
Giriş
Mülkiyet hakkı mutlak nitelikte bir aynî haktır. Anayasa’nın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlali halinde malik, doğrudan mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalenin dava yoluyla giderilmesini talep edebilir. Bu dava, haksız müdahalede bulunan kişinin eşya üzerindeki müdahalesinin sona erdirilmesini ve gelecekte tekrarlanmamasını temine yönelik olup, mülkiyet hakkının en önemli güvencelerinden biridir.
Uygulamada oldukça yaygın şekilde başvurulan bu dava türü, çoğunlukla taşınmaz mülkiyetine hukuka aykırı biçimde el atan, diğer bir ifadeyle işgalci konumundaki kişilere karşı açılmaktadır. Ne var ki, davanın ikame edilmesinden sonra ilk işgalcinin taşınmazı terk etmesi ve onun yerine başka bir kişinin yine haksız olarak taşınmaza el atması ya da yerleşmesi hâlinde, davalının artık taşınmazda fiilen bulunmaması nedeniyle davanın konusuz kalıp kalmayacağı meselesi, öğretide ve uygulamada tartışmalı bir nitelik arz etmektedir. Bu bağlamda, özellikle Yargıtay içtihatlarıyla şekillenen uygulamada, müdahalenin men’i istemli davalarda tecavüz fiilinin dava açıldıktan sonra sona erdiği gerekçesiyle “karar verilmesine yer olmadığına” hükmedildiği görülmektedir.[1] Nitekim Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin tarih ve sayılı kararına konu olan olayda da aynı sonuca varılmış ve keşif esnasında dairenin dava açıldıktan sonra boşaltıldığı gerekçesiyle müdahalenin meni talebi yönünden davanın konusuz kaldığı sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla, bu dava türü bakımından davanın devamı sırasında mülkiyet hakkını ihlal eden kişilerin değişmesinin, davanın konusuz kalıp kalmayacağına ilişkin olarak mahkemece verilecek karar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olup olmadığı sorunu, özel bir önem ve değerlendirme gerektirmektedir.
I. Müdahalenin Meni Davasının Hukuki Niteliği
Müdahalenin meni davası, Türk Medenî Kanun’una göre mülkiyet hakkının korunmasına yönelik temel davalardan biridir ve hukuki niteliği itibarıyla aynî nitelikte bir eda davasıdır. Davanın konusu, haksız müdahalenin mevcut olması veya tekrarlanma tehlikesinin bulunmasıdır. Amaç ise hem mevcut mülkiyet hakkını korumak hem de gelecekteki müdahaleleri önlemektir. Bu yönüyle dava, yalnızca geçmişteki bir fiilin sonuçlarını değil, geleceğe yönelik olarak müdahalenin durdurulmasını ve önlenmesini de hedefler. Nitekim Yargıtay bir kararında, hukuka aykırı fiilin dava açıldıktan sonra sona ermiş görünmesine rağmen yeniden gerçekleşme ihtimalinin bulunması hâlinde, mülkiyet hakkının etkin korunabilmesi amacıyla “önleyici nitelikte bir ilam” verilmesinin gerekliliğine dikkat çekmiştir.[2]
Müdahalenin meni davası, malik sıfatına dayanılarak açılan ve doğrudan malın aynına ilişkin bir hakka dayalı olan bir dava türüdür. Bu nedenle, davada hukuki yarar, davalının kişisel sorumluluğu veya kusuru esas alınarak değil, davacının mülkiyet hakkının korunması gerekliliği üzerinden belirlenir. Başka bir ifadeyle, davanın temel dayanağını, malik olan kişinin mülkiyet hakkına yönelen mevcut veya ileride gerçekleşmesi muhtemel haksız müdahalelerin önlenmesi ihtiyacı oluşturmaktadır. Nitekim Yargıtay, marka hakkına tecavüz teşkil eden fiillerin durdurulmasına yönelik men talebine ilişkin bir kararında, her ne kadar tecavüz fiilinin dava sürecinde sonlandırılmış olması söz konusu olsa da, muhtemel tecavüzlerin önlenmesini istemekte davacının hukuki yararının bulunduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirtmiş; bu nedenle davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle, olası ihlalleri önlemeyecek şekilde davadan el çekilmesini isabetli bulmamıştır.[3] Bu yönüyle müdahalenin meni davası, mülkiyet hakkına yönelik saldırıların bertaraf edilmesi ve benzer saldırıların tekrarının önlenmesi amacına hizmet eden bir dava türü olarak kabul edilmektedir.
