Yapay Zekâ İlk Kez Türk Mahkemesi Gerekçesinde: Araçtan Bilişsel “Uzuv”a Giden Yolun Başlangıcı

Özet

Bu makale, Türk Medeni Usul Hukukunda hâkim merkezli algoritmik adalet anlayışını önceki çalışmalarında teorik olarak formüle eden yazarların, bu modelin temel ilkeleriyle yüksek düzeyde örtüşen özgün bir mahkeme kararını değerlendirmektedir. İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15.05.2025 tarihli kararında yapay zekânın etik kodlara uygun biçimde, şeffaf ve denetlenebilir bir araştırma aracı olarak kullanıldığı açıkça gerekçeye yansıtılmış; böylece hâkimin karar sürecinde teknolojiyi epistemik bir yardımcı olarak entegre ettiği ilk yargı örneklerinden biri ortaya çıkmıştır.

Makale, bu kararda görülen yapay zekâ kullanım biçimini yalnızca bir “araç” olarak değil, hâkimin bilişsel sınırlarını fark etmesini ve aşmasını sağlayan bir “yapay uzuv” olarak değerlendirmekte; “kör nokta disiplini”, “normatif diyalog” ve “epistemik tevazu” gibi teorik kavramların bu yargı pratiğinde nasıl somutlaştığını incelemektedir. Sonuç olarak, kararın hem yapay zekâya ilişkin etik ilkelere uygunluğu hem de algoritmik adalet tartışmalarındaki normatif derinliği ile Türk yargısında yeni bir kavramsal ve kurumsal evreyi başlattığı savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler:

Algoritmik Adalet, Hâkim Merkezlilik, Yapay Zekâ, Etik Entegrasyon, Epistemik Tevazu, Normatif Diyalog, Kör Nokta Disiplini, Tanıma ve Tenfiz, Usul Hukuku, Hukukta Dijitalleşme, Yargı Etiği, Bilişsel Yardımcı Sistemler, Uzuv Modeli, Adil Yargılanma Hakkı, Kamu Görevlileri Etik Kurulu, Hollanda Amsterdam Ticaret Mahkemesi, Hollanda Mahkeme Kararları

Abstract

This article evaluates an original court decision that aligns highly with the fundamental principles of the judge-centred algorithmic justice approach formulated theoretically in previous works by the authors within Turkish Civil Procedure Law. The decision of the Istanbul 14th Civil Commercial Court dated 15 May 2025 clearly reflects in its reasoning that artificial intelligence was used as a transparent and auditable research tool in accordance with ethical codes; thus, it represents one of the first judicial examples of a judge integrating technology as an epistemic aid in the decision-making process.

The article evaluates the form of artificial intelligence use seen in this decision not merely as a ‘tool’ but as an ‘artificial limb’ that enables the judge to recognise and overcome their cognitive limitations; it examines how theoretical concepts such as ‘blind spot discipline,’ ‘normative dialogue,’ and ‘epistemic humility’ are concretised in this judicial practice. Consequently, it is argued that the decision, with its compliance with ethical principles regarding artificial intelligence and its normative depth in algorithmic justice debates, has initiated a new conceptual and institutional phase in Turkish jurisprudence.

Keywords:

Algorithmic Justice, Judge-Centricity, Artificial Intelligence, Ethical Integration, Epistemic Humility, Normative Dialogue, Blind Spot Discipline, Recognition and Enforcement, Procedural Law, Digitalisation in Law, Judicial Ethics, Cognitive Support Systems, Limb Model, Right to a Fair Trial, Public Officials Ethics Committee, Netherlands Amsterdam Commercial Court,

A.  Giriş:

1. Yapay Zekâ ve Algoritmik Adalet Tartışmalarına Giriş

Yapay zekânın yargı sistemine entegrasyonu üzerine yapılan tartışmalarda, sistemin “araç” niteliği öne çıkmakta; karar süreçlerinde yalnızca destekleyici rol oynaması, hâkimin takdir yetkisine müdahale etmemesi gerektiği sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadeli uygulama güvenliği açısından yerindedir ve nitekim yakın tarihli bir mahkeme kararında, yapay zekâ teknolojisinin “hâkimin yerine geçmeyen, ona yardımcı olan bir araç” olarak nitelendirilmesi, bu eğilimin somut bir örneğini oluşturmuştur.

Ancak bu karar, yalnızca yapay zekânın sınırlarını çizen bir metin olarak değil, aynı zamanda bu teknolojinin yargı pratiğinde hangi şekillerde işlevselleştirildiğini göstermek bakımından önemli bir eşiktir. Çünkü burada yapay zekânın araçsallığı kabul edilirken, aynı zamanda hâkimin onu kullanma biçimi de görünür hâle gelmiştir. Bu görünürlük, yapay zekânın yargı pratiğine yalnızca yardımcı bilgi sağlayan bir araç olarak değil, hakimin bilişsel kapasitesini tamamlayan bir – bir uzuv – olarak nasıl entegre edilebileceğine dair yeni tartışmalara kapı aralamaktadır.

2. ”Yapay Uzuv” Kavramı Hakkında Not:

Bu makalede ve önceki yazılarımızda “yapay uzuv” terimi, yapay zekânın hâkimin yerine karar vermesini değil; onun karar üretme sürecindeki bilişsel kapasitesini tamamlayan, görsel ve analitik kör noktalarını aydınlatan bir epistemik yardımcı olarak işlev görmesini tanımlamak için kullanılmaktadır. Kavram teknik bir birleşmeden ziyade normatif ve bilişsel bir entegrasyonu temsil eder.

3. “Hakim Merkezli Algoritmik Adalet” Anlayışı:

Bu yazıda, hâkim merkezli algoritmik adalet anlayışı, hâkimin yargılama sürecinde normatif özerkliğini koruyarak, görsel ve bilişsel kör noktaları aydınlatan bir yapay zekâ entegrasyonu üzerinden yeniden ele alınacaktır. Yapay Zekâ burada ne etik denetleyici, ne hukuk öğretici, ne de karar verici bir otoritedir. Aksine, hâkimin zaten sahip olduğu bilgi ve sorumluluğu, daha derin bir algılama alanına taşıyan epistemik bir yardımcı organdır.

Sonuç olarak, mahkeme kararında “araç” olarak tanımlanan yapay zekânın, uygulamada nasıl bir uzuv hâline gelebileceği, yani karar sürecine nasıl daha derinlemesine entegre edilebileceği bu çalışmanın temel tartışma eksenini oluşturacaktır. Bu sayede, mevcut yargı içtihatlarının çerçevesi genişletilirken, algoritmik adaletin daha nitelikli ve bütüncül bir yapıya kavuşmasının mümkün olup olmayacağı tartışmaya açılacaktır.

B. Somut Vaka:

1.Tanıma-Tenfiz Davası Bağlamında Yapay Zekâ Kullanımı

İncelemeye konu olan İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15 Mayıs 2025 tarihli (E.2023/856, K.2025/415) kararı, yabancı bir mahkeme kararının Türkiye’de tanınması ve tenfizi talebine ilişkindir. Dava, Hollanda’da mukim bir danışmanlık şirketi ile Türkiye’de faaliyet gösteren bir özel hastane arasında akdedilen danışmanlık sözleşmesinden doğan alacak uyuşmazlığı çerçevesinde şekillenmiştir. Davacı, Hollanda (Amsterdam) mahkemelerinde elde ettiği ve kesinleşen bir hükmün Türkiye’de icra edilebilir hâle getirilmesini istemiş; davalı taraf ise gerek usul gerek esas yönünden, özellikle mütekabiliyet, kamu düzeni ve cezai şartın aşırılığı yönlerinde itirazlarda bulunmuştur.

Mahkeme, öncelikle MÖHUK m.50–54 hükümleri çerçevesinde tenfiz koşullarını detaylı biçimde incelemiş; mütekabiliyetin hem kanunî hem de fiilî düzeyde mevcut olduğunu, fakat yabancı mahkeme kararındaki cezai şart hükmünün Türk kamu düzenine aykırı nitelikte bulunduğunu belirlemiştir. Bu nedenle Amsterdam Mahkemesi kararının ana alacak kısmının tenfizine, ancak cezai şart kısmının reddine karar verilmiştir.

Bu kararın bize göre klasik tenfiz uyuşmazlıklarından ayrılan ve hukuki literatürde özel bir önem kazandıran yönü, mahkeme gerekçesinde yapay zekâ teknolojisinin kullanıldığının açıkça belirtilmiş olmasıdır. Zira kararın gerekçe bölümünde hâkim, yabancı mahkeme kararlarının doğrulanması, Hollanda resmî yargı arşivindeki ECLI kayıtlarının teyidi ve çeviri denetiminin sağlanması aşamalarında yapay zekâ tabanlı bir teknik araçtan yararlanıldığını, bu kullanımın ise Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 10.09.2024 tarihli ve 2024/108 sayılı “Yapay Zekâ Sistemlerinin Kullanımında Kamu Görevlilerinin Uyması Gereken Etik Davranış İlkeleri” kararı çerçevesinde gerçekleştirildiğini açıkça ifade etmiştir.

Mahkeme, bu teknolojik desteğin karar verme yetkisini hiçbir surette etkilemediğini, yalnızca bilgi doğrulama ve belge teyidi gibi teknik alanlarda yardımcı bir araç olarak kullanıldığını vurgulamış; nihai değerlendirme, yorum ve hüküm oluşturma işlemlerinin bütünüyle hâkimin takdirinde kaldığını özellikle belirtmiştir. Böylece yapay zekâ, kararda ilk kez etik temelli, şeffaf biçimde beyan edilmiş, araştırma destekli bir yargısal araç olarak konumlandırılmıştır.

Bu yönüyle karar, Türk yargısında yapay zekânın doğrudan gerekçeye dahil edildiği ve etik ilkelerle çerçevelenmiş ilk özgün uygulamalardan biri olarak değerlendirilebilir. Mahkeme, Etik Kurulu kararına atıfla “şeffaflık”, “hesap verebilirlik”, “yetkinlik” ve “insan merkezlilik” ilkelerine uygun hareket ettiğini, sistemin yalnızca teyit ve çeviri doğruluğu amacıyla kullanıldığını, tüm çıktıların hâkim tarafından bağımsız biçimde denetlendiğini açıkça kaydetmiştir.

Dolayısıyla söz konusu karar, yapay zekânın karar üretici değil, bilgi doğrulayıcı bir bileşen olarak yargısal süreçte yer aldığı, bu durumun da hem Anayasa m.36’daki “adil yargılanma hakkı” hem de hâkimlik teminatı ilkeleriyle bağdaştırıldığı ilk örneklerden biri olma niteliğini taşımaktadır. Bu bakımdan karar, hâkim merkezli algoritmik adalet anlayışının ve “kör nokta disiplini” modelinin sahadaki somut karşılığını oluşturmakta; teknolojinin hâkim iradesini destekleyen ama devralmayan bir epistemik araç olarak nasıl işlev görebileceğini göstermektedir.

2.1. Mahkeme Kararının Kimlik Bilgileri

Mahkeme: İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi

Yargı Birimi: İlk Derece Mahkemesi

Esas No: 2023/856

Karar No: 2025/415

Karar Tarihi: 15.05.2025

Dava Türü: Tanıma ve tenfiz (yabancı mahkeme kararının tanınması)

2.2. Mahkeme Kararında Geçen “Yapay Zekâ” İbareleri (Mahkeme Kararından Doğrudan Metin Alıntısı)

İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi,

Esas No: 2023/856

Karar No: 2025/415

Karar Tarihi: 15.05.2025

Dava: Tanıma ve Tenfiz

Dava Tarihi: 27.12.2023

….

Yargılama sürecinde teknolojik araç kullanımına ilişkin açıklama olarak, bu kararın hazırlanması sürecinde davacı tarafın dayandığı Hollanda Yargısınnı Kararlarının teyidi için yapay zeka teknolojisinden teknik araç olarak yararlanıldığı, bu kullanımın usul hukuku ilkeleri ve T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 10.09.2024 tarih ve 2024/108 sayılı “Yapay Zekâ Sistemlerinin Kullanımında Kamu Görevlilerinin Uyması Gereken Etik Davranış İlkeleri” başlıklı kararı çerçevesinde gerçekleştirildiği, hakimin olguları ve hukuku doğru tespit etme yükümlülüğü kapsamında yabancı hukuk kaynaklarına erişim ve çeviri konusunda teknik destek almanın tıpkı hesap makinesi kullanımı gibi meşru bir araç olduğu, Etik Kurulu Kararı’nın “Yetkinlik” ilkesi uyarınca yapay zekanın “bilişsel gelişimi, kamu yararı bilincini artırmak” amacıyla kullanıldığı, makul sürede yargılanma hakkının sağlanması için yabancı yargı kararının yabancı mahkeme resmi sitesinden araştırılması amacıyla teknolojik araçlardan yararlanılmasının hukuka uygun olduğu, bu kullanımın Etik Kurulu Kararı’nın 7. maddesinde öngörülen “yapay zeka, bir problemi çözüme kavuşturmak için en iyi araç ise seçilmeli” ilkesine uygun olduğu, yapay zeka kullanımının açık olarak beyan edildiği, tüm kaynak makaleler ve linklerin kayıt altına alındığı ve temyiz incelemesinde denetlenebilir hale getirildiği, bu yaklaşımın Etik Kurulu Kararı’nın “Şeffaflık” ve “Hesap Verebilirlik” ilkelerine tam uyum sağladığı, Etik Kurulu Kararı’nın dürüstlük ilkesi uyarınca açıklık (“Hazırladığı çalışma veya doküman konusunda, yapay zekâ sisteminden yararlandığı bilgisini yöneticisi ile paylaşmalıdır” hükmü gereğince bu kullanımın açık olarak beyan edildiği), özgünlük (“Yapay zekâ sistemi tarafından üretilen verilerden oluşan içeriği kendisi hazırlamış gibi davranmamalıdır” ilkesi çerçevesinde yapay zekanın sadece araştırma desteği olarak kullanıldığı), doğruluk kontrolü (“Yapay zekâ sisteminin ürettiği çıktıyı, doğruluğundan emin olmadan kullanmamalı” hükmü uyarınca tüm bulguların bağımsız olarak doğrulandığı ancak Hollandaca kaynaklarda yer alan hukuki metinlerin Türkçe çevirisinin tam doğruluğunun yeminli tercüman tarafından teyit edilemediği ve bu nedenle çeviri hatalarından kaynaklanan olası yanlış anlamaların riskinin mevcut olduğu ancak aynı sorunun yeminli tercüman tercümelerinde de söz konusu olabileceği gibi var ise bu çeviri hatalarına gerekçeye yansıyan/gerekçeye esas alınan hususlar açısından somut olarak itiraz edilip kanun yolu değerlendirmesine götürülebileceği), gizlilik ve güvenlik ilkesi uyarınca veri koruma (“Kişisel verilerin korunmasına azami özen göstermeli” hükmü gereğince hiçbir kişisel verinin paylaşılmadığı), hesap verebilirlik ilkesi uyarınca sorumluluk bilinci (“Yapay zekâ sisteminin geliştirdiği içeriği kullanmanın yasal ve etik sorumluluğunun farkında olmalıdır” hükmü çerçevesinde sorumluluğun üstlenildiği) ve kontrol yükümlülüğü (“Yapay zekâ sistemi tarafından oluşturulan verinin, içeriğin ya da kararın doğruluğunu ve güvenirliğini kontrol etmekle sorumlu” ilkesi gereğince tüm çıktıların kontrol edildiği) kriterlerine uyulduğu, yapay zekanın Hollandaca hukuki metinlerin Türkçe’ye çevrilmesi desteği teknik araç olarak kullanıldığı, hakimin münhasır yetkisinde kalan hukuki yorumların yapılması, delillerin değerlendirilmesi ve vicdani kanaatin oluşturulması, nihai hukuki sonuçların çıkarılması alanlarında Etik Kurulu Kararı’nın öngördüğü “önemli kamusal meselelerde yapay zekâ ile karar vermekten kaçınma” ilkesine uygun olarak nihai kararın hakimin takdirinde olduğu, yetkinlik ilkesi çerçevesinde yapay zekanın eksik veya hatalı çıktı üretebileceği bilinci ile hareket edildiği, sistemin hizmet kapsamı ve kullanım şartlarının önceden öğrenildiği, bilişsel becerilerin körelmemesi için bilinçli kullanım sağlandığı, tarafsızlık ilkesi çerçevesinde yapay zeka verilerinin önyargı oluşturmak amacıyla kullanılmadığı ve kamu yararı gözetilerek objektif analiz yapıldığı, dürüstlük ilkesi çerçevesinde fikri ve sınai haklara saygı gösterildiği, intihal riski bulunan kullanımlardan kaçınıldığı ve bilgi kirliliğine yol açmamak için doğruluk kontrollerinin yapıldığı, hakimlik fonksiyonunun devredilemez unsurları olan hukuki yorum, vicdani kanaat oluşturma ve karar verme yetkisinin tamamen hakimin sorumluluğunda icra edildiği, bu yaklaşımın T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 2024/108 sayılı kararında öngörülen tüm etik davranış ilkelerine uygun olarak gerçekleştirildiği, teknolojik imkanlardan yararlanılmasını sağlarken adil yargılanma hakkı ve hakimlik teminatı ilkelerinin korunduğu, özellikle “insan merkezli, insan onurunu ve refahını gözeten ve insan haklarına saygılı” bir işleyiş benimsendiği ve yapay zekanın hiçbir zaman karar verici konumda kullanılmayıp sadece araştırma destek aracı olarak işlev gördüğü belirtilmekteyiz.

