

- Giriş
Yapay zekâ [artificial intelligence] teknolojilerinin son on yılda hızla yaygınlaşması, ekonomik büyüme, inovasyon ve gelişmiş kamu hizmetleri için büyük fırsatlar getirmiştir. Yapay zekâ, sağlık teşhislerinden eğitim platformlarına, üretim otomasyonundan kamu hizmeti sunumuna kadar birçok sektörde yaygın olarak kullanılmaktadır. ‘Lloyds Banking Group’un yakın tarihli bir raporuna göre, Birleşik Krallık’taki işletmelerin yaklaşık yüzde 59’u şu anda bir şekilde yapay zekâ kullanmakta ve bu oranın daha da artması beklenmektedir. Tüketiciler de bu muazzam artışı yönlendirmektedir.

Diğer yandan, ‘McKinsey’nin bildirdiğine göre, yalnızca 2025 yılında yapay zekâ talebindeki bu artışı karşılamak için dünya çapında yaklaşık 44 gigawatt bilgi işlem kapasitesine ihtiyaç duyulacaktır. Yapay zekânın neredeyse tüm sektörlerdeki genişleyen uygulamaları ve muazzam hesaplama gücü gerektiren giderek karmaşıklaşan modelleri sayesinde bu talebin 2030 yılına kadar neredeyse üç katına çıkması beklenmektedir.

Bu yapay zekâ devriminin temelinde kritik bir dijital altyapı sorunu yatıyor: Sürekli artan veri hacimlerini güvenli ve verimli bir şekilde işleyip depolayabilen büyük ölçekli, dayanıklı veri merkezlerine duyulan ihtiyaç. Tahminler, veri merkezi [data centres] enerji tüketiminin 2030 yılına kadar iki katından fazla artabileceğini göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Enerji Bilgi İdaresi [Energy Information Administration], veri merkezlerinin 2030 yılına kadar ulusal elektriğin yüzde 9’una kadarını tüketebileceğini öngörürken, küresel tahminler elektrik kullanımının yıllık 945 terawatt-saati [terawatt-hours; TWh] aşacağını öngörmektedir.
Birleşik Krallık, Avrupa ve diğer önde gelen ekonomilerde, hükümetler ve işletmeler bu altyapının zorunlu olduğunu kabul ediyor. Küresel olarak, veri merkezi inşaatının benzeri görülmemiş düzeylerde ölçeklenmesi ve 2030 yılına kadar tahmini 6,7 trilyon ABD doları gerektirmesi bekleniyor. Birleşik Krallık’ın veri merkezi kapasitesinin 2029 yılına kadar 1,7 GW’den 4 GW’ye iki katından fazla artması ve 48 yeni merkezin inşa edilmesi öngörülmektedir. Avrupa’da, Yapay Zekâ Kıta Eylem Planı [AI Continent Action plan] çerçevesinde, 2030 yılına kadar veri merkezi kapasitesinin üç katına çıkarılması hedeflenmekte olup; ABD, Çin ve gelişmiş Asya-Pasifik ekonomilerinde veri merkezi inşaatında daha fazla artış beklenmektedir.
Ancak, veri merkezi kullanımı ve inşaatındaki bu küresel patlama aynı zamanda önemli bir soruyu da gündeme getiriyor: Veri merkezleri sorumlu bir şekilde nasıl inşa edilebilir ve veri merkezi inşaatıyla ilişkili çok sayıda çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim zorluğu nasıl azaltılabilir?
- Veri Merkezlerinin Oluşturduğu ESG Risklerinin Belirlenmesi ve Yönetilmesi
Konum neresi olursa olsun, yeni bir veri merkezinin inşasıyla ilişkili çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim riskleri [environmental, social and governance risks-ESG] olacaktır. Bunların çoğu, herhangi bir büyük altyapı projesiyle ilişkili risklere benzerdir.
