler arasında sayılabilir?

Uluslararası hukukun mevcut zorlukları gerçek bir sistemik krize dönüşürse, bu kriz geçmişte olduğu gibi devletlerarası bir savaşta “çözüm” bulamaz. Dünyanın en güçlü devletlerini içeren büyük çaplı bir askeri çatışma, büyük olasılıkla korkunç kayıplara yol açacak ve hatta insanlığın varlığını tehdit edebilecek bir nükleer savaşa yol açacaktır. Savaş artık rasyonel bir seçenek değilse, bugüne kadar uygulandığı gibi, muzaffer güçlerin uluslararası düzeni yeniden inşa etmesine izin verme “yöntemi” de geçersiz hale gelir.

Siyasi veya hukuki bir sistem, yalnızca düşmanlarının muhalefeti nedeniyle dağılamaz. Aynı zamanda içsel zayıflık, hayal kırıklığı, pozitif enerji veya geleceğe dönük iyimserlik eksikliğinden de mustarip olabilir. Dolayısıyla, daha uzun bir süreye yayılabilen ve mutlaka doğrusal bir seyir izlemeyen bir süreçte içten içe dağılabilir veya aşınabilir. Hayal kırıklığı, hayal kırıklığından kaynaklanabilir. Bir hukuk sistemi ne kadar çok vaat ve beklenti üretirse, hayal kırıklığı potansiyeli de o kadar artar.

Batı toplumlarında büyük bir hayal kırıklığı vardır, ancak mevcut uluslararası hukukun yaygın olarak Batı’nın (veya Kuzey’in) bir güç aracı olarak algılandığı, ancak adalet duygusu veya asil hedefleri nedeniyle saygıyı hak eden bir dünya düzeninin kurucu unsuru olarak görülmediği “Küresel Güney”de bu durum daha da belirgindir. Bu (tamamen anlaşılabilir) algı, hâlâ esas olarak Avrupa ve Kuzey Amerika devletlerinin fikir ve değerleri tarafından belirlenen bir normlar bütünü olarak uluslararası hukukun yol gösterici ilkelerinin, kavramlarının ve kurumlarının giderek zayıflamasına, sorgulanmasına ve meşruiyetini yitirmesine yol açmaktadır.

Bahsedilen çeşitli yönleri bir arada ele alırsak -devletlerin uluslararası hukuku reform etmedeki yetersizliği, devletlerin artan egoizmi, mevcut uluslararası hukukun esas olarak dayandığı Batı’nın giderek artan zayıflığı ve uluslararası hukukun adil ve keyfi olmayan bir şekilde uygulanmasına ilişkin dünya çapındaki memnuniyetsizlik- mevcut uluslararası hukuk düzeninin son derece kırılgan ve savunmasız olduğu ve her an sistemik bir krize sürüklenebileceği sonucuna varmalıyız. Bu kriz, Avrupa ve Batılı devletler grubu içindeki bireysel güçlerin yükseliş ve düşüşünü içeren ve uluslararası hukukun temelde tek bir genel yönde art arda yeniden yapılandırılmasına yol açan geçmiş krizlerden doğası gereği temelden farklı olacaktır. Bu kez, uluslararası hukukun yeniden yapılandırılması Batılı olmayan bir gücün ruhuyla gerçekleşebilir -uluslararası hukuk tarihinde bir yenilik (novum). Nihayetinde uluslararası hukuk, Batı’nın fikir tarihinin sınırlarını aşmak üzeredir.