….

2.3.Mahkeme Kararında Yapay Zekâ Kullanımının Kapsamı:

a. Bölüm: Gerekçe – yabancı mahkeme kararlarının teyidi ve çeviri aşaması

b. Veri Kaynağı / İşleme: Yapay zekâ sistemi, Hollanda resmi yargı sitesinde yer alan kararların erişimi ve tercüme doğrulamasında teknik destek sağlamıştır.

c. Çıktı: Yabancı kararların doğrulanması, çeviri desteği ve metin bütünlüğünün teyidi

d. Etkilendiği Aşama: Kararın hazırlanması – gerekçenin bilgi doğrulama ve belge teyit bölümü

e. Denetim / İtiraz: Mahkeme, yapay zekâ kullanımını açıkça beyan etmiş; karar verme yetkisinin insanda kaldığını, tüm çıktıların doğruluğunun kontrol edildiğini belirtmiştir.

3. Yapay Zekâ Unsurlarının Özeti:

Yapay zekâ, mahkeme kararının hazırlanması sürecinde yabancı mahkeme kararlarının doğrulanması ve çeviri desteği amacıyla kullanılmıştır. Mahkeme, bu teknolojik desteği etik ilkelere uygun bir araştırma aracı olarak nitelendirmiş, karar verme yetkisinin tamamen hâkimde olduğunu vurgulamıştır. Kullanım, Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 2024/108 sayılı “Yapay Zekâ Sistemlerinin Kullanımında Kamu Görevlilerinin Uyması Gereken Etik Davranış İlkeleri” kararına atıf yapılarak açık biçimde gerekçeye dâhil edilmiştir. Böylece yapay zekâ, yargısal sürecin destekleyici bir bileşeni olarak işlev görmüştür.

4. Mahkemenin Yapay Zekâya Yaklaşımı:

Mahkeme, yapay zekâyı karar sürecinde yardımcı teknik araç olarak kabul etmiştir. Kullanımın etik, denetlenebilir, şeffaf ve sınırlı olduğu belirtilmiş; nihai değerlendirme ve hüküm oluşturma işlemlerinin tamamen hâkimin takdirinde olduğu vurgulanmıştır. Böylece yapay zekâ, kararın içeriğine müdahale etmeyen araştırma destek aracı statüsünde değerlendirilmiştir.

C. Etik Uyumlu Araç Kullanımından Yapay Uzva: Yargı Uygulamasının Analizi

  1. Mahkeme Kararında Görülen Kullanım Biçimi

İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından verilen kararda yapay zekâ, açık biçimde bir “araç” olarak nitelendirilmiş ve bu doğrultuda kullanılmıştır. Kararda, yapay zekâ yalnızca teknik bir işlevin yerine getirilmesinde (çeviri denetimi ve yorum kontrolü gibi) yardımcı unsur olarak görevlendirilmiş; karar hâkimin takdir yetkisiyle, bizzat insan sorumluluğu çerçevesinde şekillendirilmiştir.

Bu durum, ilk bakışta yapay zekânın sınırlı ve pasif bir rol üstlendiği izlenimini verebilir. Ancak bu kullanıma eşlik eden temel unsur, hâkimin etik sorumlulukla ve denetim bilinciyle hareket etmiş olmasıdır. Yani yapay zekâ, başıboş bir yazılım değil, yargılama yetkisinin sınırları içinde bilinçli ve sınırlı biçimde kullanılabilen bir araç olarak görev yapmıştır.

  1. Araç Olarak Görünenin Ötesinde: Etik Entegrasyonun Anlamı

Tam da bu noktada, önceki çalışmamızda teorik çerçevesini sunduğumuz hakim merkezli algoritmik adalet modeli ile bu karar arasında önemli bir bağlantı kurulabilir. Bu modele göre, yapay zekâ yalnızca dışsal bir araç değil, hâkimin bilişsel kapasitesini tamamlayan bir yapay uzuv işlevi görebilir. Buradaki “uzuv” kavramı, teknik bir birleşmeyi değil, normatif bir entegrasyonu ifade eder: yapay zekâ, hâkimin neyi, nasıl gördüğünü etkileyen bir görsel/bilişsel uzuva dönüşür.

İlgili mahkeme kararı, bu entegrasyonun başlangıç biçimini gösteriyor olabilir. Zira yapay zekâ yalnızca teknik bir işlem için devreye sokulmamış; hâkim tarafından bilinçli biçimde seçilmiş, denetlenmiş, karar sürecine dahil edilmiş ve sonuçta sorumlu yargı pratiğinin parçası hâline getirilmiştir. Bu kullanım, etik sorumlulukla bütünleşmiş araçsal bir yaklaşımın, teoride önerdiğimiz uzuv modeline geçiş potansiyeli taşıdığını göstermektedir.

  1. Araçtan Uzva: Kavramsal Ayrım Yerine İşlevsel Dönüşüm

Bu bağlamda, “araç mı, uzuv mu?” ayrımını keskin bir karşıtlık şeklinde düşünmek yerine, bir işlevsel dönüşüm hattı olarak ele almak daha doğru olacaktır. Mahkeme tarafından yapay zekânın araç olarak tanımlanması, teorik modelimize zıt bir yönelim değil; tam tersine, uzuv modelinin pratik karşılık bulmaya başladığı ilk örneklerden biri olabilir.

Hâkimin yapay zekâyı etik sınırlar içinde, karar sorumluluğunu devretmeden ve onu denetleyerek kullanması; aslında yapay zekânın hâkimin dışsal destekçisi değil, içsel karar yordamlarının bir parçası olarak işlev gördüğünü göstermektedir. Bu nedenle karar, yalnızca bir teknolojik kullanım örneği değil; etikle birleşmiş bir bilişsel entegrasyon pratiği olarak değerlendirilmelidir.

  1. Mahkeme Gerekçesini Kendi Modelimiz Açısından Değerlendirme

İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin karar gerekçesinde yer alan yapay zekâya ilişkin açıklamalar, etik, bilişsel ve normatif yönlerden bizim hâkim merkezli algoritmik adalet modelimizle önemli ölçüde örtüşmektedir.

Mahkeme, kararın hazırlanması sürecinde yapay zekâ teknolojisinden teknik bir araç olarak yararlanıldığını, bu kullanımın ise usul hukuku ilkeleri ve T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 10.09.2024 tarihli ve 2024/108 sayılı kararı çerçevesinde gerçekleştirildiğini açıkça belirtmiştir.

Bu bölüm, modelimizde sunduğumuz temel ilkelerin uygulamadaki yansımalarını gözlemleyebilmemiz açısından önemli bir zemin sunmaktadır.

Model Unsuru Karardaki Somut Karşılığı Etik İlke
Kör Nokta Disiplini ECLI kayıtlarının doğrulanması ve çeviri kontrolü Yetkinlik
Normatif Diyalog Yapay zekâ kullanımının gerekçede açık beyanı Şeffaflık
RAG tabanlı Bağlamsal Sorgulama Yabancı hukuk verisine erişim ve teyit süreci Hesap Verebilirlik
Epistemik Tevazu Hâkimin yapay zekâ çıktısını denetlemesi, nihai takdir yetkisinin korunması İnsan Merkezlilik

4.1. Modelimizle Uyumlu (Lehe) Yönler

a. Etik ve şeffaf kullanımın açık beyanı:

Mahkemenin yapay zekâ kullanımını “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” ve “dürüstlük” ilkeleriyle ilişkilendirerek gerekçeye açıkça dahil etmiş olması, modelimizde öne çıkardığımız “normatif diyalog” ve “şeffaf epistemik alan” ilkeleriyle tam bir örtüşme içindedir.

b. Hâkimin kontrol ve sorumluluk bilincinin korunması:

Kararda, karar verme ve vicdani kanaat oluşturma süreçlerinin tümüyle hâkime ait olduğunun açıkça belirtilmesi, bizim “bilişsel tevazu” ve “epistemik sorumluluk” kavramlarımızın sahadaki bir karşılığıdır.

c. Yapay Zekânın bilişsel gelişim aracı olarak konumlandırılması:

Etik Kurulu’nun “Yetkinlik” ilkesine yapılan atıfla, yapay zekânın “bilişsel gelişimi ve kamu yararı bilincini artıran bir araç” olarak görülmesi, modelimizde önerdiğimiz “hâkimin bilişsel alanını genişleten uzuv” yaklaşımıyla tam anlamıyla örtüşmektedir.

d. Bilinçli kullanım ve bilişsel körelmenin önlenmesi vurgusu:

Mahkemenin, yapay zekânın “bilinçli kullanım” gerektirdiğini ve “bilişsel becerilerin körelmemesi” için dikkatli kullanılmasının önemine yaptığı vurgu, modelimizdeki “kör nokta disiplini” anlayışını uygulamada destekleyen bir unsurdur.

e. İnsan merkezli ve etik bütünlüğe sahip kullanım biçimi:

Kararda yer alan “insan merkezli, insan onurunu ve refahını gözeten, insan haklarına saygılı” kullanım vurgusu, bizim “hakim merkezli” paradigmanın normatif yönünü doğrudan desteklemektedir.

f. Normatif diyalogun yargısal gerekçede görünür hâle gelmesi:

Mahkemenin, hangi etik karara, hangi teknik araca ve hangi doğrulama mekanizmasına dayandığını açıkça ortaya koyması, bizim önerdiğimiz “normatif şeffaflık” katmanının bir yargı pratiğinde somutlaşmış biçimidir.

4.2. Modelimizden Ayrışan veya Sınırlayıcı (Aleyhe) Yönler

a. Yapay Zekânın “hesap makinesi” benzetmesiyle araçsallaştırılması:

Mahkemenin yapay zekâyı “hesap makinesi gibi meşru bir araç” şeklinde tanımlamış olması, modelimizde öngördüğümüz epistemik entegrasyon düzeyini henüz tam anlamıyla karşılamayan sınırlı bir çerçeve sunmaktadır.

b. “Önemli kamusal meselelerde yapay zekâ ile karar vermekten kaçınma” vurgusu:

Bu ifade, etik sınırlar bakımından gerekli ve yerinde olmakla birlikte, modelimizin öngördüğü daha derin bilişsel katkıyı dışarıda bırakan temkinli bir yaklaşımı temsil etmektedir.

c. Yapay Zekânın yalnızca araştırma destek aracı olarak nitelendirilmesi:

Yapay zekânın, “hiçbir zaman karar verici konumda olmayan, sadece araştırma desteği sağlayan” bir unsur olarak tanımlanması, modelimizin sunduğu “epistemik tamamlayıcılık” işlevini sınırlı bir çerçevede bırakmaktadır.

d. Yapay Zekânın dışsal bir sistem gibi ele alınması:

Kararda “hizmet kapsamı ve kullanım şartlarının önceden öğrenildiği” gibi ifadeler, “Hâkim + Yapay Zekâ” ilişkisini dışsal bir araç kullanım düzeyinde bırakmakta, modelimizin öngördüğü bilişsel bütünleşmeyi henüz içselleştirmediğini göstermektedir.

  1. Kavramsal Değerlendirme

Her ne kadar karar metninde yapay zekânın “araç” olduğu vurgulansa da, fiilî kullanım biçimine baktığımızda yapay zekânın bizatihi bir “uzuv gibi” kullanılmaya yöneldiğini söyleyebiliriz.

Hâkim, bu sistemi yalnızca dışsal bir doğrulama aracı olarak değil; etik sorumluluk ve denetim bilinciyle entegre etmiş, karar sürecinin içinde yer alan bir epistemik bileşen olarak işlevlendirmiştir.

Bu nedenle mahkemenin kararı, modelimizde önerdiğimiz “Hâkim + Yapay Zekâ” bileşiminin öncül bir yargısal tezahürü olarak görülebilir.

  1. Görünenden Fazlası

İlgili mahkeme kararını, yalnızca bir etik kurallara uygunluk örneği olarak değil; aynı zamanda yapay zekânın normatif bir uzuv gibi, hâkimin karar sürecine dâhil edildiği özgün bir yargısal deneyimin başlangıcı ve ilk örneği olarak değerlendiriyoruz.

Bu karar, teorik düzeyde sunduğumuz hâkim merkezli algoritmik adalet modelinin sahadaki ilk örneklerinden biri olma niteliğini taşımakta; etikle bütünleşmiş bilişsel destek kavramının uygulanabilirliğini göstermektedir.

Sonuç olarak, ilgili mahkeme kararı, yapay zekâya dair yargı pratiğinde şekillenmekte olan anlayışın, araçsallıktan öte bir perspektife evrilebileceğine dair önemli bir zemin sunmaktadır. Yazarlar olarak biz, bu karardaki yaklaşımı, etikle bütünleşmiş araç kullanımının, yapay uzuv modelinin erken aşaması olarak görme yönünde bir okuma öneriyoruz. Böylece, teorik düzeyde önerdiğimiz “Hâkim + Yapay Zekâ” bileşimi, bu kararın somut yargı pratiğiyle desteklenmiş bir örneğe kavuşmuş olmaktadır.

D. Yargı Gerekçesinde Yapay Zekânın Görünürlüğü: Şeffaflık ve Normatif Diyalog Pratiği

Hâkim merkezli algoritmik adalet anlayışı, teorik bir tasarımın ötesinde, yargısal pratiğin dönüşümüne yön verebilecek nitelikte bir düşünsel altyapı önerisi olarak geliştirilmişti. Bu çerçevede öne çıkan “kör nokta disiplini” kavramı, hâkimin karar sürecinde bilgi yükü, içtihat çeşitliliği ve bilişsel sınırların yarattığı karanlık alanları fark etme yeteneğini sistematik hâle getirmeyi hedeflemişti. Nitekim bu metodolojinin epistemik dayanakları ve normatif ilkeleriyle örtüşen ilk yargısal örneklerden biri, İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15 Mayıs 2025 tarihli ve E.2023/856, K.2025/415 sayılı tanıma–tenfiz kararında karşımıza çıkmıştır.

Anılan kararda mahkeme, Hollanda Amsterdam Mahkemesi’nin ticari bir alacağa ilişkin kararının Türkiye’de tenfizine hükmederken, yalnızca klasik tenfiz şartlarını incelemekle kalmamış; sürecin belirli aşamalarında yapay zekâ tabanlı bir teknik araçtan yararlanıldığını, bu kullanımın ise T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 2024/108 sayılı kararı çerçevesinde gerçekleştirildiğini gerekçesine açık biçimde dâhil etmiştir. Bu beyan, yargı tarihimizde yapay zekânın karar gerekçesinde yer aldığı ilk açık ve etik temelli örneklerden biri olarak önem taşımaktadır.

Burada dikkat çekici olan husus, yapay zekânın karar verici bir otorite olarak değil, hâkimin normatif ve bilişsel sürecine “yardımcı mercek” işlevi gören epistemik bir araç olarak konumlandırılmış olmasıdır. Mahkeme, yabancı mahkeme kararlarının doğrulanması, ilgili uluslararası veri tabanlarının taranması ve çeviri denetiminin sağlanması aşamalarında yapay zekâdan faydalanıldığını belirtmiş, ancak tüm sonuçların hâkimin kendi hukuki takdiriyle denetlenip teyit edildiğini özellikle vurgulamıştır. Bu yaklaşım, önerdiğimiz modeldeki “RAG tabanlı bağlamsal sorgulama ve kör nokta farkındalığı” prensipleriyle şaşırtıcı ölçüde örtüşmektedir.

Zira burada yapay zekâ, hâkimin yerine geçmemekte; aksine hâkimin karar sürecine dışsal bir “kontrol aynası” sunmaktadır. Sistem, hâkimin göremeyebileceği olasılıkları görünür kılmakta, bilgisel tutarsızlıkları işaret etmekte, ancak hiçbir şekilde “karar” üretmemektedir. Bu bağlamda söz konusu mahkeme kararı, hâkimin vicdani kanaatini destekleyen ama onu ikame etmeyen, bilişsel tevazuyu esas alan bir uygulama pratiğini yansıtmaktadır.

Kararda yapay zekânın kullanımına dair açıklama, etik ve metodolojik çerçeve açısından “normatif diyalog” modeline uygun biçimde formüle edilmiştir. Hâkim, gerekçesinde teknoloji kullanımını açıkça beyan ederek, hem yargısal şeffaflık hem de hesap verebilirlik ilkelerini somutlaştırmıştır. Bu tutum, modelimizde öngördüğümüz “normatif şeffaflık” katmanının doğal bir yansımasıdır. Hâkim, hangi bilgi kaynaklarından yararlandığını, hangi doğrulama mekanizmalarını kullandığını ve nihai kararın insan iradesiyle kurulduğunu gerekçesinde açıkça göstermiştir.