Bu bağlamda, müdahalenin meni davasında mahkemeden, davalı tarafça davacının mülkiyet hakkına yönelik haksız müdahalesine son vermesi ve gelecekte de benzer nitelikte müdahalelerde bulunmaktan kaçınması yönünde bir eda yükümlülüğü yüklemesi talep edilir. Böylece dava, yalnızca mevcut haksız müdahalenin sona erdirilmesini değil, aynı zamanda ileride mülkiyet hakkını tehdit etme ihtimali bulunan tüm olası müdahalelere karşı da önleyici ve koruyucu bir işlev üstlenmektedir.
II. Davanın Görülme Şartları ve Konusu
Müdahalenin meni davası, ancak haksız müdahale fiilinin devam ettiği sürece açılabilir; müdahale fiilinin tamamen sona erdiği ve yeniden vuku bulma ihtimalinin de bulunmadığı durumlarda ise bu dava yoluna başvurulması mümkün değildir. Ne var ki, dava tarihinde müdahalenin varlığına ilişkin koşulların gerçekleşmiş olması hâlinde, mahkemenin bu davayı mutlaka inceleyerek esastan karara bağlamasını gerektiren temel ölçüt, söz konusu davanın şahsi bir borç ilişkisinden değil, mülkiyet hakkının korunmasına yönelik objektif nitelikte bir dava olmasıdır.
Müdahalenin meni davası, şahsi bir edim yükümlülüğüne değil, ayni nitelikteki mülkiyet hakkına dayandığından, bu davada davalının kimliği, dava süresince taşınmaz üzerindeki fiilî hâkimiyetin (işgalin) kim tarafından sürdürüldüğü veya davalının kusurlu olup olmaması belirleyici değildir. Mahkemenin inceleme konusu, yalnızca davacının mülkiyet hakkına yönelmiş haksız bir müdahalenin varlığı ve tekrar etme tehlikesinin tespitidir.[4] Bu çerçevede, örneğin davaya konu taşınmaz üzerindeki zilyetliğin dava tarihinden sonra malikin rıza dışında el değiştirmesi, davanın konusuz kaldığı şeklinde yorumlanamaz.
Ne var ki, uygulamada dava tarihinde taşınmaza fiilen el atmış ve işgalci konumunda bulunan doğru kişiye karşı açılmış bir müdahalenin meni davasında, yargılama sırasında işgalin farklı kişiler tarafından sürdürülmesi hâlinde, bazı mahkemelerce davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle ‘karar verilmesine yer olmadığına’ hükmedildiği görülmektedir. Kanımızca bu tür kararlar isabetli değildir. Zira dava konusu, talep ve davaya temel teşkil eden vakıalar aracılığıyla yargılama sürecinde somutlaşan, maddî hukuktan doğan bir hak yahut talep olup[5] müdahalenin meni davasının konusunu da davacının mülkiyet hakkına yönelmiş haksız saldırı oluşturur. Bu hak varlığını sürdürdüğü sürece onun yargısal koruması zorunludur. Bu açıdan müdahalenin meni davası, taraflar arasında mevcut bir hukuki ilişkiye değil, davacının mülkiyet hakkına yönelmiş haksız fiillerin bertaraf edilmesine hizmet eden yapısıyla, davalının şahsına sıkı sıkıya bağlı olmayıp mülkiyet hakkını esas alan bir dava niteliği taşır. Dolayısıyla dava sırasında -örneğin, işgalcinin değişmesi-, kendiliğinden davanın konusuz kalması sonucunu doğurmaz.