2.1. Çevresel riskler
Veri merkezleri doğası gereği enerjiye açtır. Sunucular sürekli güce ihtiyaç duyar ve soğutma sistemleri, genellikle fosil yakıtlardan elde edilen büyük miktarda su ve elektriğe ihtiyaç duyar. Bu talepler, özellikle veri merkezleri zaten çevresel zorluklarla karşı karşıya olan bölgelerde bulunuyorsa, karbon emisyonlarına ve su kıtlığına önemli ölçüde katkıda bulunma riski taşır.
Bunun en büyük bileşeni, ABD Enerji Bilgi İdaresi’nin tahminine göre yalnızca 2024 yılında 400 TWh’ye ulaşacak şekilde veri merkezleri tarafından tüketilen elektriktir. Dünya genelinde veri merkezi elektrik tüketiminin yüzde 85’i, büyük veri merkezlerinin kümeler halinde yer aldığı ABD, Avrupa ve Çin’de gerçekleşmektedir.
İnşaat söz konusu olduğunda, şirketlerin kaynak kullanımından ve emisyon atıklarından yenilenebilir enerji tedarikine ve su tasarruflu soğutma teknolojilerine kadar veri merkezinin tüm yaşam döngüsü boyunca enerji tüketimini göz önünde bulundurmaları ve yerel ekosistem üzerindeki gerçek ve potansiyel etkileri hesaba katmaları gerekir.
Bu konuda, veri merkezi inşaatı gibi büyük altyapı projelerinin, yerel yönetimin koşullarına uygun, ayrıntılı bir çevresel etki değerlendirmesi [environmental impact assessment] ile başlatılması önerilmektedir. Bu değerlendirme, yerel bölge üzerindeki olası etkiyi ve gerçek ve potansiyel zararları azaltmak için uygulanabilecek hafifletici önlemleri belirleyecektir. Dikkate alınması gereken konular arasında arazi bozulması, toprak erozyonu, kirlilik, yüzeysel akışlar, biyolojik çeşitlilik, atık yönetimi, emisyonlar ile su kullanımı ve su kirliliği [land disturbance, soil erosion, pollution, run-offs, biodiversity, waste management, emissions as well as water usage and water contamination] yer almaktadır.
Çevresel sorumluluğa bağlı şirketler, tesis seçimi ve tasarımında çevresel sürdürülebilirliği de temel bir kriter olarak değerlendirecektir. Tüm riskler belirlendikten sonra, zararları azaltmak, enerji verimliliğini optimize etmek ve sürdürülebilirliği işletmeye entegre etmek için mevcut seçenekleri belirlemek üzere bir plana ihtiyaç duyulacaktır. Bu, çevresel sürdürülebilirliğin veri merkezinin yaşam döngüsünün her aşamasına entegre edilmesine yardımcı olacaktır.
İnşaat aşamasında, düşük karbonlu ve geri dönüştürülmüş yapı malzemelerine öncelik verilmesi, inşaat atıklarının en aza indirilmesi ve yerel ekosistemi korumak için etkili önlemlerin entegre edilmesi muhtemeldir. Operasyonel açıdan enerji verimliliği olmazsa olmazdır: Gelişmiş soğutma sistemlerinden yararlanmak, sunucu kullanımını optimize etmek, verimsizlikleri tespit etmek için izleme sistemleri kullanmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmak, emisyonları ve fosil yakıtlara olan bağımlılığı önemli ölçüde azaltır.
Özellikle su kullanımının dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerekir. Veri merkezleri büyük miktarda suya ihtiyaç duyuyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi’ne göre, dünya genelindeki veri merkezleri şu anda yılda 560 milyar litre su kullanıyor ve bu rakam 2030 yılına kadar iki katına çıkabilir. Bloomberg tarafından yapılan bir araştırma[1] ayrıca, veri merkezlerinin giderek daha fazla su kıtlığı çeken bölgelerde inşa edildiğini göstermektedir; çünkü konumları öncelikli olarak elektrik bulunabilirliği, ekonomik uygulanabilirlik ve ticari veya siyasi teşvikler temelinde seçilmekte ve su bulunabilirliği daha az dikkate alınmaktadır. Su kullanımı, kapalı devre, su tasarruflu veya soğutucu akışkan bazlı soğutma sistemleri ve israfı ve verimsizliği önlemek için dikkatli izleme yoluyla yönetilebilir.