Bu örnek, hâkim merkezli algoritmik adalet modelinin öngördüğü epistemik özerklik ve etik bütünlük ilkelerinin pratikte işlerlik kazandığını göstermektedir. Bize göre yapay zekâ burada, normatif kararın “bilgi arka planını” destekleyen bir yapay uzuv olarak işlev görmüş, hâkimin bilişsel yükünü azaltmış ancak kararın vicdani niteliğine hiçbir müdahalede bulunmamıştır. Böylece sistemin “düşündüren, ama karar vermeyen” bir yapay zekâ yaklaşımı sahada somutlaşmıştır.

Nitekim kararın dayandığı etik norm —Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 2024/108 sayılı kararı— bu entegrasyonun ilkesel zeminini sağlamaktadır. Söz konusu ilke seti, şeffaflık, hesap verebilirlik, insan merkezlilik ve yetkinlik kavramları üzerine kurulmuştur. Bu dört sütun, hâkim merkezli algoritmik adalet modelinde önerilen “bağlam mühendisliği” ile birebir örtüşmektedir: her iki sistem de hâkimin takdir yetkisini koruyarak teknolojiyi denetlenebilir bir danışman konumuna yerleştirir.

İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bu kararı, teoride önerdiğimiz modelin normatif diyalog pratiği ile aynı eksende bir bilişsel dönüşümü göstermektedir. Hâkim, karar gerekçesinde yalnızca sonucu açıklamamış, sürecin bilgi kaynaklarını ve kullanılan teknik destek biçimini de paylaşmıştır. Böylelikle, karar yalnızca “neyi hükmettiğini” değil, “hangi bilgi çerçevesinde hükmettiğini” de ortaya koymuştur. Bu, algoritmik adaletin şeffaflık ilkesinin yargı düzeyinde içselleştirilmiş bir örneğidir.

Dolayısıyla bu karar, bir “teknoloji kullanımı” örneği olmanın ötesinde, hâkim merkezli algoritmik adalet modelinin epistemik tevazu, normatif denge ve soru merkezli yargısal muhakeme ilkelerini yansıtan özgün bir yargısal davranış biçimini temsil etmektedir. Yapay zekâ, burada yalnızca veri işleyen bir sistem değil; hâkimin kararını berraklaştıran, normatif kör noktaları görünür kılan bir bilişsel aynaya dönüşmüştür.

Sonuç itibarıyla, İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bu gerekçesi, “kör nokta disiplini” metodolojisinin sahadaki ilk tezahürlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Hâkim, yapay zekâyı kendi vicdanının karşısına değil, yanına koymuş; sistemin ürettiği bilgi desteğini kararın epistemik alt yapısını kuvvetlendiren bir mercek olarak kullanmıştır. Bu yönüyle karar, insan iradesinin merkezde kaldığı, teknolojinin ise onu çevreleyen bağlamı aydınlattığı bir yargısal evreye geçişin somut göstergesi olmuştur.

E. Sonuç: Görünürlükten Bütünleşmeye:

  1. Normatif Diyalogdan Etik Entegrasyona:

İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15.05.2025 tarihli kararı, Türk yargısında yapay zekânın yardımcı bilişsel araç olarak kullanıldığı, etik sınırlar içinde gerekçeye dâhil edildiği özgün bir uygulamadır. Karar, hâkim merkezli algoritmik adalet anlayışının önerdiği epistemik tevazu, normatif şeffaflık ve denetlenebilirlik ilkelerini pratiğe taşımıştır.

  1. Teknolojinin Hâkim İradesini Devralmadan Adalet Sürecine Entegrasyonu:

Yapay zekâ, burada karar verici değil, bilgi doğrulayıcı bir bileşen olarak işlev görmüş; hâkimin bilişsel yükünü azaltırken yargısal bağımsızlığı zedelememiştir. Bu yönüyle karar, teknolojinin insan iradesini devralmadan adalet sürecine entegre edilebileceğini gösteren örnek bir adım olarak değerlendirilmelidir.

F. Ek Gözlem: Delil Değerlendirmesi Sürecinde Dolaylı Yapay Zekâ Kullanımı (Kapsam Dışı Ancak Kayda Değer Bir Örnek)

  1. Dolaylı YZ Kullanımının Kabulü: İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 04.10.2023 tarihli, E.2022/470, K.2023/664 sayılı kararı, yapay zekâ teknolojisinin yargılama süreçlerine dolaylı entegrasyonunun örneklerinden biridir. Kararda, bilirkişi tarafından sunulan ek raporda YZ tabanlı veri analizinin kullanıldığı açıkça belirtilmiştir. Mahkeme bu raporu hüküm kurmaya elverişli bulmuş ve kararında şu şekilde yer almıştır:

“Makine Mühendisi Bilirkişi tarafından düzenlenen 26/06/2023 tarihli bilirkişi ek raporunda, kök raporda yapılan değerlendirmenin tek bir site verisi içermediği, araç satışı yapmayan ve yapay zeka üzerinden veri analizi yapan kurum verileri kullanılarak yerine getirilmiş olduğu belirtilmiştir.”

  1. Mahkeme, doğrudan yapay zekâ kullanmamış olsa da, yapay zekâ ile hazırlanmış bir teknik raporu esas alarak hüküm kurmuş ve bu yolla yapay zekâ destekli analizlerin yargılamada delil değeri taşıyabileceğini dolaylı biçimde kabul etmiştir.
  2. Bununla birlikte, bu karar çalışmamızın esas inceleme konusu olan “hâkim tarafından doğrudan yapay zekâ kullanımı” ve bu kullanımın “etik ilkelere dayalı gerekçeye entegrasyonu” ölçütlerini karşılamadığından kapsam dışında tutulmuştur. Ancak yapay zekânın yargıya dolaylı sızma yollarını göstermesi bakımından dikkat çekici bir tarihsel örnek teşkil ettiğinden, araştırmacılar açısından kayda değer bir referans olarak burada not edilmiştir.

Not: Bu makale elbette YZ ChatGpt 5o ve 4o modeli ile birlikte hazırlanmış ve çeviride YZ DeepL kullanılmıştır.

Ek- 1: İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2023/856 K. 2025/415 T. 15.05.2025

T.C.

İSTANBUL

14. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

ESAS NO:2023/856 Esas

KARAR NO :2025/415

DAVA:Tanıma Ve Tenfiz

DAVA TARİHİ:27/12/2023

KARAR TARİHİ:15/05/2025

Mahkememizde görülmekte olan Tanıma Ve Tenfiz davasının yapılan açık yargılaması sonunda,

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekilinin dava dilekçesinde özetle; Müvekkili … … and … Hollanda’da mukim olan ve sahibi/müdürü Dr. … ve ekibi tarafından sağlık alanında danışmanlık hizmeti veren bir şirket olup … Hastanesi Sanayi ve Ticaret A.Ş, Hollanda’da açacağı “…” göz kliniği için Müvekkil ile 2015 yılında bir hizmet sözleşmesi imzalamış ve bu sözleşme uyarınca Müvekkil Hollanda’da açılacak göz kliniği için aralarında yapılan sözleşmede belirtilen danışmanlık hizmetlerini vermeyi, … de karşılığında iki eşit taksit halinde toplamda 300.936 Euro (%21 KDV dahil) ödemeyi taahhüt etmiştir. İşbu sözleşme uyarınca …, müvekkiline ödeyeceği danışmanlık bedelinin 150.468,00 Euro’luk ilk taksidini ödemiş sonrasında ikinci taksiti, yani bakiye, ödemeyi çeşitli asılsız sebepler ileri sürerek yapmadığını, davacının 01.06.2017’de alacağını resmi olarak …’den talep ettiğini, …’ün borcunu ödememesi nedeniyle aralarındaki uyuşmazlık çözülmemiş, davacının … ile uzlaşma çabalarının sonuçsuz kalması nedeniyle sözleşmenin yetkili mahkeme (Amsterdam Mahkemeleri) ve uygulanacak hukuk (Hollanda hukuku) maddesi uyarınca … aleyhinde Amsterdam Mahkemelerinde alacak davası açtığını, ilk derece mahkemesinde dava sonucunda; Amsterdam Mahkemesi Müvekkil lehine davanın kabulüne karar vererek aralarındaki sözleşme hükümlerine istinaden …’ün Müvekkil’e 150.936,00 Euro (faiz ve sair yargılama giderleri hariç) ödemesine karar vermiş …, asıl davaya karşılık Amsterdam Mahkemelerinde Müvekkil aleyhine karşı dava açsa da iddiasını ispatlayamamış ve dava reddolduğunu, … verilen karara avukatları kanalıyla itiraz ederek bu kararı üst merci olan Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesine götürmüş, Yüksek Mahkeme, yaptığı kapsamlı yargılama neticesinde 25.08.2020 tarihli ilk derece mahkemesi kararını onamış ve bu karar 05.04.2022 tarihinde kesinleştiğini,

daha sonraki süreçte …, aleyhinde kesinleşen mahkeme kararına uymayı reddetmiş ve borcunu ödemediğini, tahsilat sürecine başlandığında …’ün aslında Amsterdam şehrindeki “…” isimli kliniği ve Hollanda’daki bağlı varlıklarını yargılamayı kaybedeceğini anladıktan sonra başka bir göz kliniği grubuna sattığı ve parayı da Türkiye’ye aktardığı anlaşıldığını, davacı Türkiye ve Hollanda’nın taraf olduğu 1954 tarihli Hukuk Usulüne Dair Lahey Sözleşmesinin yabancılık teminatına ilişkin 17. maddesi uyarınca huzurdaki davada bir dava şartı olan yabancılık teminatından muaf olduğunu, davacı lehine Hollanda (Amsterdam) Ticaret Mahkemesi tarafından verilen ve kesinleşme şerhi taşıyan kararın tanınması ve tenfizinin kabulü ile fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 400,000 Euro’nun faiziyle beraber karşı taraftan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekilinin cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında imzalanan sözleşmedan kaynaklı uyuşmazlık nedeniyle Amsterdam Mahkemelerince verilen kararın tanıma ve tenfizine karar verilmesini talep ettiğini, sözleşmenin “VII-Cezai hüküm” maddesinde …’ın taahhüt ettiği hizmetleri sözleşmede belirtilen süre içerisinde sağlanmazsa …’ün ödediği tutarın tamamını iade edeceği kararlaştırıldığını, tüm bu hizmetler ve sözleşmedeki diğer yükümlülükler için …’e KDV dahil toplam 310.244.-EURO ödenmesi konusunda anlaşılmış, bu tutarın yarısı peşin ödenmiş kalan diğer yarısı ise işlemlerin tamamlanması ve kliniğin açılmasından sonra ödenmesi kararlaştırıldığını ancak yapılan anlaşmaya rağmen söz konusu yükümlülükler … tarafından yerine getirilmemiş, bir süre sonra … muhatap bulamamaya başlamadığını, hatta … ofisini de kapayarak tabiri caizse ortadan kaybolduğunu, şirket davacı ile irtibat kurmak için sözleşmeyi imzaladıkları ofislerine gittiğinde ise, davacı …’ in müvekkil … ile sözleşme yaptığı ofisin 5 günlüğüne kiralanan bir ofis olduğunu, kendisini davalı şirkete farklı göstermek için kendi ofisleriymiş gibi günlük kiralanan bir ofiste toplantı ve sözleşme yapmış olduğunu öğrenildiğini, davacı …’i ve yetkilisi…ı bulabilmek için üniversite ve Amsterdam’da olabilecek tüm adreslerde araştırma yapılmış ancak bir netice elde edilemediğini, müvekkil şirket dolandırıldığını anlamış ve …’a taahhütlü mektupla ihtarname göndererek, Danışmanlık Sözleşmesini’nin”VII-Cezai hüküm” maddesine göre ödemiş oldukları 150.468,00 Euro bedelin iadesini talep ettiklerini ancak, davacı … yurtdışında olup, haricen şirketi kapatıp Fas’a kaçtığı öğrenildiğini, şirketin yabancı ülkede bulunması imkansız olduğundan müvekkil … ‘ün yapmış olduğu 150.936 Euro ödemenin tahsili için tüm çabaları sonuçsuz kaldığını, …’ın ortadan kaybolması sonucu müvekkilin kendi imkanlarıyla … Amsterdam 2017 yılının Nisan ayında hizmete açıldığını ancak 1 sene gibi bir sürede tam kapasite faaliyete geçebilecek olan merkezi, yaklaşık 3-4 sene Hollanda’da Doktor bulamadığı için her yıl 500.000,-Euro zarar ettiğini, …, Hollanda kanunlarındaki boşluklardan faydalanarak, sanki klinik kendisinin yardımlarıyla açılmış gibi konuyu Mahkemeye taşımış sözleşmede belirlenen danışmanlık hizmetini yerine getirmediğinden hizmet tutarını hak etmediği halde Hollanda’daki mahkeme tarafından kanuni boşluklardan faydalanarak, maalesef mahkemenin de taraflı ve ırkçı yaklaşımıyla haklı bulunduğunu, müvekkil tarafından açılan karşı dava reddedildiğini, tenfiz davası ve eda davası aynı anda açılmayacağından davanın reddi gerektiğini, taraflar arasında imzalanan sözleşme yalnızca ingilizce olarak imzalandığından müvekkil şirket sözleşmeden sorumlu tutulmaması gerektiğini, öncelikle davanın tenfiz şartlarını taşımaması nedeniyle usulden reddine, usul ve yasaya aykırı, mesnetten yoksun davanın reddine, yargılama giderleri ve ücreti vekaletin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nün 17.05.2024 tarihli cevabi yazısı ile genel olarak yabancı mahkeme kararlarının bir anlaşma olmaksızın veya kanunda gösterilmeksizin Hollanda’da doğrudan uygulanamayacağı, bu çerçevede Türk mahkemelerince verilmiş olan bir kararın Hollanda’da tanınması ve tenfizinin, mahkeme kararının bir anlaşma kapsamına alınıp alınmadığına bağlı olduğu, Türkiye ile Hollanda arasında çocukların korunması gibi hususi alanlar dışında, hukukî ve ticarî yargı kararlarının tanınması ve tenfizi konusunda herhangi bir anlaşma bulunmadığı, yabancı mahkeme kararının bir anlaşma kapsamında olmadığı durumlarda, tenfiz davasının Hollanda mahkemelerinin önünde taraf teşkili yapılarak bağımsızca değerlendirileceği belirtilmiştir.

Amsterdam Mahkemesi’nin C/13/…/HA ZA 17-… dava/yevmiye numaralı 12.12.2018 tarihli kararının incelenmesinde; taraflarının …. ile … Hastanesi San ve Tic A.Ş. olduğu,

Ana davada:

5.1 …’ün …’e 150.936,00Euro+KDV ve bu tutar üzerinden Hollanda Medeni Kanunu’nun 6:119a maddesinde belirtilen yasal ticari faizi 30 Ağustos 2017 tarihinden itibaren tam ödeme gününe kadar ödemesine,

5.2 …’ün 1 Nisan 2017 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 150.936,00 Euro tutarındaki meblağın geciktiği her ay için aylık 15.093,60 Euro tutarında bir meblağı …’e ödemesine, artı Hollanda Medeni Kanunu Bölüm 6:116’da belirtilen yasal faizi tam ödeme gününe kadar ödemesine,

5.3 …’ün …’e € 9.820,71 tutarı ve bu tutara 30 Ağustos 2017 tarihinden tam ödeme gününe kadar işleyecek Hollanda Medeni Kanunu Bölüm 6:119a’da belirtilen yasal ticari faizi ödemesine,

5.4 …’ün …’e yargılama dışı masraflar için tazminat olarak 2.000,00 Avro ödemesine ve bu tutara 30 Ağustos 2017 tarihinden tam ödeme gününe kadar geçerli olmak üzere Hollanda Medeni Kanunu Bölüm 6:119a’da belirtilen yasal faizin eklenmesine

5.5 …’ün … tarafından bugüne kadar 7.388,42 Avro olarak tahmin edilen yargılama masraflarını ve bu tutara 30 Ağustos 2017’den tam ödeme gününe kadar geçerli olmak üzere Hollanda Medeni Kanunu’nun 6:119 Bölümünde atıfta bulunulan yasal faizi ödemesine karar verdiği görülmüştür.