III. Müdahalenin Meni Davasının Konusuz Kalması
Yukarıda da ifade edildiği üzere, müdahalenin meni davası ayni nitelikte olup, bu dava bakımından davanın konusuz kalıp kalmadığının belirlenmesi özel bir önem taşımaktadır. Zira yargılama süreci devam ederken meydana gelen bazı olgular ilk bakışta davanın konusuz kaldığı izlenimini uyandırsa da, davacının dava konusu hakkın korunmasına yönelik hukuki yararı yargılamanın sürdürülmesini ve esas hakkında karar verilmesini gerektirecek şekilde devam edebilir.[6] Nitekim bir davanın konusuz kaldığına hükmedilebilmesi için, yargılamaya devam edilmesini ve uyuşmazlık hakkında esasa dair karar verilmesini gerektirecek nitelikte hukuken korunmaya değer bir menfaatin artık mevcut olmaması gerekir.[7] Bu bakımdan müdahalenin meni davasında durum farklıdır. Örneğin, davacıya ait bir taşınmazın herhangi bir kira ilişkisine dayanmaksızın işgal edilmesi halinde, mülkiyet hakkına yönelmiş bu haksız müdahalenin bertaraf edilmesini talep etmede davacı malikin hukuki yararı açıktır. Ancak dava doğru kişiye karşı açıldıktan sonra, taşınmaz üzerindeki haksız el atmanın farklı kişiler tarafından sürdürülmesi durumunda, davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle verilen kararlar Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının etkin biçimde korunmasını engellemekte ve bu hakkın ihlaline yol açmaktadır. Zira davacının mülkiyet hakkına halen başkaca kişilerce tecavüz edildiği gözetilmeksizin, yalnızca davalının işgali sona erdirmiş olmasından hareketle davanın konusuz kaldığından söz edilemez. Bu nedenle, özellikle davalının yargılama sırasında taşınmazı fiilen terk etmesi veya işgalin sona ermesi gibi durumlarda, davanın konusuz kalıp kalmadığına ilişkin verilecek kararın hukuken isabetli şekilde belirlenmesi, mülkiyet hakkının etkin korunması bakımından kritik bir önem arz etmektedir.
Kanımızca bu noktada ikili bir ayrıma gidilmesi gerekmektedir. İlk olarak, müdahalenin meni davasının fiilen taşınmaza el atmakta olan kişiye karşı açılmış olması ve yargılama devam ederken bu kişinin taşınmazı tamamen terk ederek fiilî müdahalesine son vermesi hâlinde; eğer bu terk sonrasında taşınmaz üzerindeki fiilî hâkimiyetin tamamen davacıya geçtiği ve mülkiyet hakkının kullanımında davacı malik açısından herhangi bir fiilî veya hukukî engelin kalmadığı sabit ise, yalnızca bu durumla sınırlı olmak üzere davanın konusuz kaldığından söz edilebilmelidir. Böyle bir durumda, artık ortada mahkemece ortadan kaldırılması gereken güncel ve devam eden bir müdahale bulunmadığından, dava hakkında ‘karar verilmesine yer olmadığına’ karar verilmesi mümkündür.
Bununla birlikte, uygulamada en çok sorun oluşturan durum, dava devam ederken davalının taşınmazın anahtarını zilyetliği tesis etmesine olanak verecek biçimde davacıya teslim etmeden taşınmazı tahliye etmesi yahut davalıdan farklı kişilerin kötü niyetli ve sistematik biçimde taşınmazı işgal ederek mülkiyet hakkını ihlale devam ettikleri hâllerde ortaya çıkmaktadır. Bu gibi durumlarda, müdahalenin meni davasının yalnızca davalıya özgülenmiş kişisel bir dava değil, doğrudan mülkiyet hakkına dayalı aynî nitelikte bir dava olduğu hususu gözden kaçırılmamalıdır. Zira bu davada esas olan, mülkiyet hakkına yönelmiş haksız müdahalenin ortadan kaldırılmasıdır.
Nitekim merhum Postacıoğlu hocamızın da çok haklı olarak belirttiği üzere, davacı müdahalenin meni davasın doğru davalıya tevcih etmişse dava tarihinden sonra zilyetliğin değişmesi esas itibarıyla sonuca etkili olmamak gerekir.[8] Mahkeme, davanın açıldığı tarihte taşınmazı fiilen işgal eden kişiyi davalı olarak kabul ederek esasa girer ve mülkiyet hakkına yönelmiş haksız müdahaleyi ortadan kaldırmaya yönelik bir hüküm tesis eder. Bu hüküm, yalnızca adı ilamda yazılı olan davalıya karşı değil, malikin mülkiyet hakkına yönelen sonraki tüm işgalcilere karşı da hüküm ve sonuç doğurur.