Birçok yargı bölgesinde uyulması gereken çevre düzenlemeleri ve raporlama yükümlülükleri bulunmaktadır. Ancak, yerel koşullardan bağımsız olarak, uluslararası alanda kabul görmüş en iyi uygulama, çevresel sürdürülebilirliğe ve net sıfır emisyon hedefine bağlı şirketler tarafından uyulması gereken belirli standartları ortaya koymaktadır.
2.2. Sosyal riskler
Veri merkezlerinin geliştirilmesi ve işletilmesi sırasında, özellikle toplumsal etkilerle ilgili sosyal riskler dikkatli bir şekilde yönetilmelidir. Büyük ölçekli inşaatlar, yerel toplulukları olumsuz etkileyebilir, potansiyel olarak sakinleri yerinden edebilir, arazi kullanımını değiştirebilir ve konut, altyapı, su ve enerji kaynaklarına ek yük getirebilir. Çoğu durumda, özellikle de daha zayıf düzenlemelere sahip bölgelerde, çalışanlar kötü çalışma koşullarına veya yetersiz korumalara maruz kalabilirken, yerel halk sınırlı istihdam olanaklarına sahip olabilir.
Bu sorunlar ele alınmadığı takdirde güveni zedeleyebilir, toplumsal direnişe yol açabilir ve şirketin itibarına zarar verebilir. Bu riskleri azaltmak için aşağıdaki adımlar önerilmektedir:
- İnsan hakları etki değerlendirmeleri [human rights impact assessments]: Herhangi bir yüksek riskli altyapı projesine başlamadan önce, hem gerçek hem de potansiyel zararları belirlemek için kapsamlı bir İnsan Hakları Etki Değerlendirmesi yapılmalıdır. Bu, insan hakları risklerinin operasyonda nerede bulunduğunu, kimlerin etkilenebileceğini ve bu risklerin gerçekleşme olasılığını ve ciddiyetini belirlemek için bir risk haritalama çalışmasıyla başlamalıdır. Bu, değerlendirmenin kapsamını belirleyecek ve tüm risklerin kapsanmasını sağlayacaktır. Kapsam belirlendikten sonra, tüm gerçek ve potansiyel insan hakları etkilerinin, temel nedenlerin ve önerilen çözümlerin gün yüzüne çıkmasını sağlamak için tüm hak sahipleriyle derinlemesine görüşmeler ve odak grupları yapılmalıdır. Paydaş katılımı, bu sürecin merkezinde yer almalı ve toplum üyeleri ve temsilcileri, çalışanlar ve örgütleri [ticaret birlikleri (trade unions) dâhil], sivil toplum kuruluşları [civil society organisations] ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili devlet yetkilileri gibi çok çeşitli hak sahipleriyle gizli istişareler içermelidir. Bu kapsamlı katılım, potansiyel olarak etkilenenlerin bakış açılarının ve yaşanmış deneyimlerinin doğru bir şekilde anlaşılmasını ve risk değerlendirmesi ve azaltma sürecinin her aşamasına bilgi sağlamasını temin eder.
- Analiz ve düzeltme [analysis and remediation]: Paydaş istişarelerinden elde edilen görüşler, uluslararası insan hakları standartları ve kabul görmüş en iyi uygulamalarla bir araya getirilip analiz edilir. Potansiyel etkilerin şiddeti ve etkilenen grupların bağlama özgü ihtiyaçları dikkate alınarak, temel nedenleri ele almak için önerilerde bulunulur. Ayrıca, hak sahiplerine çözüme erişim sağlamak ve dile getirilen endişelerin erken çözümünü desteklemek için etkili şikâyet mekanizmaları oluşturulmalıdır.