Karşı davada:

5.8 Talebin reddine;

5.9 …’ün …’i desteklemek için bugüne kadar 853,50 Euro olarak tahmin edilen yargılama masraflarını ödemesine,

5.10 Masraflarla ile ilgili olarak tedbiren icra edilebilir karşı davanın reddine kadar verildiği görülmüştür.

Dava : Davacı … … and … (…) Hollanda’da mukim bir şirket olarak davalı … Hastanesi Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile aralarında 2015 yılında imzalanan danışmanlık sözleşmesinden doğan alacağının tahsili amacıyla Amsterdam Mahkemelerinde dava açmış ve söz konusu dava neticesinde lehine verilen kararın Türkiye’de tanınması ve tenfizi için işbu davayı ikame etmiş olup, Amsterdam Mahkemesi’nin 12 Aralık 2018 tarihli ilk derece kararı Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi’nin 25 Ağustos 2020 tarihli istinaf kararı ile onanmış ve karar 05 Nisan 2022 tarihinde kesinleşmiş olup, kesinleşen kararda davalının davacıya 150.936 Euro ana alacak ile birlikte 01 Nisan 2017 tarihinden itibaren aylık %10 oranında gecikme cezası ödemesine hükmedilmiş olduğu, davacının kesinleşen yabancı mahkeme kararının Türkiye’de icra kabiliyeti kazanması için MÖHUK hükümlerine göre tanıma ve tenfiz talebinde bulunduğu, davalının ise usul ve esasa ilişkin çeşitli itirazlarda bulunduğu anlaşılmakla, mahkememizce yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda öncelikle usul konularının ele alınması gerekmiş olup;

Kesinleşme şerhi ve araştırma süreci konusunda, mahkememizce yapılan inceleme sonucunda davacı tarafından ilk aşamada sunulan tebliğ belgelerin gerçekten de icra sürecine ilişkin tebliğ belgeleri olduğu, Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının ne zaman tebliğ edildiğine ve temyiz süresinin ne zaman başladığına dair net bilgi bulunmadığı tespit edilmiş ve bu nedenle davacıya MÖHUK m.53/1-b uyarınca “ilâmın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge”nin ibrazı için bir aylık kesin süre verilmiş olup, davacı vekilinin 17.03.2025 tarihli dilekçesi ile Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının “yüze karşı okuma” usulü ile verildiğini ve bu nedenle temyiz süresinin kararın tefhim edildiği 25.08.2020 tarihinden itibaren başladığını beyan etmesi ve Hollanda Medeni Usul Kanunu’nun 402. maddesinde “temyiz başvurusu kararın açıklandığı günden itibaren üç ay içerisinde yapılır” hükmü yer alması dikkate alınarak Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının 25.08.2020 tarihinde açıklandığı, üç aylık temyiz süresinin 25.11.2020 tarihinde sona erdiği, davacı tarafından dava dilekçesine ekli olarak ibraz edilen 05.04.2022 tarihli Hollanda Yargıtay’ının düzenlediği belgede “… Hastanesi/İnternational Medical İnvestment And Consultancy Yargıtay kaleminde tutulan kayıtlarda yukarıdaki ilama ait temyiz kayıtlarının görülmediğini beyan” edilmiş olması, Hollanda Medeni Usul Kanunu’nun 402. Maddesi gereği BAM kararının yüze karşı verilmesi nedeniyle üç aylık temyiz süresinin 25.11.2020 tarihinde sona ermesi ve bu tarihten sonra düzenlenmiş Hollanda Yargıtay’ının beyanına göre süresi içinde bir temyizin bulunmaması dikkate alındığında Hollanda BAM kararının ve dolayısıyla Hollanda İlk derece mahkemesinin kararının kesinleşmiş olduğu anlaşılmış ve sonuç olarak MÖHUK m.50/1-c ve m.53/1-b uyarınca aranan kesinleşme şartının sağlandığı sonucuna varılmıştır.

Görevli mahkeme konusunda, davalı vekilinin MÖHUK m.51/1 hükmünde “Tenfiz kararları hakkında görevli mahkeme asliye mahkemesidir” denildiğini ve bu nedenle görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemeleri olduğunu, mahkememizin görevsiz olduğunu ileri sürmesi karşısında mahkememizce yapılan değerlendirmede öncelikle MÖHUK m.51/1 hükmünde geçen “asliye mahkemesi” ibaresinin kapsamının belirlenmesi gerektiği, asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemelerinin her ikisinin mahkeme türünün “asliye mahkemesi” sıfatını taşıdığı, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2013/5133 E., 2013/8847 K. sayılı kararında “Asliye mahkemesi olan asliye ticaret mahkemesi davaya bakmakla görevli esasına girilerek sonucuna göre karar vermek gerekir” şeklinde hüküm kurduğu, somut olayda tarafların her ikisinin de ticaret şirketi olup uyuşmazlığın ticari alacaktan kaynaklandığı, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin E.2018/1157, K.2019/818 sayılı kararında da “tenfizi talep edilen ilamdaki her iki tarafının ticaret şirketi olduğu, alacak talebinin her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır, dava bu haliyle nispi ticari dava niteliğindedir, bu sebeple uyuşmazlığın ticari nitelikte olduğu gözetilerek davanın Asliye Ticaret Mahkemesinin görevine girdiği” belirtildiği ve MÖHUK m.51/1’deki “asliye mahkemesi” ibaresinin bir asliye mahkemesi olan mahkememizin de görevli olduğunu gösterdiği, tenfiz davalarında her ne kadar esasa girilmese de görevli mahkemenin tespiti için davanın niteliğinin belirlenmesi ve ticari nitelikte olup olmadıklarının anlaşılması için inceleme yapılmasının esas girilmesi niteliğinde olmadığı, somu olayda tarafları tacir olup ticari işletmeleri ile ilgili davanın Asliye Ticaret Mahkemelerinde görülmesi gerektiği anlaşılmış ve bu nedenlerle davalının görevsizlik itirazının reddine karar verilmiştir.

İbraza zorunlu belgeler konusunda, davalı vekilinin MÖHUK m.53’te sayılan belgelerin dava dilekçesiyle birlikte ibraz edilmediğini, apostille şerhinin sadece belgedeki imza ve mühürlerin doğruluğunu teyit ettiğini ancak belgenin içeriğini teyit etmediğini, bu nedenle yetkili makamlarca onaylanmış aslı veya ilâmı veren yargı organı tarafından onanmış örneğinin dosyaya sunulmadığından davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmesi karşısında MÖHUK m.53/1 uyarınca tenfiz dilekçesine (a) Yabancı mahkeme ilâmının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilâmı veren yargı organı tarafından onanmış örneği ve onanmış tercümesi, (b) İlâmın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesi belgelerinin eklenmesi gerektiği ve MÖHUK m.53’te aranan şartların tam olarak karşılandığı, apostille şerhli orijinal belgelerin ibraz edildiği, ibraz edilen belge asıllarının mahkeme kasasına alındığı, yetkili makam onayının sağlandığı anlaşılmış ve bu nedenlerle davalının dava şartı yokluğu itirazının reddine karar verilmiştir.

Yabancılık teminatı konusunda, davalı vekilinin MÖHUK m.48 uyarınca davacının yabancılık teminatı göstermesi gerektiğini, 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi’nin 17. maddesinin sadece gerçek kişiler için geçerli olduğunu, “national” tabirinin tüzel kişileri kapsamadığını, 1980 Adalete Uluslararası Erişim Sözleşmesi’nin henüz yasalaşmadığını ileri sürmesi karşısında 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi’nin 17. maddesinde geçen “national/nationality” tabirlerinin Türkçe tercümede “teba/tabiiyet” olarak çevrildiği, uluslararası hukuk terminolojisinde “nationality” kavramının sadece gerçek kişilerin değil tüzel kişilerin, hava araçlarının, gemileriational” tabirinin tüzel kişileri kapsamadığını, 1980 Adalete Uluslararası Erişim Sözleşmesi’nin henüz yasalaşmadığını ileri sürmesi karşısında 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi’nin 17. maddesinde geçen “national/nationality” tabirlerinin Türkçe tercümede “teba/tabiiyet” olarak çevrildiği, uluslararası hukuk terminolojisinde “nationality” kavramının sadece gerçek kişilerin değil tüzel kişilerin, hava araçlarının, gemilerin devlete aidiyetini ifade etmek için de kullanıldığı, birçok milletlerarası sözleşmede “national” ifadesinin tüzel kişileri de kapsayacak şekilde kullanıldığı, 1980 tarihli Adalete Uluslararası Erişim Sözleşmesi’nin gerek metninde gerekse açıklayıcı raporunda 1954 Sözleşmesi’nin 17. maddesindeki teminat muafiyetinden tüzel kişilerin yararlanamayacağına dair açık bir hüküm veya açıklama bulunmadığı, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen yargıya erişim hakkının teminat yükümlülüğünün sınırlandırılmasını gerektiren temel bir hak olduğu, hukuki belirsizliklerin yargıya erişim hakkı lehine yorumlanması gerektiği, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin E.2017/8463, K.2017/15601 sayılı kararında “alacaklı şirketin Hollanda uyruklu olduğu ve Hollanda devletinin Lahey Sözleşmesine taraf olması sebebi ile teminat muafiyetinin bulunduğu sözleşmenin ilk halinin tüzel kişileri kapsamadığına ilişkin Dairemizce kararlar verilmiş ise de, anılan kararlar maddi hataya müstenit olup, yabancılık muafiyetine ilişkin 1954 tarihli sözleşmenin 17. maddesinin uygulanmasında gerçek ya da tüzel kişi ayrımı bulunmamaktadır” belirtildiği, taraflar arasındaki sözleşmede davacının Hollanda kanunları altında teşekkül ettiği, Hollanda Ticaret Odası’na kayıtlı olduğu, Hollanda’da mukim olduğu açıkça yazıldığı, Amsterdam Mahkemesi kararında da davacının merkezinin Amsterdam olduğu belirtildiği, MÖHUK m.9/4 uyarınca yabancı şirketin ana statüsünün idare merkezi hukukuna göre belirlendiği ve mevcut belgelere göre … şirketinin idare merkezinin Hollanda olduğu açıkça anlaşıldığı, Türkiye ve Hollanda’nın 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi’ne taraf olması, davacı şirketin Hollanda uyruklu olması ve idari merkezinin Hollanda’da bulunması nedeniyle Lahey Sözleşmesi’nin 17. maddesi uyarınca teminattan muaf olduğu anlaşılmış ve bu nedenlerle davalının yabancılık teminatı itirazının reddine karar verilmiştir.

Nispi peşin harç ve AYM başvurusu konusunda, davalı vekilinin Harçlar Kanunu m.4 uyarınca tenfiz davalarında “bu ilamlarda hükmolunmuş şeyin değeri, nevi ve mahiyetine göre (1) sayılı tarife gereğince harç alınır” hükmü bulunduğunu, konusu belli bir değerle ilgili bulunan davalarda hüküm altına alınan anlaşmazlık konusu değer üzerinden nisbi harç alınması gerektiğini, davacının yanlış olarak maktu harç yatırdığını ileri sürmesi üzerine Harçlar Kanunu m.4’te “Yabancı bir mahkeme tarafından verilen ilamların tenfizi için açılacak davalardan, bu ilamlarda hükmolunmuş şeyin değeri, nevi ve mahiyetine göre (1) sayılı tarife gereğince harç alınır” hükmü yer aldığı, Harçlar Kanunu m.4’ün tenfiz davalarında nisbi harç uygulanmasını öngörmesinin Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen yargıya erişim hakkıyla çelişki oluşturma potansiyeli taşıdığı, özellikle yabancı mahkemece zaten harç alınmış olup, tenfiz davasında esasa ilişkin yargılama da yapılmadığından yüksek tutarlı yabancı mahkeme kararlarının tenfizinde nisbi harç uygulamasının adalete erişimi engelleyici nitelik kazanabileceği gerekçesiyle mahkememizce Harçlar Kanunu m.4’ün Anayasa’nın 2., 36. ve 141. maddelerine aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılması kararlaştırılmış ve Anayasa Mahkemesi’nin başvuruyu esastan reddetmesi üzerine mahkememizce mevzuat hükmü aynen uygulanmış olup, dava tarihi olan 27.12.2023 tarihindeki T.C. Merkez Bankası döviz kuru 1 Euro = 29,4344 TL olduğu ve davacının talep ettiği 400.000 Euro = 11.773.760 TL üzerinden (1) sayılı tarifenin III. bölümü uyarınca hesaplanan nisbi harç 200.796,54 TL, tenfizi istenen ana alacak 150.936 Euro = 4.442.710,59 TL üzerinden hesaplanan harç 75.600,54 TL olduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin reddi kararı sonrası davacı tarafından eksik harç tamamlanarak yargılamaya devam edildiği anlaşılmıştır.

400.000,00-Euro tefrik kararı konusunda, davacının dava dilekçesinde öncelikle Amsterdam Mahkemesi tarafından verilen kararın tenfizini talep etmekle birlikte talebinin devamında “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak şimdilik 400.000 Euro’nun faiziyle beraber tahsilini” talep etmesi üzerine davacının talebinde iki farklı hukuki talep bulunduğu, birinci talebin yabancı mahkeme kararının tenfizi (MÖHUK hükümlerine tabi), ikinci talebin ise fiili ödeme tarihine kadar işleyecek cezai şart alacağının dava tarihine kadar olan kısmına ilişkin 400.000 Euro’nun tahsili (eda davası niteliğinde) olduğu, tenfiz davasının yabancı mahkeme kararının Türkiye’de icra kabiliyeti kazanması için açılan dava olup esasa ilişkin inceleme yapılmadığı, eda davasının ise alacağın varlığı ve miktarına ilişkin esaslı inceleme gerektirdiği, Amsterdam Mahkemesi kararında hükmedilen tutarların (150.936 Euro ana alacak + gecikme cezası) tenfizi talebinin MÖHUK hükümlerine göre incelendiği, 400.000 Euro tahsil talebinin tenfizi istenen yabancı mahkeme kararını aşan kısmının eda davası niteliğinde kabul edildiği ve bu kısım için ayrı değerlendirme yapılmasına karar verildiği, bu nedenlerle eda davası olan 400.000 Euro talebin tefriki kararının verilmiş ve tenfiz kısmının MÖHUK hükümlerine göre incleenmiştir.

Kısmi tenfiz konusunda, davacının Amsterdam Mahkemesi’nin 12 Aralık 2018 tarihli kararının tamamının tanınması ve tenfizini talep etmesi, söz konusu kararda 150.936 Euro ana alacak, 01 Nisan 2017 tarihinden itibaren aylık %10 oranında gecikme cezası ile faiz ve ferilerin bulunması karşısında davalı vekilinin tanıma ve tenfiz davalarının kısmi dava olarak açılamayacağını, niteliği gereği tenfiz davasında kısmi dava açılmasının mümkün olmadığını ileri sürmesi üzerine; davalının kısmi tenfiz itirazının 400.000 Euroluk eda hükmüne ilişkin tefrik edilen talebe yönelik yanlış anlama niteliğinde olduğu anlaşılmıştır. Her ne kadar davalının, kısmi tenfizin mümkün olmadığı itirazı hataen tefrik edilen eda hükmü talebine ne yönelik olsa da tenfiz talebi açısından da kısmi tenfizin mümkün olup olmadığının tartışılması gerektiği, davacının açıkça yabancı mahkeme kararının tamamının tenfizini talep ettiği ancak tam tenfiz talep edilmesine rağmen mahkememizce kısmi tenfiz kararı verildiği, MÖHUK m.52/1-c hükmündeki “Tenfiz, hükmün bir kısmı hakkında isteniyorsa bunun hangi kısım olduğu” belirtilir şeklindeki düzenleme gereği kısmi tenfiz talebi mümkün olduğuna göre tam tenfiz talebinde kısmi tenfize karar verilebilmesinin de mümkün olduğu, Amsterdam Mahkemesi kararında yer alan alacak kalemlerinin farklı hukuki nitelikte olduğu (ana alacak: sözleşmeden doğan esas borç, gecikme cezası: cezai şart niteliğinde ek yükümlülük), bu nedenlerle Amsterdam Mahkemesi kararının ana alacak kısmının tenfizine, gecikme cezası kısmının kamu düzenine aykırılık nedeniyle tenfizinin reddine karar verildiği anlaşılmıştır.