Kanımızca bu yaklaşım hem hukuken isabetlidir hem de müdahalenin meni davasının niteliğiyle uyumlu bir çözüm sunmaktadır. Zira bu yaklaşım, Yargıtay’ın da müdahalenin meni davasında verilen kararların, mevcut müdahaleyi ortadan kaldırmanın yanı sıra ileride meydana gelebilecek benzer tehlikeleri de bertaraf edebilecek mahiyette ‘önleyici nitelikte bir ilam’ olması gerektiği yönündeki yaklaşımıyla da örtüşmektedir. Aksinin kabulü halinde, malik taşınmaz üzerindeki fiilî hâkimiyetini sağlayabilmek için her yeni işgalciye karşı ayrı ayrı yeni davalar açmak zorunda kalacak ve bu durum kötü niyetin korunmasına sebebiyet vererek, davaların da tabiri caizse sonsuza dek sürmesine yol açacaktır. Bu nedenle, davanın açıldığı tarihte doğru işgalciye karşı müdahalenin meni davası açılmışsa, yargılama sırasındaki keşif veya davalının beyanı doğrultusunda taşınmazda farklı bir kişinin bulunduğunun tespiti, davanın konusuz kaldığı anlamına gelmeyecektir. Çünkü davacı malik, hâlen taşınmaz üzerinde fiilen tasarruf edemediğini ileri sürmekteyse, bu durum müdahalenin ortadan kalkmadığını, aksine dava konusu haksız müdahalenin devam ettiğini göstermektedir. Bu yaklaşımın aksi, hem Anayasa ile güvence altına alınmış mülkiyet hakkının hem de usul ekonomisi ilkesinin açık bir ihlali sonucunu doğuracaktır.
Sonuç
Sonuç olarak, müdahalenin meni davası bakımından, dava sırasında davalı tarafından haksız müdahalenin son bulması ve sonrasında mülkiyete konu malın başkaları tarafından işgal edilmeksizin fiilen davacı malikinin tasarrufuna veya zilyetliğine geçmesi hâliyle sınırlı olmak üzere davanın konusuz kaldığı yönünde karar verilebileceği kabul edilebilir. Bunun dışında, davanın açıldığı tarihte doğru kişiye karşı açılmış olmakla birlikte yargılama sürecinde davalıdan farklı kişilerin haksız müdahaleyi sürdürmeleri hâlinde ise davanın konusuz kaldığı kabul edilemez. Zira müdahalenin meni davası, şahsi ve geçerli bir borç ilişkisinden değil, mülkiyet hakkının aynî niteliğinden kaynaklanmakta olup dava açıldığı tarihteki haksız müdahale edene karşı sonuçlandırılmalı ve verilen hüküm, bu aynî niteliği gereği sonraki tüm işgalcilere karşı da hüküm ve sonuç doğurmalıdır.
Nitekim, müdahalenin meni davası sonunda verilen hükmün icraya konulabilmesi için kesinleşmesi gerektiğinden, dava sırasında -örneğin işgalcilerin değişmesini gerekçe göstererek- davacıdan her defasında aynı malvarlığına yönelik ve aynı nitelikteki tecavüzlerin önlenmesi amacıyla yeni davalar açmasının beklenmesi hukuken isabetli değildir. Aksi bir yaklaşım, özellikle ilk derece mahkemesince hüküm verildikten sonra istinaf veya temyiz aşamasında işgalcinin değişmesi hâlinde, kesinleşmiş hükmün icrasını fiilen imkânsız hâle getirecek ve bu suretle mülkiyet hakkının etkin biçimde korunmasını zedeleyecektir. Böylesi bir anlayış, mülkiyet hakkını sürekli tehdit altında bırakacak; malik, malvarlığı üzerindeki fiilî hâkimiyetini koruyabilmek için her yeni işgalciye karşı tekrar tekrar dava açmak zorunda kalacaktır. Bu durum ise yalnızca mülkiyet hakkının değil, aynı zamanda Anayasa ile güvence altına alınmış adil yargılanma hakkının da işlevsiz hâle gelmesine yol açacak; yargılama sürecini gereksiz yere uzatarak usul ekonomisi ilkesine açıkça aykırı sonuçlar doğuracaktır.
[1] Yarg. 8. HD., 31.03.2021, E.2019/4467, K.2021/3013, “…davacı tanığının az yukarıda belirtmiş olduğumuz beyanı ve bozma sonrası 19/10/2018 tarihinde yapılan keşifte mahkemece yapılan gözlem sonucu; dairenin dava açıldıktan sonra boşaltıldığı anlaşılmakla, müdahalenin men’i talebi yönünden dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi gerekirken …”; Aynı yönde bkz. Yarg. 18. HD. 15.03.1993, E.1993/105, K.1993/3493; Yarg. 18. HD. 01.07.2015, E.2015/1245, K.2015/11630; Yarg. 5. HD. 05.07.2017, E.2016/1298, K.2017/17563; Yarg. 5. HD. 28.05.2018, E.2017/11723, K.2018/10510; Yarg. 20. HD. 16.10.2018, E.2017/7725, K.2018/6458.