- Sürekli izleme ve katılım [ongoing monitoring and engagement]: Paydaşların daha fazla katılımı, denetimler ve geri bildirim mekanizmaları yoluyla düzenli izleme, azaltma önlemlerinin etkili kalmasını ve gelişen herhangi bir soruna veya öngörülemeyen sonuçlara uyarlanabilmesini sağlar.
- Eğitim ve kapasite geliştirme [training and capacity building]: Yöneticiler ve alt yükleniciler, operasyon boyunca yüksek standartları yerleştirmek için uluslararası insan hakları, etik davranış ve işçi refahı uygulamaları konusunda da eğitilmelidir.
2.3. Kurumsal yönetişim riskleri
Çevresel ve sosyal risklere ek olarak, veri merkezleri, ele alınmadığı takdirde güvenlik, mevzuata uyum ve itibar riski konusunda zafiyetlere yol açan kurumsal yönetişim sorunları da ortaya çıkarmaktadır. Bazı yargı bölgelerindeki zayıf düzenleyici çerçeveler, veri koruma, siber güvenlik, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele önlemleri üzerinde yetersiz kontrollere yol açabilir. Zayıf kurumsal yönetişim, ağ kesintisi, veri ihlalleri ve yasal ihlal riskini artırır.
Düzenleyici otoriteler, zorunlu şeffaflık yükümlülükleri, dayanıklılık testleri ve hesap verebilirlik çerçeveleri de dâhil olmak üzere dijital altyapıda güçlü kurumsal yönetişime giderek daha fazla önem vermektedir. Bu konuda, tüm ilgili yasal çerçevelere uyumu sağlamak için Avrupa Birliği tarafından belirlenen çevresel ve sosyal standartlarla uyumlu çevresel ve sosyal yönetim sistemleri geliştirmek üzere veri merkezi operatörleriyle birlikte çalışılmaktadır.
Bu, tedarik, kayıt tutma, tedarikçi yönetimi, durum tespiti, ihbarcılık ve veri koruması gibi konuları kapsayan bir dizi politika ile desteklenen davranış kurallarının geliştirilmesini de içermektedir. Veri yönetimi, büyük miktarda hassas kişisel ve ticari veri depolayan veri merkezi operatörleri için oldukça karmaşık bir alandır. Etik riskler arasında olası veri ihlalleri, tüketici bilgilerinin kötüye kullanımı ve yeterli güvenlik önlemlerinin uygulanmaması yer alır.
Rekabet avantajı için verileri kullanma yönündeki ticari zorunluluklar ile gizliliği koruma yönündeki etik yükümlülükler arasında da bir gerilim bulunmaktadır. Ayrıca, veri merkezleri giderek daha fazla yapay zekâ ve otomasyonu entegre etmekte ve bu da algoritmik adalet, iş kaybı ve altyapı yönetiminde hesap verebilir karar alma [algorithmic fairness, job displacement, and accountable decision-making in infrastructure management] konularında etik sorunları gündeme getirmektedir.
Operatörlerin bu sayısız riskin farkında olmaları ve verilerin düzgün bir şekilde depolanmasını, korunmasını ve kullanılmasını sağlamak için sağlam kontrollerin uygun şekilde yerleştirildiğinden emin olmaları gerekir.
- Sonuç
Veri merkezleri, günümüz ekonomisindeki artan bağlantı talebini karşılarken güvenli ve sürdürülebilir olabilir. ESG sorunlarının, her bir operasyonun niteliğine ve konumuna göre en baştan belirlenmesi gerekir. Bu, sürdürülebilirliğin tasarıma dâhil edilmesini ve en iyi düzenleyici uygulamaların en baştan oluşturulmasını sağlayarak açıklık ve saydamlığı kolaylaştırırken, operatörlerin artan düzenleyici ve raporlama taleplerine uymasını sağlar.
[1]<https://www.bloomberg.com/graphics/2025-ai-impacts-data-centers-water-data/?cmpid=BBD050825_GREENDAILY&utm_medium=email&utm_source=newsletter&utm_term=250508&utm_campaign=greendaily >.