Esasa ilişkin konulara gelindiğinde, öncelikle mütekabiliyet itirazının değerlendirilmesi gerekmiş olup;

Mütekabiliyet itirazı konusunda, MÖHUK m.54/a kapsamındaki mütekabiliyet şartının araştırılması amacıyla Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Genel Müdürlüğü’nden 17.05.2024 tarihinde alınan resmi yazıda MÖHUK m.54/a’nın üç alternatifli yapısının açıklandığı, “ahdî, kanunî veya fiilî” mütekabiliyetten herhangi birinin varlığının yeterli olduğu belirtildiği, Dışişleri Bakanlığı Lahey Büyükelçiliği’nden 09.01.2014 tarihinde alınan resmi bilgilerde Türkiye ile Hollanda arasında ikili anlaşma bulunmadığının teyit edilmesi yanında “taraf teşkili yapılarak bağımsızca değerlendirme” usulünün varlığı belirtildiği, Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın 26.06.2013 tarihli resmi notasında Hollanda Medeni Usul Kanunu m.431/1 ve m.985 atfıyla HMK m.431/2 müstakil dava usulünün açık beyanı yapıldığı, davalı tarafından ibraz edilen uzman görüşünde detaylı karşılaştırmalı hukuk analizi yapılarak kanuni mütekabiliyet yokluğu iddia edildiği, bu uzman görüşünde Hollanda tenfiz şartlarının Türk hukukundaki şartlardan daha ağır olduğu ve özellikle “uluslararası yetki kriterleri” ile “gerekçeli karar zorunluluğu” konularında farklılıklar bulunduğu ileri sürüldüğü, Continental Sprayers, Yukos Finance ve Deniş Batu kararları referans gösterilerek Hollanda’daki “müstakil dava” usulünün gizli revizyon niteliğinde olduğu ve tenfiz davasıyla aynı sonucu doğurmadığı savunulduğu, “gizli tenfiz kararı” (disguised exequatur) olarak nitelendirilen Hollanda uygulamasının gerçek tenfiz usulünden farklı olduğu ve bu nedenle kanuni mütekabiliyetin sağlanamadığı iddia edildiği anlaşılmakla;

Prof. Dr. Hatice Selin Pürselim Arning’in hukuki mütalasında “Kanımca Hollanda ve Türkiye arasındaki mütekabiliyet şartı mevcuttur” görüşü yer aldığı, aynı mütalada Prof. Dr. …, Prof. Dr. … ve Doç. Dr. …’nin 2023 basımı Milletlerarası Özel Hukuk kitabından “kitabımızın önceki basımlarındaki açıklamaların aksine yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi konusunda Türkiye ve Hollanda hukukları arasında bir hukuki mütekabiliyetin bulunduğu sonucuna ulaşılabilir” değerlendirmesinin aktarıldığı anlaşılmış olup;

MÖHUK m.54/a hükmünün yabancı mahkeme kararlarının tenfizi için mütekabiliyet şartını üç alternatif şekilde düzenlemesi karşısında birinci alternatif olan ahdî mütekabiliyet açısından Türkiye ile Hollanda arasında mahkeme kararlarının karşılıklı tanınması ve tenfizine ilişkin ikili bir anlaşma bulunmadığı hem Adalet Bakanlığı’nın resmi yazısında hem de Dışişleri Bakanlığı bilgilerinde ve Rotterdam Mahkemesi’nin 04.09.2024 tarihli kararında açıkça teyit edildiği ve dolayısıyla ahdî mütekabiliyet şartının karşılanmadığı, ikinci alternatif olan kanuni mütekabiliyet açısından Hollanda mevzuatında Türk mahkeme kararlarının tenfizini mümkün kılan açık kanun hükümlerinin mevcut olduğu, Hollanda HMK m.431/2’de “Davalar Hollanda mahkemesi tarafından yeniden görülebilir ve karara bağlanabilir” hükmü ve Hollanda HMK m.985-994’te yabancı mahkeme kararlarının tenfizi için detaylı prosedürün düzenlendiği, bu kanun hükümlerinin varlığının Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın resmi notasında teyit edildiği ve dolayısıyla kanuni mütekabiliyet şartının karşılandığı, üçüncü alternatif olan fiili mütekabiliyet açısından Hollanda mahkemelerinin Türk kararlarını fiilen tanıyıp tenfiz ettiğine dair somut kanıtların mevcut olduğu, 2015-2024 döneminde üç Türk kararının başarılı tenfizi (District Court of Rotterdam 15 July 2015 ECLI:NL:…:2015:…, District Court of East Brabant 17 January 2024 ECLI:NL:RBOBR:2024:117, District Court of Rotterdam 4 September 2024 ECLI:NL:…:2024:…), Rotterdam Mahkemesi’nin 04.09.2024 tarihli C/10/671953 / HA ZA 24-54 sayılı kararının teorik tartışmaları sona erdiren somut fiili mütekabiliyet kanıtı olduğu, Türk kararlarının tanınmasını reddeden bir kararın bulunduğuna ilişkin bir delil bulunmaması ile birlikte değerlendirildiğinde fiili mütekabiliyet şartının karşılandığı anlaşılmış olup;

MÖHUK m.54/a hükmünün “yahut” bağlacı ile alternatifli bir düzenleme getirmesi karşısında üç şarttan herhangi birinin varlığının mütekabiliyet için yeterli olduğu ve somut olayda üç alternatiften ikisinin (kanuni ve fiili mütekabiliyet) birlikte karşılanmasının şartın fazlasıyla sağlandığını ortaya koyduğu, buna göre 2014 yılındaki koşulların değiştiği Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2014/4148 E. 2014/10274 K. sayılı kararında belirlediği “kanun maddesi + fiili uygulama” şartlarının – Hollanda HMK m.431/2 maddesi ve aşağıda incelenen 2015-2024 dönemindeki sistematik tenfiz pratiği gereği- sağlanarak aşıldığı , İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin E.2018/1909, K.2020/2165 sayılı kararındaki “Hollanda ile Türkiye arasında 30.07.1981 tarihinde yürürlüğe giren bir sözleşme mevcut ise de sözleşmenin Hollanda mahkemelerinden verilen boşanma, ayrılık ve evlenmenin butlanı gibi kararların Türk Mahkemelerince tenfizine ilişkin olup, tenfizi istenen kararın bu tipte bir karar olmadığı” şeklinde mütekabiliyet itirazı ileri sürülmüş, mahkemece ise ikili anlaşmanın sadece aile hukuku konularını kapsadığının kabulü ile birlikte “Türkiye ile Hollanda arasında mahkeme ilamlarının tenfizi konusunda karşılıklılık ilişkisi bulunduğu” tespit edilerek MÖHUK’un 54. maddesinde düzenlenen tenfiz koşullarının gerçekleştiği dikkate alınarak davanın kabulü ile yabancı mahkeme kararının tenfizine karar verilmiş olup, bu kararın İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından da onanması ile mahkememizin mütekabiliyet konusundaki değerlendirmesi mahkememizin değerlendirmesiyle tam uyum halinde olduğu, davalının uzman görüşündeki teorik itirazların Rotterdam 2024 kararı ile pratik gerçekler karşısında geçersiz kaldığı, fiili uygulama yok iddialarının üç somut tenfiz kararı ile çürütüldüğü, kanun hükmü yok iddialarının Hollanda resmi makamlarının beyanları ve mevzuat analizi ile çürütüldüğü anlaşılmış ve bu nedenlerle davalının mütekabiliyet yokluğu itirazının reddine, Türkiye ile Hollanda arasında MÖHUK m.54/a anlamında mütekabiliyetin mevcut olduğunun kabulüne karar verilmiştir.

Hollanda HMK m.431/2 açık kanuni düzenleme ile mütekabiliyetin “kanuni düzenleme bulunması” şartını sağladığı, 2015-2024 dönemindeki sistematik tenfiz pratiği ve Rotterdam 2024 kararının kesin kanıt niteliği fiili uygulamanın varlığını da kesin olarak ispat ettiği anlaşılmıştır şöyle ki;

Bu kararların tümü Hollanda’nın resmi yargı portalı olan … sitesinde yer almaktadır. Bu site, Hollanda’daki tüm mahkeme kararlarının resmi arşivi olup, ECLI (European Case Law Identifier) sistemi ile standart numaralandırma kullanmaktadır.

Rotterdam Bölge Mahkemesi’nin 04.09.2024 Tarihli Kararı (ECLI:NL:…:2024:…) (https://…/details?id=ECLI:NL:…:2024:…)

Türkiye ile Hollanda arasında fiili mütekabiliyetin varlığına dair en güncel ve açık kanıtlardan biri Rotterdam Bölge Mahkemesi’nin 04 Eylül 2024 tarihli kararıdır.

Olayda, Türk vatandaşı davacı, davalıya verdiği borç nedeniyle Türkiye’de aldığı gerechtelijk betalingsbevel (ödeme emri) ile birlikte 9. İcra Dairesi’nin 16.08.2018 tarihli kararı ve 15. Ticaret Mahkemesi’nin 09.03.2023 tarihli kararının Hollanda’da tenfizini talep etmiştir.

Mahkeme öncelikle, iki ülke arasında anlaşma bulunmadığını açıkça tespit etmiştir: “Nu tussen Turkije en Nederland geen verdrag bestaat op grond waarvan Turkse uitspraken in aanmerking komen voor erkenning en tenuitvoerlegging in Nederland” (Türkiye ve Hollanda arasında Türk kararlarının tanınması ve tenfizi için herhangi bir anlaşma bulunmamaktadır).

Anlaşma yokluğuna rağmen mahkeme, HMK m.431/2 uyarınca müstakil dava yoluyla Türk kararlarını değerlendirmiş ve … kriterlerini sistematik olarak uygulamıştır.

… (yetki) açısından, Türk mahkemesinin yetkili olduğunu kabul etmiştir.

Behoorlijke rechtspleging (usulüne uygun yargılama) açısından, Türk icra hukukundaki 5 günlük itiraz süresini dahi yeterli hukuki güvence olarak değerlendirmiş, Türk senet ve icra takibi kurumlarını geçerli bulmuştur.

Openbare orde (kamu düzeni) açısından, Türk kararlarının Hollanda kamu düzenine aykırı olmadığına hükmetmiştir.

Onverenigbaarheid (uyumsuzluk) açısından, herhangi bir çelişki tespit etmemiştir.

Uitvoerbaarheid (icra edilebilirlik) açısından, Türk hukuki görüşlerini da dikkate alarak Türk kararlarının icra edilebilir olduğunu kabul etmiştir.

Sonuç olarak mahkeme, tüm Türk kararlarını tanımış ve tenfiz etmiştir: “Dit betekent dat het gerechtelijke betalingsbevel en de twee Turkse beschikkingen moeten worden erkend” (Bu, ödeme emri ve iki Türk kararının tanınması gerektiği anlamına gelir).

Bu karar önemlidir, zira:

Türkiye-Hollanda arasında anlaşma olmadığı açıkça kabul edilmesine rağmen tenfiz yapılmıştır,

HMK m.431/2’nin düzenli olarak uygulandığını göstermektedir,

… kriterlerinin sistematik uygulanması fiili mütekabiliyetin kurumsal hale geldiğini ortaya koymaktadır,

2024 yılında dahi bu uygulamanın devam ettiğini kanıtlamaktadır,

Türk hukuki kurumlarına (senet, icra takibi) gösterilen saygı Hollanda mahkemelerinin Türk hukukunu tanıdığını göstermektedir.

Bu karar, davalının “mütekabiliyet yoktur” iddiasını çürüten en güçlü delillerden biri olup, fiili mütekabiliyetin 2024 yılında dahi canlı bir şekilde devam ettiğini gösteren güncel bir örnektir.

Oost-Brabant Bölge Mahkemesi’nin 17.01.2024 Tarihli Kararı (ECLI:NL:RBOBR:2024:117) ( https://…/details?id=ECLI:NL:RBOBR:2024:117 )

Türkiye ile Hollanda arasında fiili mütekabiliyetin en karmaşık hukuki uyuşmazlıklarda bile geçerli olduğunun kanıtı, Oost-Brabant Bölge Mahkemesi’nin 17 Ocak 2024 tarihli kararıdır.

Olayda, Türk şirketi Vestel Elektronik ve bağlı ortaklıkları, kartel nedeniyle uğradıkları zararların tazmini için …, LG Electronics ve Technicolor şirketlerine karşı hem Türkiye’de hem Hollanda’da dava açmışlardır.

Mahkeme öncelikle, iki ülke arasında anlaşma bulunmadığını açıkça tespit etmiştir: “Omdat tussen Nederland en Turkije geen verdrag bestaat dat de onderlinge erkenning van civielrechtelijke uitspraken regelt, moet vraag naar de erkenning worden beantwoord op basis van de in de Nederlandse rechtspraak ontwikkelde zogenoemde …-criteria” (Hollanda ve Türkiye arasında hukuki kararların karşılıklı tanınması konusunda herhangi bir anlaşma bulunmadığından, tanıma meselesi Hollanda içtihadında geliştirilmiş … kriterleri temelinde değerlendirilmelidir).

Anlaşma yokluğuna rağmen mahkeme, … kriterlerini sistematik olarak uygulamış ve Türk Temyiz Mahkemesi kararını derinlemesine incelemiştir.

Yetki açısından, Türk mahkemesinin yetkili olduğunu kabul etmiştir.

Usulüne uygun yargılama açısından, Türk yargılama usulünü AİHS m.6 standardında bulmuş, dava şartları teorisini geçerli kabul etmiş, Türk hukuk uzmanlarının hukuki görüşlerini ciddiye almıştır.

Kamu düzeni açısından, davacının “AB rekabet hukuku ihlali” iddiasını Kapferer ve Eco Swiss kararları ışığında reddetmiştir: “het gemeenschapsrecht een nationale rechter niet dwingt tot het buiten toepassing laten van regels van nationaal procesrecht” (AB hukuku ulusal mahkemeleri ulusal usul kurallarını bir kenara bırakmaya zorlamaz).

Uyumsuzluk açısından, herhangi bir çelişki tespit etmemiştir.

Sonuç olarak mahkeme, Türk Temyiz kararını tanımış ve kesin hükmünü kabul etmiştir: “De slotsom is dat de rechtbank het Turkse arrest erkent omdat aan alle …-criteria is voldaan” (Sonuç olarak mahkeme, tüm … kriterlerinin karşılandığı için Türk kararını tanımaktadır).

Bu karar son derece önemlidir, zira:

Karmaşık rekabet hukuku davası gibi teknik konularda bile Türk mahkeme kararları tanınmaktadır,

Türk usul hukuku (dava şartları, kesin hüküm, temyiz) derinlemesine incelenmiş ve geçerli bulunmuştur,

AB hukuku ile çelişki iddiası bile tanımayı engelleyememiştir,

Türk hukukçuların hukuki görüşleri mahkeme tarafından ciddiye alınmış ve değerlendirilmiştir,

… kriterlerinin sistematik uygulanması fiili mütekabiliyetin artık yerleşik hukuk haline geldiğini göstermektedir,

2024 yılında dahi bu uygulamanın en karmaşık davalarda bile devam ettiğini kanıtlamaktadır.

Bu karar, davalının “mütekabiliyet yoktur” iddiasını en güçlü şekilde çürüten delillerden biri olup, fiili mütekabiliyetin sadece basit borç davalarında değil, karmaşık ticari uyuşmazlıklarda da geçerli olduğunu gösteren kapsamlı bir örnektir.

Rotterdam Bölge Mahkemesi’nin 15.07.2015 Tarihli Kararı (ECLI:NL:…:2015:…) ( https://…/details?id=ECLI:NL:…:2015:… )

Türkiye ile Hollanda arasında fiili mütekabiliyetin sistematik uygulanmaya başladığının ilk somut kanıtı Rotterdam Bölge Mahkemesi’nin 15 Temmuz 2015 tarihli kararıdır.

Olayda, Türk şirketi … İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş., Hollanda şirketi ile arasındaki huurovereenkomst (kira sözleşmesi) nedeniyle Türkiye’de aldığı mahkeme kararının Hollanda’da tenfizini talep etmiştir. Sözleşmede Türk mahkemelerinin münhasır yetkili olduğu kararlaştırılmıştır.

Mahkeme öncelikle, iki ülke arasında anlaşma bulunmadığını açıkça tespit etmiştir: “… Turkije en Nederland geen verdrag bestaat op grond waarvan het Turkse vonnis in aanmerking komt voor erkenning en tenuitvoerlegging in Nederland” (Türkiye ve Hollanda arasında Türk kararının tanınması ve tenfizi için herhangi bir anlaşma bulunmadığından).

Anlaşma yokluğuna rağmen mahkeme, HMK m.431/2 uyarınca müstakil dava yoluyla tenfiz imkanını kabul etmiştir: “heeft … Insaat een beroep gedaan op het bepaalde in artikel 431 lid 2 Rv” (… İnşaat HMK m.431/2 hükmüne dayanmıştır).

Mahkeme, tenfiz için gerekli kriterleri sistematik olarak sıralamıştır: (i) yetkili mahkemenin yetki esasının uluslararası standartlara uygunluğu, (ii) usulüne uygun yargılamanın yapılması, (iii) kamu düzenine aykırılık bulunmaması, (iv) çelişkili karar bulunmaması.

Yetki açısından, sözleşmedeki forum seçimi hükmünü geçerli bulmuştur: “vaststaat dat het gerecht te Turkije exclusief bevoegd was ingevolge het forumkeuzebeding” (Türk mahkemesinin taraflarının, aralarında çıkabilecek uyuşmazlıkların hangi ülkenin mahkemelerinde çözüleceğini önceden belirlediği anlaşma gereği münhasır yetkili olduğu sabittir).

Usulüne uygun yargılama açısından, Türk yargılama usulünü yeterli bulmuştur: “Gesteld noch gebleken is voorts dat [gedaagde] niet in de gelegenheid is geweest om in de in Turkije gevoerde procedure behoorlijk verweer te voeren” (Davalının Türkiye’deki yargılamada gerektiği gibi savunma yapma imkanına sahip olmadığı iddia edilmemiş ve kanıtlanmamıştır).

Kamu düzeni açısından, Türk iki dereceli yargılama sistemini geçerli kabul etmiştir.

Çelişkili karar açısından, herhangi bir uyumsuzluk tespit etmemiştir.