[2] Yarg. 11. HD., 22.03.2007, E.2005/13234, K.2007/4732, “…davalının ticaret unvanındaki “H. ” ibaresinin davanın devamı sırasında “ Y. ” olarak değiştirilerek bu değişikliğin tescil ve ilan edilmesi nedeniyle anılan sözcüğün davalının ticaret unvanından silinmesi istemi konusuz kalmış ise de, davalı şirketin değiştirdiği ismi yeniden kullanarak haksız rekabete devam etme ihtimaline karşı davacının davalı tarafın hukuka aykırı eylemlerini önleyici bir ilamla yasaklatma- engelleme olanağı elde etmekte hukuki bir yararı bulunduğu dikkate alınarak haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi isteminin kabulü gerekirken …”
[3] Yarg. 11. HD. 29.04.2015, E.2015/838, K.2015/6102, “…davacı marka hakkı ve ticaret unvanına tecavüz ile haksız rekabetin tespiti, men’i, ref’i, maddi- manevi tazminat ve hükmün ilanı istemlerine ilişkin olup, yukarıda özetlenen gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ancak, mahkemece dava devam ederken davalının uyuşmazlık konusu kullanımına son vermesi nedeniyle tecavüzün men’ine yönelik davanın konusu kalmadığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de, her dava açıldığı tarihteki hukuki durumuna göre çözümlenmelidir. Mahkemece davalının dava öncesi kullanımının marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğu gerekçesiyle tecavüz ve haksız rekabetin tespitine hükmedildiğine göre aynı zamanda bu eylemin men’ine dair hüküm verilmesini ve bu cümleden olmak üzere, 556 sayılı KHK’nın 61. maddesi uyarınca muhtemel tecavüzlerin önlenmesini istemekte de davacının hukuki yararının bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, mahkemece davalının marka hakkına tecavüz ve haksız rekabetin önlenmesine de karar verilmesi gerekirken tespit kararı ile yetinilmesi doğru görülmemiş, hükmün davacı yararına bozulması gerekmiştir.”
[4] Christiane Pfeffer, Die einseitige Erledigungserklärung im Zivilprozess, Giessen 1985, s.30-31.
[5] Pfeffer, s.31.
[6] Melih Işık, Medeni Yargılama Hukukunda Davanın Konusuz Kalması, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2024, s.115.
[7] Işık, s.114.
[8] İlhan Postacıoğlu, İcra Hukuku Esasları, 4. B., İstanbul 1982, s. 674.
1980 yılında Kayseri’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde tamamladı. 2003 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 2004 yılında Kayseri Barosu’na kaydolarak avukatlık mesleğini icra etmeye başladı. Avukatlık faaliyetleri süresince özellikle özel hukuk uyuşmazlıkları, icra ve iflas hukuku ile iş hukuku ve ticaret hukuku alanlarında yoğun bir uygulama deneyimi kazandı. 2008 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisans eğitimini, 2021 yılında ise aynı enstitüde medeni usul- icra ve iflas hukuku alanında doktora eğitimini tamamladı. 2022 yılında İstanbul Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladı. Halen bu fakülte bünyesinde lisans ve lisansüstü düzeyde dersler vermekte; medeni usul hukuku ve icra ve iflas hukuku alanlarında akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Alanında yayımlanmış makaleleri, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri ve kaleme aldığı kitapları bulunmaktadır.
1975 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı şehirde tamamladı. 2001 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Lisans eğitiminin ardından aynı üniversite bünyesinde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Bu süreçte, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku Anabilim Dalı’nda 2006 yılına kadar araştırma görevlisi, 2011 yılına kadar ise öğretim görevlisi olarak görev yaptı. 2011 yılında İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent olarak atandı. 2014 yılında doçent unvanını, 2020 yılında ise profesör unvanını aldı. Halen İstanbul Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmakta olup, lisans ve lisansüstü düzeyde medeni usul hukuku ile icra ve iflas hukuku derslerini yürütmektedir. Alanında yayınlanmış çok sayıda makalesi ve kitapları bulunmaktadır. Çalışmaları halen medeni usul hukukunun temel kurumları ile icra ve iflas hukukunda yoğunlaşmaktadır.