Yavuz Akbulak
1966 yılında, Gence-Borçalı yöresinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Ardahan/Çıldır’da doğdu. 1984 yılında yapılan sınavda Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü kazandı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümüne yatay geçiş yaptı ve 1988’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye bölümünü birincilikle, Fakülteyi ise 11’inci olarak bitirdi.
1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Denver şehrinde yer alan ‘Spring International Language Center’da; 65’inci dönem müdavimi olarak 2008-2009 döneminde Milli Güvenlik Akademisi’nde (MGA) eğitim gördü ve MGA’dan dereceyle mezun oldu. MGA eğitimi esnasında ‘Sınır Aşan Sular Meselesi’, ‘Petrol Sorunu’ gibi önemli başlıklarda bilimsel çalışmalar yaptı.
• Türkiye’de Yatırımların ve İstihdamın Durumu ve Mevcut Ortamın İyileştirilmesine İlişkin Öneriler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü);
• Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yaşanan Sorunlar ve Alınması Gereken Önlemler (Maliye Hesap Uzmanları Vakfı Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü, Sevinç Akbulak ile birlikte);
• Kayıp Yıllar: Türkiye’de 1980’li Yıllardan Bu Yana Kamu Borçlanma Politikaları ve Bankacılık Sektörüne Etkileri (Bankalar Yeminli Murakıpları Vakfı Eser Yarışması, Övgüye Değer Ödülü, Emre Kavaklı ve Ayça Tokmak ile birlikte),
• Türkiye’de Sermaye Piyasası Araçları ve Halka Açık Anonim Şirketler (Sevinç Akbulak ile birlikte) ve
• Türkiye’de Reel ve Mali Sektör: Genel Durum, Sorunlar ve Öneriler (Sevinç Akbulak ile birlikte)
başlıklı kitapları yayımlanmıştır.
• Anonim Şirketlerde Kâr Dağıtımı Esasları ve Yedek Akçeler (Bilgi Toplumunda Hukuk, Ünal TEKİNALP’e Armağan, Cilt I; 2003),
• Anonim Şirketlerin Halka Açılması (Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tartışma Tebliğleri Serisi II; 2004)
ile
• Prof. Dr. Saim ÜSTÜNDAĞ’a Vefa Andacı (2020), Cilt II;
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler (2021);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ’a İthafen İlmi Makaleler II (2021);
• Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler (2021);
• Ticari İşletme Hukuku Fasikülü (2022);
• Ticari Mevzuat Notları (2022);
• Bilimsel Araştırmalar (2022);
• Hukuki İncelemeler (2023);
• Prof. Dr. Saim Üstündağ Adına Seçme Yazılar (2024);
• Hukuka Giriş (2024);
• İşletme, Pazarlama ve Hukuk Yazıları (2024),
• İnterdisipliner Çalışmalar (e-Kitap, 2025)
başlıklı kitapların bazı bölümlerinin de yazarıdır.
1992 yılından beri Türkiye’de yayımlanan otuza yakın Dergi, Gazete ve Blog’da 3 bini aşkın Telif Makale ve Telif Yazı ile tamamı İngilizceden olmak üzere Türkçe Derleme ve Türkçe Çevirisi yayımlanmıştır.
1988 yılında intisap ettiği Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) uzman yardımcısı, uzman (yeterlik sınavı üçüncüsü), başuzman, daire başkanı ve başkanlık danışmanı; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı GSM 1800 Lisansları Değerleme Komisyonunda üye olarak görev yapmış, ayrıca Vergi Konseyi’nin bazı alt çalışma gruplarında (Menkul Sermaye İratları ve Değer Artış Kazançları; Kayıt Dışı Ekonomi; Özkaynakların Güçlendirilmesi) yer almış olup; halen başuzman unvanıyla SPK’da çalışmaktadır.
Hayatı dosdoğru yaşamak ve çalışkanlık vazgeçilmez ilkeleridir. Ülkesi ‘Türkiye Cumhuriyeti’ her şeyin üstündedir.