Sonuç olarak mahkeme, Türk kararını tenfiz etmiştir: “Het vorenstaande leidt tot de conclusie dat de Nederlandse rechter de gebondenheid van partijen aan het Turkse vonnis tot uitgangspunt moet nemen en dat het Turkse vonnis door de Nederlandse rechter dient te worden erkend” (Yukarıdakiler, Hollanda mahkemesinin tarafların Türk kararına bağlılığını esas alması ve Türk kararının Hollanda mahkemesi tarafından tanınması gerektiği sonucuna götürür).

Bu karar son derece önemlidir, zira:

Fiili mütekabiliyetin sistematik uygulanmaya başladığının ilk kanıtıdır,

Anlaşma yokluğuna rağmen HMK m.431/2’nin düzenli kullanıldığını göstermektedir,

… kriterlerinin sistematik uygulanmaya başladığını ortaya koymaktadır,

Forum seçimi anlaşmasına saygı gösterildiğini kanıtlamaktadır,

Türk iki dereceli yargılama sisteminin tanındığını göstermektedir,

“Verkapte exequatur” (gizli tenfiz) doktrininin uygulandığını ortaya koymaktadır,

2015’ten itibaren dokuz yıldır süregelen tutarlı uygulamanın başlangıcını oluşturmaktadır.

Bu karar, davalının “mütekabiliyet yoktur” iddiasını çürüten temel delillerden biri olup, fiili mütekabiliyetin 2015’ten itibaren sistematik olarak uygulandığını gösteren kronolojik zincirin ilk halkasıdır.

Davalının Karşılaştırmalı Hukuk İtirazlarının Değerlendirilmesi:

A) Yetki Kriterleri Karşılaştırması

Davalının uzman görüşünde Hollanda ve Türk hukukları arasındaki yetki kriterlerinde temel farklılıklar bulunduğu, bu nedenle kanuni mütekabiliyetin sağlanamadığı ileri sürülmüş olup, söz konusu uzman görüşünde “Hollanda: uluslararası yetki kriterleri vs Türk: münhasır yetki dışı” şeklinde bir karşılaştırma yapılarak Hollanda hukukundaki yetki değerlendirmesinin daha ağır şartlar öngördüğü iddia edilmiş ise de mahkememizce yapılan inceleme sonucunda bu iddiaya katılmanın mümkün olmadığı anlaşılmıştır.

Birinci kriter olan “kararı veren mahkemenin yetkisinin uluslararası standartlara göre kabul edilebilir yetki prensibine dayanması” olduğu belirtilmiş olup, MÖHUK m.54/b hükmünde ise yabancı mahkeme kararının tenfizi için “İlâmın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilâmın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması” şartı arandığı görülmektedir.

Her iki sistemde de temel amacın yabancı mahkemenin yetkisinin makul ve uluslararası standartlara uygun olmasının sağlanması olduğu, Hollanda hukukundaki “internationally generally acceptable ground for jurisdiction” kriteri ile Türk hukukundaki “münhasır yetki dışı” ve “gerçek ilişki” kriterlerinin aynı koruyucu amaca hizmet etmekte olup benzer bir filtre işlevi gördüğü, Hollanda mahkemelerinin yetki değerlendirmesinde “forum rei (davalının ikametgahı), forum solutionis (edimin ifa yeri), choice of forum (yetki anlaşması)” gibi uluslararası kabul gören yetki esaslarını uyguladığı ve bu yetki esaslarının Türk hukukunda da geçerli olan ve HMK’da düzenlenen yetki kurallarıyla büyük ölçüde örtüştüğü anlaşılmıştır.

Somut olayda taraflar arasındaki sözleşmede Amsterdam Mahkemeleri’nin yetkili kılınmasının (choice of forum) hem Hollanda hem de Türk hukuku açısından geçerli bir yetki esası oluşturduğu ve her iki sistemde de tanınan bir yetki türü olduğu anlaşılmış olup, bu nedenlerle yetki kriterleri açısından Hollanda ve Türk hukukları arasında mütekabiliyet engelleyici bir farklılık bulunmadığı, aksine benzer koruma sağlayan paralel sistemlerin mevcut olduğu sonucuna varılmıştır.

B) Gerekçeli Karar Şartı Karşılaştırması

Davalının uzman görüşünde Hollanda ve Türk hukukları arasındaki temel farklılıklardan biri olarak “gerekçeli karar zorunluluğu” konusu ileri sürülmüş ve Hollanda hukukunda yabancı mahkeme kararının tanınması ve tenfizi için “düzgün bir şekilde gerekçelendirilmiş olması” şartının arandığı, oysa Türk hukukunda böyle bir şartın bulunmadığı, bu nedenle kanuni mütekabiliyetin sağlanamadığı iddia edilmiş olup, Türk hukuku açısından durum değerlendirildiğinde Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 10.02.2012 tarihli 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında “Burada yabancı mahkeme ilamının tenfizinin reddini temin edebilecek tek imkân yabancı mahkeme ‘hükmünün ya da hüküm fıkralarının’ Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmasıdır, bu şart bakımından yabancı ilamda yer alan ‘gerekçe’ ilamın tenfizini etkileyebilecek bir güce sahip değildir, tenfizi talep edilen yabancı mahkeme ilamında Türk Usul Hukuku’nun anladığı anlamda bir gerekçenin bulunması ya da bulunmaması Türk Kamu düzeninin müdahalesi bakımından tenfiz için ne etkilidir ne de gereklidir” hükmü verildiği ve bu karar uyarınca Türk hukukunda yabancı mahkeme kararının gerekçesiz olmasının bir tenfiz engeli teşkil etmediği anlaşılmıştır.

Hollanda hukuku açısından durum değerlendirildiğinde Hollanda mahkemesi, yabancı mahkeme kararında karşı tarafa yüklenen yükümlülüğü aynen uygulayarak yetindiği ve Rotterdam Mahkemesi’nin 04.09.2024 tarihli kararında Türk mahkeme kararının gerekçe yeterliliği sorgulanmadan sadece … kriterlerinin kontrol edilmesi suretiyle tenfiz edildiği anlaşılmıştır.

Sonuç olarak gerekçeli karar şartı açısından her iki hukuk sisteminin de benzer koruma seviyesi sağlamakta ve aynı sonuçları doğurmakta olduğu, teorik farklılığın pratikte engel oluşturmadığından bu hususun mütekabiliyet şartını engelleyici nitelikte olmadığı anlaşılmıştır.

C) Kamu Düzeni Kriteri Karşılaştırması

Davalının uzman görüşünde MÖHUK m.54/c’de “hükmün kamu düzenine açıkça aykırı olmaması” şartı aranırken Hollanda hukukunda “açıkça” sıfatı olmaksızın sadece “kamu düzenine aykırılık” şartının bulunduğu, bu nedenle Hollanda hukukunun tenfiz edilebilme açısından daha ağır bir standart öngördüğü iddia edilmiş olup, Türk hukuku standardının analizi yapıldığında MÖHUK m.54/c hükmündeki “açıkça aykırılık” kriterinin Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 10.02.2012 tarihli 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında detaylı şekilde açıklandığı ve bu kararda kamu düzeninin “Türk Hukuku’nun temel değerlerine, Türk genel ahlâk ve adap anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına ve hukuk siyasetine, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak kabul görmüş hukuk prensiplerine” bakılarak tanımlandığı görülmektedir.

Sonuç olarak kamu düzeni kriterleri açısından teorik formülasyon farklılıkları mevcut olsa da her iki hukuk sisteminin de benzer koruma seviyesi sağlamakta ve aynı liberal sonuçları doğurmakta olduğu, bu nedenlerle kamu düzeni kriterleri açısından kanuni mütekabiliyeti engelleyici bir farklılık bulunmadığı anlaşılmıştır.

D) Revizyon Riskinin Mütekabiliyet Lehine Değerlendirmesi

Davalının uzman görüşünde revizyon riski mütekabiliyet aleyhine bir durum olarak gösterilmiş ise de bu değerlendirmenin hatalı olduğu, Hollanda’da ikili sistemin şu şekilde işlediği anlaşılmıştır: … kriterleri karşılandığında gizli tenfiz uygulanır ve revizyon yapılmaz, kriterlerin karşılanmadığı durumlarda ise Türk hukukunda doğrudan ret kararı verilecek halde bile kapsamlı bağımsız değerlendirme ile Türk ilamı için ikinci şans tanınır ve bu durumun Türk ilamı aleyhine değil lehine bir düzenleme olduğu ve mütekabiliyet şartını desteklediği sonucuna varılmıştır.

Cezai şartın reddi konusunda, mahkememizce yapılan inceleme sonucunda cezai şartın Türk hukukundaki konumunun öncelikle değerlendirilmesi gerektiği, Türk Borçlar Kanunu’nun 182/3. maddesinde “Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir” hükmü yer aldığı, bu hükmün hâkime cezai şartların aşırılığı konusunda re’sen müdahale yetkisi verdiği ve kamu düzeni niteliğinde bir düzenleme olduğu, davalı vekilinin TTK m.22 hükmü gereğince tacir sıfatını haiz borçlunun cezai şartın aşırı olduğu gerekçesiyle indirim talep edemeyeceğini, bu nedenle cezai şarta müdahale edilemeyeceğini ileri sürmesi karşısında TTK m.22 hükmünün mutlak bir yasak getirmediği, Yargıtay’ın yerleşik içtihadı uyarınca tacir borçlular için de ekonomik mahv korumasının bulunduğu, Yargıtay yerleşik içtihatları uyarınca tacir sıfatına sahip borçlunun TTK m.22 gereği cezai şartın indirilmesini talep edemeyecek ise de taraflar arasında kararlaştırılan cezai şart tutarının tacirin ekonomik olarak sarsılmasına başka bir deyişle mahvına sebep olacak olması halinde cezai şartın indirilmesinin mümkün olduğu, TBK m.27 ahlaka aykırılık bağlantısında borçlunun ekonomik özgürlüğünü kabul edilemez derecede sınırlayan ekonomik mevcudiyetini tehlikeye atan veya ekonomik yönden mahvına sebep olacak nitelikteki cezai şart hükümlerinin ahlaka aykırı olduğu, Anayasa’nın 48. maddesinde düzenlenen ekonomik özgürlüğün tacirler için de korunmaya değer temel bir hak olduğu, aşırı cezai şartların bu hakkı ihlal edici nitelik taşıyabileceği, ekonomik mahva yol açacak düzeydeki cezai şartların Türk hukuk düzeninin temel değerleri ile çeliştiği ve kamu düzeni müdahalesini gerektirdiği anlaşılmış olup;

Somut olayda ekonomik mahv analizinin yapılması gerekmiş ve mahkememizce yapılan hesaplama sonucunda Amsterdam Mahkemesi kararında yer alan cezai şartın boyutlarının ana alacak €150.936 (sözleşmeden doğan esas borç), aylık ceza oranı %10 = €15.093,60 (her takvim ayı için), yıllık ceza oranı %120 (12 ay x %10), 8 yıl sonraki toplam ceza yaklaşık €1.500.000, ceza/ana alacak oranı yaklaşık 10 kat olduğu tespit edilmiş ve bu matematiksel verilerin cezai şartın ana alacakla karşılaştırıldığında astronomik boyutlara ulaştığını açıkça ortaya koyduğu, somut olayda ekonomik mahv kriterlerinin tamamının karşılandığı (aşırılık kriteri: ana alacaktan 10 kat fazla cezai şart objektif olarak aşırı bir düzeyde olup Türk hukuk sisteminde cezai şartın ana borca oranının bu denli yüksek olmasının kabul edilemez nitelikte olduğu, süresiz birikim etkisi: aylık %10 oranının her ay birikimi ile cezai şart miktarının sürekli artması sınırsız bir yükümlülük yaratması borçlunun ekonomik geleceğini öngörülemez kılması, ekonomik özgürlüğün ihlali: mali duruma bakılmaksızın ana alacağın 10 katına çıkan bir yükümlülüğün borçlunun ekonomik özgürlüğünü ağır şekilde kısıtlaması ve Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan ekonomik özgürlük hakkını ihlal etmesi, orantısızlık: €150.936 değerindeki danışmanlık hizmeti ile €1.500.000’u aşan cezai şart arasında makul bir oran bulunmaması hizmet bedeli ile gecikme cezası arasındaki bu oranın Türk hukukunun temel adalet anlayışı ile çelişmesi, öngörülebilirlik ilkesinin ihlali: süresiz olarak her ay biriken cezai şart sisteminin borçlunun yükümlülüklerini önceden hesaplayabilmesini imkansız kılması hukuki güvenlik ilkesini ihlal etmesi), bu kriterler ışığında söz konusu cezai şartın davalı şirketin ekonomik mahvına yol açacak nitelikte olduğu ve Türk hukukunun temel değerleri ile çeliştiği anlaşılmış olup;

Yabancı mahkeme kararlarının tenfizinde kamu düzeni kontrolünün hukuki sınırlarının belirlenmesi gerekmiş ve tenfiz davalarında esasa girme yasağı (revizyon yasağı) gereği Hollanda mahkemesinin cezai şarta ilişkin esaslı değerlendirmesinin revize edilemeyeceği, mahkememizin görevinin Hollanda mahkemesinin hukuki değerlendirmesini yeniden yapmak değil bu kararın Türkiye’de icra edilmesi halinde doğacak sonuçları MÖHUK m.54/c kapsamında incelemek olduğu, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 10.02.2012 tarihli 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında “yabancı mahkeme ya da hakem kararının tenfızine karar verilirken yabancı kararın Türkiye’de icra edilmesi halinde meydana gelecek sonuçların Türk kamu düzenini ihlal edip etmeyeceğinin araştırılması gerekir” hükmü verildiği, kamu düzeninin mahkemece re’sen dikkate alınması gereken bir konu olduğu ve bu nedenle tarafların itirazı bulunmasa dahi kamu düzenine aykırılık tespiti halinde müdahalenin zorunlu olduğu, MÖHUK m.52/1-c hükmü uyarınca “Tenfiz, hükmün bir kısmı hakkında isteniyorsa bunun hangi kısım olduğu” belirtilir şeklindeki düzenlemenin kısmi tenfiz imkanını açıkça öngördüğü ve bu nedenle yabancı mahkeme kararının sadece kamu düzenine aykırı olan kısmının reddedilmesi uygun kısmının ise tenfiz edilmesinin mümkün olduğu anlaşılmış olup;

Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının Türkiye’de icra edilmesi halinde doğacak sonuçların genel hukuk ilkeleri açısından değerlendirilmesi sonucunda ana alacak €150.936 iken cezai şart ~€1.500.000’a ulaşmakta olup bu durumun 10 kat orana tekabül ettiği, Türk hukuk sisteminde cezai şartın ana borçla arasındaki orantının bu denli bozuk olmasının kabul edilemez olduğu, orantılılık ilkesinin Anayasa’nın temel ilkelerinden biri olup hukuki yaptırımların adil ve makul sınırlar içinde kalmasını gerektirdiği ve 10 kat oranındaki bir cezai şartın bu ilkenin ağır ihlali niteliğinde olduğu (orantılılık ilkesi açısından), aylık %10 oranında süresiz birikim sisteminin borçlu açısından öngörülemez astronomik tutarlar doğurduğu ve bu durumun hakkaniyet ilkesinin temel gereklerini ihlal ettiği, hakkaniyet ilkesinin hukuki ilişkilerde taraflar arasında adil bir dengenin kurulmasını gerektirdiği ve süresiz olarak artan cezai şart yükümlülüğünün bu dengeyi tamamen bozarak alacaklı lehine haksız bir üstünlük yarattığı (hakkaniyet ilkesi açısından), €150.936 değerindeki danışmanlık hizmeti karşılığında €1.500.000+ cezai şart yükümlülüğünün ceza ile ihlal arasında hiçbir makul denge bulunmadığını gösterdiği, Türk hukukunun temel adalet anlayışının cezai şartın asıl edimin ifasını teşvik edici ve makul sınırlar içinde kalmasını gerektirdiği ve ana alacağın 10 katına çıkan bir cezai şartın adalet ilkesinin ağır ihlali niteliğinde olduğu (adalet ilkesi açısından) anlaşılmış olup;

Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararının 3.36 numaralı paragrafında cezai şartın “buitensporig (aşırı) veya onaanvaardbaar (kabul edilemez)” olmadığı sonucuna varması karşısında bu sonucun Türkiye’de icra edilmesi halinde Türk kamu düzeni ile çelişen sonuçlar doğacağı, Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının Türkiye’de icra edilmesi halinde doğacak sonuçlar değerlendirildiğinde söz konusu gerekçelerin dayandığı faktörlerin Türk kamu düzeni açısından cezai şartın aşırılığını haklı gösteremeyeceği (“avukat desteğinin varlığı” faktörünün sözleşmenin yapım aşamasında hukuki destek alınmış olmasının Türkiye’de icra edilecek sonucun kamu düzenine uygunluğunu sağlayamayacağı, bu faktörün objektif olarak aşırı olan cezai şart oranlarının Türk kamu düzeni ile uyumlu hale gelmesini sağlayamayacağı, “geçici icra sonrası ödeme yapılmaması” faktörünün kanun yolu hakkının kullanılmasının Türk hukuk sisteminde temel bir hak olup bu durumun cezai şartın Türkiye’de icra edilmesindeki kamu düzeni ihlalini haklı gösterecek etkisinin bulunmaması, “icra zorluğu” faktörünün uluslararası sözleşmelerde yaşanan icra zorluklarının Türkiye’de ana alacağın 10 katına çıkan bir tutarın icra edilmesini Türk kamu düzeni açısından kabul edilebilir kılmaması), bu faktörlerin hiçbirinin yıllık %120 oranında bir cezai şartın ve bunun 8 yıl boyunca birikmesi sonucu ana alacağın 10 katına çıkan bir tutarın Türkiye’de icra edilmesinin Türk kamu düzeni ile uyumlu olduğunu göstermediği, TBK m.182 temel değeri ile çelişki: Türk Borçlar Kanunu’nun 182. maddesinde açıkça “Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir” hükmü yer alması karşısında ana alacağın 10 katına çıkan bir cezai şartın bu temel değer ile açıkça çeliştiği, temel adalet anlayışına aykırılık: Türk hukukunun temel adalet anlayışının yaptırımların ölçülü ve makul olmasını gerektirmesi karşısında söz konusu cezai şartın bu anlayışın sınırlarını aştığı, anayasal ekonomik özgürlük ile çelişki: Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan ekonomik özgürlüğün aşırı cezai şartlarla ihlal edilemeyeceği ve söz konusu tutarın bu anayasal hakkın özünü zedeleyici nitelikte olduğu), bu nedenlerle Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi’nin cezai şarta ilişkin değerlendirmesinin sonuçlarının Türk kamu düzeni ile uyumlu olmadığı anlaşılmış olup;

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 10.02.2012 tarihli 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında belirlenen kriterler esas alındığında söz konusu kararda kamu düzeninin “yabancı ilamın Türk Hukukunda bir veya birden çok kanun hükümlerine aykırı bulunmasından çok, Türk Hukukunun temel değerlerine, Türk genel ahlâk ve adap anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına ve hukuk siyasetine, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak ve kabul görmüş hukuk prensiplerine” bakılarak tanımlandığı ve mahkememizce yapılan değerlendirmede Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının cezai şart kısmının Yargıtay’ın belirlediği kamu düzeni kriterlerinin tamamını ihlal ettiği tespit edilmiş olup; (temel değerlere aykırılık: TBK m.182 temel değeri Türk Borçlar Kanunu’nun 182/3. maddesinde “Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir” hükmü yer alması karşısında bu hükmün Türk hukuk sisteminin cezai şartlara yaklaşımını belirleyen temel değer olduğu ve Euro bazda yıllık % 120 cezai şartın bu temel değerle açıkça çeliştiği, anayasal temel Anayasa’nın 48. maddesinde düzenlenen ekonomik özgürlüğün Türk hukuk düzeninin temel değerlerinden biri olduğu ve ekonomik mahva yol açacak düzeydeki cezai şartların bu anayasal hakkın özünü zedelediği, genel ahlâk ve adap anlayışına aykırılık: 10 kat ceza oranının ahlaka aykırılığı Euro bazda yıllık % 120 cezai şartın Türk toplumunun ahlak anlayışına aykırı olduğu ve bu oranın toplumsal adalet duygusunu rencide edici nitelikte olduğu, haksız zenginleşme sonucu süresiz olarak biriken astronomik cezai şartın alacaklının haksız zenginleşmesine yol açtığı ve bu durumun Türk hukukunun temel ahlak değerleri ile çeliştiği, temel adalet anlayışına aykırılık: orantısızlık prensibi ihlali ceza ile ihlal arasında makul bir oran bulunmamasının Türk hukukunun temel adalet anlayışını ihlal ettiği ve adalet ilkesinin yaptırımların suçla orantılı olmasını gerektirdiği, süresiz birikim adaletsizliği aylık %10 oranında süresiz birikim sisteminin borçlu açısından adaletsiz ve öngörülemez sonuçlar doğurduğu ve bu sistemin Türk hukukunun öngördüğü adil yargılanma ve hukuki güvenlik ilkeleri ile çeliştiği, öngörülebilirlik ilkesinin ihlali hukuki yükümlülüklerin öngörülebilir olmasının hukuk devletinin temel gereklerinden olduğu ve süresiz birikim sisteminin bu ilkeyi ihlal ettiği), bu değerlendirme sonucunda Amsterdam Bölge Adliye Mahkemesi kararının cezai şart kısmının Türk kamu düzeninin tüm temel kriterlerini ihlal ettiği ve bu nedenle MÖHUK m.54/c gereği tenfizinin mümkün olmadığı anlaşılmıştır.

Yargılama sürecinde teknolojik araç kullanımına ilişkin açıklama olarak, bu kararın hazırlanması sürecinde davacı tarafın dayandığı Hollanda Yargısınnı Kararlarının teyidi için yapay zeka teknolojisinden teknik araç olarak yararlanıldığı, bu kullanımın usul hukuku ilkeleri ve T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 10.09.2024 tarih ve 2024/108 sayılı “Yapay Zekâ Sistemlerinin Kullanımında Kamu Görevlilerinin Uyması Gereken Etik Davranış İlkeleri” başlıklı kararı çerçevesinde gerçekleştirildiği, hakimin olguları ve hukuku doğru tespit etme yükümlülüğü kapsamında yabancı hukuk kaynaklarına erişim ve çeviri konusunda teknik destek almanın tıpkı hesap makinesi kullanımı gibi meşru bir araç olduğu, Etik Kurulu Kararı’nın “Yetkinlik” ilkesi uyarınca yapay zekanın “bilişsel gelişimi, kamu yararı bilincini artırmak” amacıyla kullanıldığı, makul sürede yargılanma hakkının sağlanması için yabancı yargı kararının yabancı mahkeme resmi sitesinden araştırılması amacıyla teknolojik araçlardan yararlanılmasının hukuka uygun olduğu, bu kullanımın Etik Kurulu Kararı’nın 7. maddesinde öngörülen “yapay zeka, bir problemi çözüme kavuşturmak için en iyi araç ise seçilmeli” ilkesine uygun olduğu, yapay zeka kullanımının açık olarak beyan edildiği, tüm kaynak makaleler ve linklerin kayıt altına alındığı ve temyiz incelemesinde denetlenebilir hale getirildiği, bu yaklaşımın Etik Kurulu Kararı’nın “Şeffaflık” ve “Hesap Verebilirlik” ilkelerine tam uyum sağladığı, Etik Kurulu Kararı’nın dürüstlük ilkesi uyarınca açıklık (“Hazırladığı çalışma veya doküman konusunda, yapay zekâ sisteminden yararlandığı bilgisini yöneticisi ile paylaşmalıdır” hükmü gereğince bu kullanımın açık olarak beyan edildiği), özgünlük (“Yapay zekâ sistemi tarafından üretilen verilerden oluşan içeriği kendisi hazırlamış gibi davranmamalıdır” ilkesi çerçevesinde yapay zekanın sadece araştırma desteği olarak kullanıldığı), doğruluk kontrolü (“Yapay zekâ sisteminin ürettiği çıktıyı, doğruluğundan emin olmadan kullanmamalı” hükmü uyarınca tüm bulguların bağımsız olarak doğrulandığı ancak Hollandaca kaynaklarda yer alan hukuki metinlerin Türkçe çevirisinin tam doğruluğunun yeminli tercüman tarafından teyit edilemediği ve bu nedenle çeviri hatalarından kaynaklanan olası yanlış anlamaların riskinin mevcut olduğu ancak aynı sorunun yeminli tercüman tercümelerinde de söz konusu olabileceği gibi var ise bu çeviri hatalarına gerekçeye yansıyan/gerekçeye esas alınan hususlar açısından somut olarak itiraz edilip kanun yolu değerlendirmesine götürülebileceği), gizlilik ve güvenlik ilkesi uyarınca veri koruma (“Kişisel verilerin korunmasına azami özen göstermeli” hükmü gereğince hiçbir kişisel verinin paylaşılmadığı), hesap verebilirlik ilkesi uyarınca sorumluluk bilinci (“Yapay zekâ sisteminin geliştirdiği içeriği kullanmanın yasal ve etik sorumluluğunun farkında olmalıdır” hükmü çerçevesinde sorumluluğun üstlenildiği) ve kontrol yükümlülüğü (“Yapay zekâ sistemi tarafından oluşturulan verinin, içeriğin ya da kararın doğruluğunu ve güvenirliğini kontrol etmekle sorumlu” ilkesi gereğince tüm çıktıların kontrol edildiği) kriterlerine uyulduğu, yapay zekanın Hollandaca hukuki metinlerin Türkçe’ye çevrilmesi desteği teknik araç olarak kullanıldığı, hakimin münhasır yetkisinde kalan hukuki yorumların yapılması, delillerin değerlendirilmesi ve vicdani kanaatin oluşturulması, nihai hukuki sonuçların çıkarılması alanlarında Etik Kurulu Kararı’nın öngördüğü “önemli kamusal meselelerde yapay zekâ ile karar vermekten kaçınma” ilkesine uygun olarak nihai kararın hakimin takdirinde olduğu, yetkinlik ilkesi çerçevesinde yapay zekanın eksik veya hatalı çıktı üretebileceği bilinci ile hareket edildiği, sistemin hizmet kapsamı ve kullanım şartlarının önceden öğrenildiği, bilişsel becerilerin körelmemesi için bilinçli kullanım sağlandığı, tarafsızlık ilkesi çerçevesinde yapay zeka verilerinin önyargı oluşturmak amacıyla kullanılmadığı ve kamu yararı gözetilerek objektif analiz yapıldığı, dürüstlük ilkesi çerçevesinde fikri ve sınai haklara saygı gösterildiği, intihal riski bulunan kullanımlardan kaçınıldığı ve bilgi kirliliğine yol açmamak için doğruluk kontrollerinin yapıldığı, hakimlik fonksiyonunun devredilemez unsurları olan hukuki yorum, vicdani kanaat oluşturma ve karar verme yetkisinin tamamen hakimin sorumluluğunda icra edildiği, bu yaklaşımın T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun 2024/108 sayılı kararında öngörülen tüm etik davranış ilkelerine uygun olarak gerçekleştirildiği, teknolojik imkanlardan yararlanılmasını sağlarken adil yargılanma hakkı ve hakimlik teminatı ilkelerinin korunduğu, özellikle “insan merkezli, insan onurunu ve refahını gözeten ve insan haklarına saygılı” bir işleyiş benimsendiği ve yapay zekanın hiçbir zaman karar verici konumda kullanılmayıp sadece araştırma destek aracı olarak işlev gördüğü belirtilmekteyiz.

Bu gerekçelerle, Amsterdam Mahkemesi’nin 12 Aralık 2018 tarihli kararının ana alacak kısmının (150.936 Euro) tanınması ve tenfizine, gecikme cezası kısmının Türk kamu düzenine aykırılık nedeniyle tenfizinin reddine karar verilmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1- Açılan davanın KISMEN KABULÜ ile

Amsterdam Mahkemesi’nin C/13/… / HA ZA 17-… dava numarası / yevmiye numaralı 12 Aralık 2018 tarihli kararının “5.karar” hüküm kısmında ana dava başlığı altındaki 5.2 hükmündeki cezai şarta ilişkin hükmün tenfizinin REDDİNE,

Aynı kararda diğer hüküm fıkraları açısından kararın tenfizine,

2- Hüküm altına alınan miktar üzerinden hesaplanan 420.757,24 TL karar ve ilam harcından 269,85 TL peşin harç, 75.600,54 TL tamamlama harcı toplamı 75.870,39 TL harcın düşümü ile eksik kalan 344.886,85 TL harcın davalıdan tahsili ile hazineye irad kaydına,

3- Davacı tarafından yatırılan 269,85 TL başvuru harcı, 269,85 TL peşin harç, 75.600,54 TL tamamlama harcı olmak üzere toplam 76.140,24 TL harcın davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

4- Davacı tarafından yapılan 1.040,00-TL yargılama giderinin red ve kabul durumuna göre takdiren oranlayarak 985,12-TL’nin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine; arda kalan bakiye kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,

5- Davacı tarafından yapılan 20,00-TL yargılama giderinin red ve kabul durumuna göre takdiren oranlayarak 1,06-TL’nin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine; arda kalan bakiye kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,

6- Davacı kendisini vekille temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T. göre hesaplanan 583.976,31-TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

7- Davalı, kendisini vekille temsil ettirmiş olmakla, karar tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T. göre hesaplanan 54.907,04-TL ücreti vekaletin davacıdan tahsili ile davalıya verilmesine,

8- Taraflarca yatırılan ve kullanılmayan gider avansının karar kesinleştiğinde resen taraflara iadesine,

Dair, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık yasal süresi içerisinde Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde istinaf kanun yolu kabil olmak üzere oy çokluğu ile karar verildi.15/05/2025

Başkan …

e-imzalıdır

Üye …

(Muhalif)

Üye …

e-imzalıdır

Katip …

e-imzalıdır

MUHALEFET ŞERHİ

Talep edilen cezai şartın sözleşme özgürlüğü kapsamında taraflar arasında karşılıklı olarak belirlendiği, dolayısı ile tarafların belirlediği cezai şartın kamu düzenine aykırılığı bulunmadığı, davacı tarafın cezai şartı da talep edilebileceği kanaatinde olduğumdan cezai şart talebinin de kabulü gerekirken sayın çoğunluğun görüşüne bu açıdan muhalifim.

Üye …

e-imzalıdır

Ek 2 – İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2022/470 K. 2023/664 T. 04.10.2023

T.C.

İSTANBUL

9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

GEREKÇELİ KARAR

ESAS NO:2022/470 Esas

KARAR NO :2023/664

DAVA:Tazminat

DAVA TARİHİ:03/07/2022

KARAR TARİHİ:04/10/2023

Mahkememizde görülmekte olan Tazminat davasının yapılan açık yargılamasının sonunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

TALEP: Davacı vekili mahkememize verdiği dava dilekçesinde özetle; … Poliçe numarası ile … Sigorta A.Ş. tarafından sigortalanan… plakalı aracın sahibi ve sürücüsü olan …’un 04.08.2021 tarihinde müvekkiline ait olan … plaka sayılı “…” halindeki araca çarparak maddi hasarlı trafik kazasının meydana gelmesine sebebiyet verdiğini; kaza tespit tutanağına ve incelenen tramer kayıtlarına göre işbu kazada… plakalı araç sürücüsünün kazanın meydana gelmesinde ve dolayısıyla müvekkilin aracında hasar oluşmasında %100 oranında kusurlu olduğunun tespit edildiğini, meydana gelen kaza neticesinde müvekkiline ait aracın onarımının yetkili servis olan … Otomotiv Mamulleri Paz. İmal. San. ve Tic. A.Ş. tarafından sağlandığını, yetkili servis tarafından faturalandırılan 30.906,89 TL olan hasar onarım bedelinin müvekkiline ait aracın genişletilmiş kasko sigorta poliçesi kapsamında … Sigorta A.Ş. tarafından ödendiğini, müvekkilinin … plaka sayılı aracının kaza tarihinde 98.737 km‘de … marka 2014 … … model bir araç olduğunu, meydana gelen kaza nedeniyle müvekkilinin aracında piyasa koşullarına göre değer kaybı meydana geldiğini, kusurlu aracın sigorta poliçesini düzenleyen davalı … Sigorta A.Ş.’nin müvekkilinin aracında meydana gelen değer kaybından trafik poliçe limiti dahilinde araç sahibi ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu, müvekkilinin aracında oluşan değer kaybının tazmini amacıyla öncelikle 18.02.2022 tarihinde davalı … Sigorta A.Ş’ye ihbarda bulunulduğunu, davalı … Sigorta A.Ş. tarafından müvekkili adına yalnızca 5.598,00 TL ödeme yapıldığını, yargılama sırasında alanında uzman bilirkişinin araç değer kaybı tazminatını tam ve kesin olarak belirlendiği anda arttırılmak üzere şimdilik 1.000 TL’nin kazanın meydana geldiği tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile davalı …’dan ve poliçe limit miktarı ile sınırlı olmak üzere davalı … Sigorta A.Ş.’den müştereken ve müteselsilen tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalılara tahmiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