Mevcut evrensel uluslararası hukuk zayıflık ve kırılganlık statüsünde varlığını sürdürdüğü sürece, (iyileştirme veya reform yerine) karşıt devletler ve devlet grupları arasında özellikle tartışmalı olan hukukun bazı kısımlarının geri alınması veya kaldırılması muhtemeldir. Bunlar arasında çok taraflılık, etkili uluslararası örgütler, serbest ticaret, insan hakları, demokrasi, uluslararası ceza hukuku ve iklim koruma gibi Batı’nın başlıca gözdeleri yer alabilir. BM Şartı ile başlatılan belirli değerlerin uluslararası hukuka dâhil edilmesi, diğer değerler benzer bir evrensel tanıma kavuşmadan geri çekilebilir. Bu anlamda, Batı siyasi ilkelerinin yönlendirdiği “liberal” uluslararası hukuk döneminin sonunu göz ardı edemeyiz.

Günümüzün siyasi ve hukuki dünya düzeninin artık çağın ihtiyaçlarını karşılamadığı ve hatta insanlığın hayatta kalması için gerekli gelişmeleri ve kararları engelleyebileceği inkâr edilemez. Geriye dönüp baktığımızda, gelecek nesiller muhtemelen insanlığın çok uzun zaman önce icat edilmiş “egemen devletler” ayrımına ne kadar süre tutunduğunu merak edeceklerdir. İhtiyaç duyulan şey, ilk Avrupa Topluluğu olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’nın 1951’deki giriş bölümünde, Robert Schuman’ın Mayıs 1950 tarihli bildirgesindeki sözleri tekrarlayarak belirttiği gibi, gerçekten “karşı karşıya olduğumuz tehlikelerle orantılı yaratıcı çabalar [creative efforts (efforts créateurs) commensurate with the dangers facing us]”dır.

Bazı Sonuçlar

Özetle, 19. ve 20. yüzyıl uluslararası hukukunda, uluslararası hukukun kural ve kurumlarında köklü bir değişiklik anlamında “yeniden inşası” ile sonuçlanan “sistemik” krizler olarak tanımlanabilecek yalnızca birkaç kriz yaşanmıştır. Bu krizler hukukun kendisinde veya hukuk biliminde ortaya çıkmamış, siyasi ve askeri gelişmeler, özellikle ekonomik ve askeri güç dağılımındaki değişiklikler tarafından tetiklenmiştir. Çağdaş zamanlarda henüz böyle bir kriz uluslararası hukukun “sonuna” yol açmamıştır. Önceki sistemik krizler, galiplerin yeniden inşanın parametrelerini belirlediği savaşlarla “çözülmüştür”. Bugüne kadar, farklı çıkar ve bakış açılarının barışçıl bir şekilde uzlaşacağı bir yeniden inşa süreci yaşanmamıştır.

Çağdaş uluslararası hukuk krizdedir, ancak henüz sistemik bir krizde değildir. Dolayısıyla, tarihsel deneyimlere dayanarak, uluslararası hukukun yeniden yapılandırılması şimdilik beklenmemektedir. Öngörülebilir gelecekte, mevcut sistem varlığını sürdürecek, ancak anlamlı bir reform yapılmadığı takdirde daha da zayıflayacaktır. Kendimizi uzun süreli bir durgunluk ve hatta körelme dönemine, geçmişte inşa edilmiş norm ve kurumların giderek yıpranmasına ve marjinalleşmesine hazırlamalıyız. Sistemin zayıflığı ve bozulması sonucunda tamamen çökmesi, devletlerarası ilişkileri belirli bir güvenilirlik ve öngörülebilirlik düzeyinde sürdürmekte ve çok maliyetli bir salt güç ilişkileri veya hatta anarşi düzeninden kaçınmakta çıkarı olan devletler olduğu sürece olası değildir. Ancak, asgari bir düzen olarak bu uluslararası hukuk, insanlığın karşı karşıya olduğu en acil sorunların çözülmesine izin vermeyecektir.

* Bu yazı, metin yazarının 2025 yılında Berlin’de düzenlenen Avrupa Uluslararası Hukuk Derneği Konferansı’nın Birinci Forumu’nda [‘Yeniden Yapılanmanın Tarihleri’ (Histories of Reconstruction)] yaptığı sunuma dayanmaktadır.

Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.