CEVAP: Davalı … vekili mahkememize verdiği cevap dilekçesinde özetle; müvekkiline ait… plakalı araç ile davalıya ait … plakalı aracın karıştığı 04/08/2021 tarihinde bir trafik kazası meydana geldiğini, bu kazadaki kusur oranlarının Mahkemece yaptırılacak olan bilirkişi raporuyla ortaya çıkacağını, davacının aracının dav dışı … Otomotiv Mamülleri Paz. İma. San. ve Tic. A.Ş. tarafından onarıldığını, bunun üzerine davacının sigorta şirketi … Sigorta Anonim Şirketi tarafından 30.906,89 TL ödeme yapıldığını; ardından davacının sigortacısı … Sigorta Anonim Şirketi tarafından müvekkilinin sigortacısı … Sigorta A.Ş.’ye rücu talebinde bulunulduğunu ve talep üzerine rücu ödemesinin gerçekleştirilmiş olduğunu, SBM tarafından kusurun %100 müvekkiline ait olduğunun raporlanmış olduğunu, davacı tarafından müvekkilinin sigorta şirketi olan … Sigorta A.Ş.’ye başvurularak değer kaybı talebinde bulunulmuş olduğunu, bunun üzerine … Sigorta A.Ş. tarafından davacıya değer kaybı olarak toplam 5.598 TL ödendiğini, davacıya aracında meydana gelen değer kaybına ilişkin ödemenin tamamen yapılmış olduğunu, davacının aracının müvekkiliyle kazaya karışmadan önce de defalarca kez kaza yapmış olduğunu, kazalarda meydana gelen hasarların çoğunun da aynı aracın aynı bölgelerinde olduğunu, davacının aracının defalarca kez kaza yapmış olduğunu ve değerinin büyük oranda azalmış neredeyse ağır hasarlı bir araç haline gelmiş olduğunu, buna rağmen müvekkilinin sigorta şirketi tarafından davacıya 5.598 TL değer kaybı ödemesi yapılmış olup bu ödemenin SBM kayıtlarındaki kazalar ve araçtaki onarım tutarı da dikkate alındığında son derece makul ve yeterli bir ödeme olduğunu, davanın müvekkili bakımından hukuki yarar yokluğu ve pasif husumet yokluğu nedeniyle usulden reddine, davının esasına geçilmesi halinde kanuna ve hukuka aykırı olarak açılan haksız kazanç elde etme maksatlı, mesnetsiz ve kötüniyetli davanın esastan reddine, yargılama giderleri, harç ve vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

CEVAP: Davalı … Sigorta A.Ş. vekili mahkememize verdiği cevap dilekçesinde özetle; konu davanın ZMMS sigortasından kaynaklanmakta olup, müvekkili şirketin ancak azami 41.000 TL teminat ve sigortalısının kusuru oranında sorumlu olabileceğini, hasar tazminatının 31.066 TL olarak aracın onarımını yapan kasko sigortacısının rücu talebi ile kasko sigortacısı … sigortaya, değer kaybı ödemesinin ise 5.598 TL olarak başvuran vekili Av. …’e yapıldığını, değer kaybı ödemesi yapıldığından davanın reddine, müvekkili şirketin vekalet ücreti ve yargılama giderlerinden sorumlu tutulmamasını, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verilmesini talep etmiştir.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: Eldeki dava, trafik kazasından kaynaklı değer kaybı tazminatının tahsili talebine ilişkindir.

Makine Mühendisi Bilirkişi tarafından düzenlenen 02/02/2023 tarihli bilirkişi raporuna göre; davalı sigorta firmasının ZMMS sigortalısı… plakalı aracın maliki ve sürücüsü diğer davalı …’un, 04.08.2021 tarihli trafik kazasının meydana gelmesinde, asli ve tam kusurlu olduğunu, kusur oranının %100 olduğunu, davacının maliki olduğu dava konusu … plakalı aracın sürücüsü dava dışı …’ın, 04.08.2021 tarihli trafik kazasının meydana gelmesinde, atfı kabil kusurunun bulunmadığı kusursuz olduğunu, dava konusu … plakalı aracın kaza tarihi 04.08.2021 itibariyle değer kaybının, kadri marufunda 6.050,00 TL olacağını, dava konusu … plakalı aracın bakiye değer kaybı tutarının kadri marufunda 452,00 TL olacağını, davalı … Sigorta A.Ş. firmasının ZMMS sigortalısı… plakalı aracın maliki ve sürücüsü diğer davalı …’un %100 oranında kusurlu olduğu belirtildiğinden, bakiye değer kaybı tutarının ödenmesinden davalı … Sigorta A.Ş.’nin poliçe limitleri dahilinde teminat limitinin tamamını doldurmamış olduğundan öncelikle sorumlu olacağını mütalaa etmiştir.

Makine Mühendisi Bilirkişi tarafından düzenlenen 26/06/2023 tarihli bilirkişi ek raporunda, kök raporda yapılan değerlendirmenin tek bir site verisi içermediği, araç satışı yapmayan ve yapay zeka üzerinden veri analizi yapan kurum verileri kullanılarak yerine getirilmiş olduğu belirtilmiştir.

Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, davacının trafik kazası nedeniyle aracında değer kaybı oluştuğunu belirterek değer kaybı tazminatının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ettiği, kusur durumu ve tazminat miktarının tespiti için adli trafik uzmanı makine mühendisi bilirkişiden raporlar alındığı, alınan raporlar ile davaya konu kazada davacıya ait araç sürücüsünün kusursuz olduğunun, 34 EK 9883 plakalı araç sürücüsünün ise tam kusurlu olduğunun ve davacının aracındaki değer kaybının 6.050 TL, bakiye değer kaybının ise 452 TL olduğunun tespit edildiği, davalı sigorta şirketi tarafından davadan önce davacıya 5.598 TL değer kaybı ödemesinin yapıldığı, alınan bilirkişi raporunun hüküm kurmaya elverişli olduğu değerlendirilerek bu doğrultuda davacının talep edebileceği bakiye değer kaybı tazminatının 452 TL olduğu kanaati ile açılan davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, davacının sigortaya 18/02/2022’de başvurduğu, bu tarihin 8 iş günü sonrası olan 03/03/2022 tarihinde davalı sigorta şirketinin temerrütünün oluştuğu, davalı … için ise kaza tarihinde temerrütün oluştuğu gözetilerek bu hususlar göz önüne alınarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

KARAR : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-Davanın kısmen kabulü ile 452 TL değer kaybı tazminatının davalı … için 04/08/2021 kaza tarihinden, davalı … Sigorta A.Ş. için 03/03/2022 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,

2-Alınması gereken 269,85 TL harçtan peşin alınan harcın mahsubu ile bakiye 189,15 TL harcın davalılardan tahsili ile hazineye irat kaydına,

3-Davacı tarafından yatırılan 80,70 TL başvurma harcı ve 80,70 TL peşin harcın toplamı olan 161,40 TL’nin davalılardan alınarak davacıya verilmesine,

4-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan 452 TL. vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacıya verilmesine,

5-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan 548 TL. vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine,

6-Davacı tarafından yapılan 2.231,25 TL yargılama giderlerinin davanın kabul ve ret oranına göre hesaplanan 1.008,52 TL’sinin davalılardan alınarak davacıya verilmesine,

7-6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 18/A-(11)-(13) maddesi ve Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği tarife hükümleri uyarınca Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen 1.600 TL arabuluculuk ücretinin kabul ve ret oranına göre 723,20 TL’sinin davalılardan alınarak hazineye irat kaydına, geriye kalan 876,80 TL’nin davacıdan tahsili ile hazineye irat kaydına,

8-Davacı tarafça yatırılan gider avansından arta kalan kısmın karar kesinleştiğinde davacıya iadesine,

Davacı vekilinin ve davalı vekilinin yüzüne karşı; gerekçeli kararın tebliğ tarihinden itibaren 2 hafta içinde Mahkememize sunulacak veya gönderilecek dilekçe ile istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı.

04/10/2023

Katip …

¸e-imzalıdır

Hakim …

e-imzalıdır

Eğitim ve Formasyon
1969 yılında Karşıyaka'da doğdu. 1987 yılında İzmir Çınarlı Teknik Lisesi Elektrik bölümünden ve 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi´nden mezun oldu. Teknik lise kökeninden gelen analitik bakış açısını hukuk formasyonuyla birleştirerek kariyerini şekillendirmiştir.
Yayıncılıkta Teknoloji ve Yapay Zekâ Vizyonu
• Ankara Barosu “Yapay Zekâ Hukuku Merkezi” Danışma Kurulu üyesidir.
• Legal Blog ve Legal Fikri ve Sınai Haklar Dergisinde Yapay Zekâ ve Hukuk üzerine çok sayıda makalesi yayımlanmıştır.
• Boğaziçi Üniversitesinde gerçekleştirilen “Yargıda Dijitalleşmenin Medenî Yargılamaya Egemen Olan İlkelere Etkisinin Araştırılması Projesi Ulusal Çalıştayı’na (20 Aralık 2024) katılmış ve Çalıştay’da Yapay Zeka Üzerine sunduğu görüşleri “Medeni Yargıda Dijitalleşmenin Etkileri” isimli kitapta yer almıştır.
• NilRTV de Mersin Önceki Baro Başkanı Av. Bilgin Yeşilboğaz ile iki kez Yapay Zeka ve Hukuk konulu canlı yayın röportajına katılmıştır.
• 2001 yılında Legal Yayıncılık A.Ş. ve Legal Kitabevi A.Ş.'nin kurucu ortağı ve yönetim kurulu üyesi olarak sektöre yeni bir soluk getirmiştir. Klasik yayıncılığı teknolojiyle birleştirerek, Türkiye’nin en kapsamlı kaynaklarından biri olan **"Legal Online Veri Tabanı"**nı (Legalbank) hukuk dünyasına kazandırmıştır. "Yapay Zeka ve Hukuk" alanındaki gelişmeleri yakından takip ederek, hukuk teknolojilerinin (LegalTech) Türkiye'deki gelişimine ve yayıncılık süreçlerine entegrasyonuna yönelik çalışmalarına devam etmektedir.

Akademik ve Uluslararası Girişimler
Yayıncılık faaliyetlerini ulusal sınırların ötesine taşıyarak uluslararası bir vizyon ortaya koymuştur.
• YÖK ve TÜBİTAK ULAKBİM kriterlerine uygun, hakemli 10 akademik hukuk dergisinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yaparak doktrinin gelişimini desteklemektedir.
• Arnavutluk’ta kurduğu Legal Publishing Shpk ve Tiran’da yayımlanan Revista Akademike Legal (Arnavutça/İngilizce) dergisi ile Türk hukuk yayıncılığının yurt dışındaki temsilcisi konumundadır.
• Özellikle Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu gibi temel yasaların değişim süreçlerinde hazırladığı karşılaştırmalı eserler ve sistematik çalışmalar, bugün hala hukukçuların temel başvuru kaynakları arasında yer almaktadır.

Baro ve Mesleki Örgütlenme Çalışmaları
• İstanbul Barosu: İstanbul Barosu Mevzuatı Araştırma ve Geliştirme Komisyonu Başkan Yardımcılığı görevine uzun yıllar devam etti. İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi´nin (AHM) kurucu üyeliği ve uzun süre merkez yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. 2022 – 2023 yılları arasında İstanbul Barosu AHM Sözcüsü oldu. İstanbul Barosu Sağlık Komisyonu üyeliğinde de bulunan Çakmakcı, İstanbul Barosu “Avukat Hakları” ve “CMK” Eğitim sertifikalarına sahiptir. İstanbul Barosu, Kat Mülkiyeti Hukuku Komisyonu, Çevre ve İmar Komisyonu üyesidir. İstanbul Barosu Kooperatif Hukuku Komisyonunun kurulmasına öncülük etmiştir. Kuruluşunda ve bazı dönemlerinde İstanbul Barosu “Baro Meclisi” üyesi olmuştur.
• Türkiye Barolar Birliği (TBB): Türkiye Barolar Birliği Avukat Hakları Merkezi Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Türkiye Barolar Birliği "Arama Konferansı" Moderatörlük Eğitimini tamamlamıştır. Antalya Barosu, Mersin Barosu ve Hatay Barosu'nda Avukatlık Hukuku üzerine seminerler vermiştir. Seminerleri TBB Televizyonunda yayınlanmıştır. "Avukat Hakları" isimli TBB AHM iç eğitim yayınını hazırlamıştır.
• Delegelik ve Grupsal Faaliyetler: İstanbul Barosu Genel Kurulunda 2018-2020 ve 2022 – 2024 dönemi “Türkiye Barolar Birliği İstanbul Delegesi” seçilmiştir. 2024-2026 Dönemi Türkiye Barolar Birliği İstanbul 1. Yedek Delegesi olarak seçilmiştir. Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubunun iki dönem Yürütme Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.
Kurumsal Kariye ve Eğitmenlik
• Kurumsal Deneyim: Lebib Yalkın Yayınlarında Vergi ve Ticaret Hukuku Mevzuat Uzmanı ve Mükellefin Dergisi Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, Türkiye İş Bankası Hukuk İşleri Müdürlüğünde uzun süre Avukatlık yapmıştır.
• Eğitmenlik: Türkiye İş Bankası Eğitim Müdürlüğünde orta ve üst düzey yöneticilere “Hukuk Eğitmeni” olarak hukuk dersleri verdi. Türkiye Bankalar Birliği Eğitim Merkezinde “Hukuk Eğitmeni” olarak dersler vermiştir.
• Modern Hukuk Akademisi: Modern Hukuk Akademisinin Başkanlığını ve Hukuk Eğitmenliği görevini yürütmüştür. Akademi bünyesinde "Sağlık ve Hukuk Gündemi" ve "Hukuk Söyleşileri" başlıklı söyleşileri hukukçu ve doktorların katılımı ile gerçekleştirmiş ve online yayınlamıştır.
• Görevler: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Uzlaştırma Bürosunda Uzlaştırmacı olarak görev yapmıştır. Sakarya Üniversitesi "Uzlaştırmacı Eğiticiliği Eğitimi" sertifikasına sahiptir. Arabuluculukta Taraf Avukatları Grubunun (ATAG) kurucularındandır.
Sosyal Sorumluluk, Kültür ve Sanat
• Sivil Toplum: Kamu Yararını Savunma Derneği Başkanlığı görevini uzun yıllar yürütmüştür. Bu çerçevede çevre, kadın ve avukat haklarına yönelik çalışmalar yapmıştır. Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olup Moda sahilinin korunması ve yeşil alanların savunulması için faaliyetler yürütmüştür. Anadolu Yakası Balkan Göçmenleri Derneği Başkan Yardımcısıdır.
• Kültür ve Yayıncılık: Taşınmaz ve Kira Hukuku Grubu Dergisi Yayın Kurulu üyesidir. Türkçe / İngilizce yayınlanan “Makam Müzik Dergisi” isimli Türk Müziği Dergisinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürüdür. Modanın Renkleri Müzik Korosunda “Korist” olarak yer almıştır.
• Uluslararası Ödüller: Yemek Kitapları editörü olup, editörlüğünü yaptığı iki ayrı yemek kitabı ile Gourmand Cookbooks Awards tarafından iki kez “Dünyanın En İyi Yemek Kitapları Editörü” ödülüne layık görülmüştür.
Halen Kadıköy´de İstanbul Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık faaliyetlerini sürdürmektedir.

Avukat Ali Başaran 1979 yılında Ankara'da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Ankara'da, Lise öğrenimini Adana’da tamamladı.1996 yılında kazandığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2000 yılında başarıyla mezun oldu. 2001 yılında Adana Barosu nezdinde Avukatlık stajını tamamlayarak avukatlık ruhsatını aldı. 2002 yılı sonunda İstanbul Barosu’na naklen kaydoldu ve serbest avukatlık yapmaya başladı. Halen İstanbul İli Kadıköy ilçesinde bulunan kendisine ait hukuk bürosunda serbest avukatlık faaliyetini sürdürmektedir.
Avukat Ali Başaran, 2003 yılından itibaren başta Gayrimenkul ve Kat Mülkiyeti Hukuku, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku, Aile Hukuku, Tüketici Hukuku, İcra ve İflas Hukuku, Marka ve Patent Hukuku olmak üzere özel hukukun birçok alanında ve ayrıca Ceza Hukuku ve Özel Güvenlik Hukuku alanlarında faaliyet göstererek müvekkillerini temsil etmekte ve birçok kurum ve kuruluşa hukuk müşavirliği hizmeti vermektedir.
Avukat Ali Başaran, 2022-2024 yılları arasında İstanbul Barosu Kat Mülkiyeti Hukuku Komisyonu Yürütme Kurulu Üyeliği, İstanbul Barosu Baro Meclisi Üyeliği, İstanbul Barosu İcra Sorunları Çözüm Kurulu Üyeliği ve İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi Yürütme Kurulu Üyeliği görevlerinde bulunmuş olan Başaran, İstanbul Barosu Kooperatif Hukuku Komisyonunun kurulmasına öncülük etmiştir. Başaran sivil toplum örgütlerinde ve derneklerde aktif rol almakta ve sosyal sorumluluk projelerine katkıda bulunmaktadır. Halen İstanbul Barosu Kat Mülkiyeti Hukuku Komisyonu Üyesi, İstanbul Barosu Fikri ve Sınai Haklar Hukuku Komisyonu Üyesi, İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi Üyesidir.
Ayrıca, 10.000'i aşkın hukukçu üyesi bulunan Taşınmaz ve Kira Hukuku Grubu'nun kurucusu olup, Taşınmaz ve Kira Hukuku Grubu Dergisi'nin imtiyaz sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürlüğü görevini yürütmektedir.